Kendime bir yer

6 dakikada okunur

Bugün 102. Gün.

Seyircisi olduğumuz katliamın  yüz altıncı günü.

Filistinli çocuklar, ellerinde tuttuğu şekerlerle, çikolata paketleriyle ölüyorlar. Her gün. Yalnızca izliyoruz bunları. İçi yaralılarla dolu hastaneleri bombalanıyor, evleri başlarına yıkılıyor, ölüm günün her saati şehirlerine, çatılarına, başlarına yağıyor.

Bütün bu yıkımların kucağındaki Filistinlilerin sonsuz inancı ve dirayeti karşısında bizim elimizde ne var? 

Bir hastane odasında, “Ülkemizdeki tüm hurma ağaçlarını yaksınlar. Biz her ağacın yerine bir başka ağaç dikeceğiz. Üzerimize tüm minareleri yıksınlar. Minareler biziz, şu Tehlilleri dinle: Biz dünyaya sabah gelsek, öğleden sonra ata binip savaşabilecek bir milletiz, diyen Filistinliler karşısında, kozasının içinde uyuyan ipek böceğinden başka neyiz biz?

İnsan haklarının tüm insanlığı kapsamadığını, Batı’nın yaşanılanlar karşısındaki ikircikli tutumunu, belli aralıklarla hatırlıyor, sonra bunları hiç yaşamamış gibi unutuyor, bir vesileyle tekrar hatırlıyor, hatırladığımız gibi de unutuyoruz. Halkın hafızası zayıftır, diyordu Tomris Uyar. Bu zayıflığın aksini iddia edebileceğimiz, karşısında konumlandırabileceğimiz tutarlı eylemlerimiz, sahici bir öfkemiz var mı? Hüznümüz cılız, eylemlerimiz köksüz ve bayağı. Yaşanılan her neyse, bunun karşısında içi boş, ama gür sesli bir öfke sergiliyoruz. Ardından bunu yaşayan biz değilmişiz gibi geçip gidiyoruz yanından. Hemen her şeyin. 6 Şubat depremini ve yaşanılanlara kayıtsız kalan markalara yöneltilen öfkeyi hatırlayalım. Ne kaldı geriye? Boykot çağrılarının üzerinden henüz on gün geçmeden tıklım tıklım dolan Starbucks şubeleri de biliyordu tüm bunların unutulacağını. Unutuldu. Şimdi aynı içi boş öfkeyi İsrail ürünleri boykot ederken, Coca Cola şişelerini kaldırımlara dökerken, McDonald’s şubelerini yağmalarken yapıyoruz. İçimizdeki sürüyle adamdan tek adam yaratabilen, uzak dağlara serpilmiş kar çelenkleri gibi bölük pörçük bir biçimde değil de şu anda, tam da olması gerektiği dirayetiyle bulunanlar da var elbette. Ama genel resme baktığımızda görülen bu. Her çağın kendi yanlışları, kendi dönemeçleri olduğunu göz önünde bulundurursak; almadan vermeye razı olamamak, bu çağın handikaplarından biri.

7 Ekim’de Gazze’de çatışmalar başladığında, yayınevlerinin sosyal medya hesaplarından Filistin’e, Kudüs’e dair daha önce yayımlanan kitaplarının tanıtım afişleri paylaşıldı. Nereden baksanız garabet bir hareket. Üstelik olayların patlak verdiği ilk günlerde bunun akla gelebiliyor oluşu, duruşumuzdaki noksanlığın, köksüzlüğün altını bir kez daha çiziyor. Sonrasında da devam etti bu. Pek çok yayınevi, Kudüs’le ilgili kitaplarının reklamını yaptı. “Çok satan” listelerinin başına bu kitaplar yerleşti. Daha fecaat olansa, yeni Filistin, Kudüs kitaplarının yazılıp yayımlanmasıydı. İçlerinde, geçmişte yazılıp bu dönemde yayımlanan ve elde edilen gelirin tamamını Filistin’e bağışlayanlar da var. Bunları ayrı bir yerde tutarak sormak isterim: Yapılan şey sanatsa ertelenebilir, ertelenmeli değil midir? Acıyı malzeme yapan kaypak bir edebiyat anlayışındansa Türkiye için artık eylem gereklidir çünkü. Tamamen ticari kaygılarla yayımlanan kitaplar ve girişimlerde acının nesneleşmesinden, çoğala çoğala soysuzlaşmasından öteye gitmiyor. Tüm bunların içinde bir yer edinmek güç. Kendimizi bulup