Kendi hikâyelerimize dönmemiz gerekiyor

//
18 dakikada okunur

Kurtlar Vadisi, Asmalı Konak, Keşanlı Ali Destanı, Bir İstanbul Masalı gibi ses getiren yapımlarda imzası bulunan Selahattin Sancaklı, Akif dizisiyle Necip Fazıl Görsel Sanatlar Ödülünün sahibi oldu. Yoğun bir tempoda çalışmaya devam eden Sancaklı’yla Akif dizisinin ayrıntılarını, Tabii gibi dijital platformların avantajlarını ve gelecekteki projelerini konuştuk. Bu ödülün kendisi için bir sürpriz olduğunu belirten Sancaklı, “Mehmet Akif, hem şair hem de insan olarak sevdiğim, tarihçesini bildiğim bir şahsiyet. Zaten kitap okuma alışkanlığı kazandığımdan beri hep tarihi olayları ve karakterleri çekmek, kendimi o yönde geliştirmek istemişimdir. Akif’in ölümünün 100. yılında böyle bir teklif gelince heyecanlandım, çok hoşuma gitti.” dedi.

Geçtiğimiz aylarda Akif dizisiyle Necip Fazıl Görsel Sanatlar Ödülü kazandınız. Uzun yıllardır sektörde olan bir isim olarak sizin için ödüllerin nasıl bir anlamı var?

Yaptığınız işin ödüle layık görülmesi kafanızdaki fikrin karşı tarafa geçtiği hissiyatı uyandırıyor. Zaten ödülün veriliş amacının anlatıldığı pasaj benim doğru algılandığımın en güzel ifadesiydi. Şimdiye kadar yaptığım bütün işler içinde en doğru yazılmış açıklama odur. Yıllarca kendinizi ya da yaptığınız işleri tarif etmek için düşünürsünüz, bir tarif bulmak istersiniz; Necip Fazıl Ödülleri’nin jürisi yaptığım işi o kadar güzel özetlemiş ki bundan sonra yapacağım her işte kullanabilirim.

(Selahattin Sancaklı ve Aleyna Ayan)

Bize biraz Akif dizisinin yapım sürecinden bahsedebilir misiniz?

Akif dizisinin senaristi ve aynı zamanda yapımcısı Uğur Uzunok’la uzun zamandır arkadaşız. Uğur daha önce yine Mehmet Akif Ersoy’la ilgili Korkma adında bir belgesel çekmişti. Sonra Tabii platformu kurulunca ona Akif’le ilgili bir iş yapabilir misin diye bir teklif gelmiş. Senaryonun birkaç bölümü yazdıktan sonra bana teklifte bulundu, ben de seve seve kabul ettim. Sonuç olarak Mehmet Akif, hem şair hem de insan olarak sevdiğim, tarihçesini bildiğim bir şahsiyet. Zaten kitap okuma alışkanlığı kazandığımdan beri hep tarihi olayları ve karakterleri çekmek, kendimi o yönde geliştirmek istemişimdir. Akif’in ölümünün 100. yılında böyle bir teklif gelince heyecanlandım, çok hoşuma gitti. Daha öncesinde Direniş Karatay’da olduğu gibi birkaç kez tarihi karakter çekme tecrübem de olmuştu. Sonrasında senaryoyu, karakterleri oluşturduk, oyuncu seçimleri başladı. Fikret Kuşkan’la da görüşmüştük, çok heyecanlanmıştı. Gecenin bir saati aradı; “Akif benim, bu rolü ben oynayacağım.” dedi. Zaten karakteri de çok içselleştirmişti. Ben de kendime bir sinema dili çıkarmak istediğim için hazırlık sürecinde dönemin görsellerini fazlasıyla karıştırdım. O dönemlerde bugünkü imkânların pek çoğu olmadığı için her şey olabildiğince göz hizasındaymış mesela. Çevirmeli kameralardan yola çıkarak dizinin tarzını belirledim, Uğur’un da hoşuna gitti. Ondan sonra uygulamaya geçtik ve İzmit’te 7 haftada 13 bölüm çektik. 

Çoğunluğun mutabık olduğu bir dil kurulması gerekiyor

Tarihimize, kültürümüze mâl olmuş isimlerin hayatını bir filme dönüştürmenin ve dolayısıyla temsil yaratmanın zorlukları var mı?

Tabii ki var. Edebi karakterleri veya tarihin önemli şahsiyetlerini herkes kendine göre yorumladığı için çoğunluğun mutabık olduğu ortak bir dil bulmak lazım. Ben tarihi karakterlerin her kesimden ve yaş grubundan insanın öğrenmesi ve benimsemesi taraftarıyım. Bu sebeple filme alınacak kişinin sosyal hayatını, dönemin konjonktürünü doğru tespitlerle yakalayıp, tek bir yerden değil, dört beş yerden bakan kaynakçalarla hareket edip ortak metni oluşturmaya çalışıyorum. Tarihi karakterleri herkesin sevebileceği bir kıvamda tutmak esas amacım. Ben Mimar Sinan mezunuyum. Bizim zamanımızda hocalarımız beş sahnelik bir metin verirlerdi, on kişilik sınıfta onumuz da farklı yorumlardık. Herkesin dünyası başka. Dolayısıyla herkesin kafasındaki sinema da roman karakteri de tarihi bir figür de başka oluyor. Akif’in yaşadığı dönem için benim kurduğum İstanbul’la başkasının kuracağı İstanbul bambaşka olabilir. Elbette birtakım belgelerle hareket ediyoruz ama bu belgelerin sentezlenip filmin içerisine doğru bir şekilde aktarılması gerekiyor. O yüzden çok bıçak sırtı bir durumdan bahsediyoruz. Bütün kitlelere hitap eden, doğru ve anlaşılabilir bir dil kurmak zamanla oturuyor, bunun için olgunlaşmak gerekiyor. Gençken bu dille fazla ilgilenmiyor insan. Görüntü yönetmenliğine yeni başladığım zamanlardaki heyecanım bambaşkaydı. İşin aksiyonu daha çok ilgimi çekiyordu. Biraz daha yaş aldıktan sonra insana odaklanmamız gerektiğini düşünmeye başladım. Yaş aldıkça derinleşiyorsunuz. 

Kurtlar Vadisi, Asmalı Konak gibi televizyona yapılan büyük işlerde yer aldınız. Tabii platformunun içeriği olan Akif ve Direniş Karatay’ın da yönetmen koltuğundaydınız. Televizyona iş yapmakla dijitale iş yapmak arasında fark var mı?

Televizyon dizilerinde 150 dakika içinde 150 tane hikâye anlatmanız gerekiyor. Sonuç itibariyle orada haftalık bir üretim söz konusu, çok kısıtlı zamanınız var. Bunun önüne geçebilmek için 3-4 bölüm stoklu gidenler de oluyor ama belli bir süreden sonra o stokları azaltıyorlar. Çünkü reytinglerin durumuna, fandom dediğimiz grupların reaksiyonlarına ve seyircilerin yorumlarına göre de senaryo şekillendiği için ilerden gitmek dezavantaja dönüşebiliyor. Tabii ki de her yapımda böyle olmak zorunda değil. Örneğin Kurtlar Vadisi’ni çekerken oturmuş karakterlerimiz olduğu için hiç fanlara göre senaryo değiştirmedik. Ama yine de haftalık dizilerde iş biraz daha çetrefilli. Bazen hava şartları, oyuncunun durumu, hastalığı, tiyatrosu gibi sizin dışınızdaki faktörler verimi etkileyebiliyor. Bu anlamda televizyon diziler sürprize açık işler oluyor. Dijitalde süreç daha net, öngörülebilir. 

Mehmet Akif İstiklal Marşı’ndan ibaret değil ki…

Dijital platformlarda izlediğimiz dizilere uzun metraj bir filmin parçalanmış hali diyebilir miyiz?

Parçalanmış ve daha da uzatılmış versiyonu gibi düşünebiliriz. Uzun metraj filmlerde matematik işin içine girer. 120 dakikada anlatmanız gerekiyorsa bazı şeylerin de eksik kalması, çıkartılması gerekir. Hikâyenin en yoğun kısmını seçip alırsınız. Dijital bu anlamda televizyon dizileri ve uzun metraj filmlere göre daha rahat. Yine matematik devrede ama daha fazla vaktiniz ve hikâyeyi yayma şansınız oluyor. Mesela bence Akif’i bir sinema filminde anlatmaya çalışsak sadece hayatının bir bölümünü almak zorunda kalabilirdik. Ama 13 bölümlük bir plan olduğu zaman karakterin yolculuğunu daha güzel kurgulayabiliyorsunuz. Belki de Akif’in İstiklal Marşı’nı yazmadan önceki hayat hikâyesini gençlerin pek çoğu bilmiyordu. Çoğunluğun bildiği Akif’in yarışmaya katılıp kazanması ve parayı reddetmesinden ibaret. Ama hikâye bundan ibaret değil ki… Akif’in hayatını, yoksulluğunu, vatan aşkını bilmeden onu sadece İstiklal Marşı’nı yazan kişi olarak bilmek kitabî bilgiden öteye geçememektir. Çocuklarıyla olan problemleri, dönemin edebiyatçılarıyla olan ilişkileri ve işgal yıllarındaki tepkileri bilmek gerekiyor. Bunları bilmediğiniz zaman Mehmet Akif sadece bir posterden ibaret kalıyor. 

Savaşın ne olduğunu Bosna’da anladım

Çalışmalarına başladığınız yeni projeler var mı? 

Bu ay çekimler için yurtdışına gidiyoruz. Srebrenitsa Katliamı üzerine bir dizi çekeceğiz. Aslında benim Srebrenitsa’ya dair bir şeyler yapma isteğim epey eskilere dayanıyor. 1995’te ATV Srebrenitsa Katliamı için bir belgesel istemişti. Rahmetli Yavuz Özkan, Mehmet Aslantuğ ve Gökhan Atılmış’la beraber Bosna’ya gitmiştik. Mostar’a girdiğimde hayatımın şokunu yaşamıştım. Savaşın ne olduğunu anladığım yer orasıydı, böyle bir yıkım görmemiştim. 26 yaşında yaşadığım bir şoktu ve o zaman kafamda bir hikâye kurmuştum. Döndükten sonra dizi-film işlerinde devam edince kurduğum hikâye biraz geri planda kaldı. Aradan yaklaşıl 10 yıl geçti. Bir gün rüyama hikâyemin karakteri olan Hana neneyi gördüm; “Hikâyemi çekmeyecek misin?” dedi. O rüyadan kan ter içinde uyandım, bir şeyler yazdım ama tamamlamadım. Sonra yine araya başka işler girdi ve 5 yıl sonra, yaklaşık 20 günde senaryoyu yazdım. Kültür Bakanlığı tarafından onaylandı. Ona başlayacakken Srebrenitsa’da savaş yıllarında yaşamış ve hâlâ hayatta olan bir kahramanın kitabını uyarlanmamız teklif edildi. Kendisi dönemin önemli komutanlarından biri. Gidip tanıştık. Hollanda’dan, Almanya’dan bu hikâyeyi uyarlamak isteyenler olmuş ama onların nasıl uyarlayacaklarını bilemediği, güvenemediği için vermek istememiş. “Bu işi yaparsanız siz yaparsınız.” dedi. Ben de Uğur da Bosna göçmeni olunca aramızda bir yakınlık da doğdu ve hikâyesini bize emanet etti. Tam başlayacakken bu sefer de Balkan Ninnisi başladı. Kitapta savaşın en zor yılları olan 1992-1993’ten bahsediliyor; yokluğun, açlığın ve katliamın başladığı dönemler. Zor bir hikâye olduğu için biz de kafamızda olgunlaşmasını istedik açıkçası. Akif’teki gibi burada da tarihe bir not düşeceğiz ve aceleye getirmek istemedik. Sonuçta anlattığımız karakterlerin pek çoğu gerçek ve çocukları, torunları yaşıyor. Anlattıklarımızla onların hiçbirine zarar vermememiz ama bir yandan da savaşta yaşanan vahşeti anlatmamız gerekiyor. O yüzden iğneyle kuyu kazdık. Lahey Adalet Divanı’na başvurduk. Savaş suçlarına ait dosyaları inceleyip, o dosyalardaki insanların açıklamaları, beraat edenler, suçlananlar ve tutuklananların hikâyelerini senaryomuza kattık. Şimdi de çekimlere başlayacağız.

Hana’nın hikâyesini çekecek misiniz peki?

Bahsettiğim dizinin çekimleri bittikten sonra tahmini 3-4 hafta içinde onu da çekmek istiyorum. Belli bir yaştan sonra insanın hayata bakışı değişiyor. Ben yıllarca aksiyon işi yaptım. Ama birkaç film izledim ve mevzunun sıradan insanların hayatları olduğuna karar verdim. Mesela Manchester by the Sea’yi izledikten sonra kafamda bir ampul yandı. Biz aksiyonu iyi çekiyoruz belki ama hiçbir zaman Amerikalılardan daha iyi çekemeyeceğiz. O şartlar hiçbir zaman bize sağlanamayacak. O yüzden daha fazla insan hikâyesine odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum. Zaten bizim coğrafyamız bu konuda çok bereketli. O kadar çok hikâyelerimiz, o kadar güzel edebiyatçılarımız var ki… Şu sıralar eski Türk edebiyatı eserlerinin günümüz Türkçe’sine çevrilmiş versiyonlarını okuyorum. Çok keyifli hikâyeler var. Gençlerimizin bunları okuması lazım. Telif kalkmış eserler oldukları için pahalı da değiller. Kendi edebiyatını, kendi dünyanı, kendi ülkenin insan şartlarını, yaşam stillerini görmeden bir şeyler yazmak çok üstünkörü geliyor bana. Kendi içimize, kendi insanımıza dönmemiz gerekiyor.

Önceki Yazı

Her şeye rağmen kültür sanat!

Sonraki Yazı

Kaybettiklerimizi anarken hatırda kalanlar

Son Yazılar

Bir ailenin duygusal otopsisi

2023 yılının en çok konuşulan filmlerinden olan ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye layık görülen Justine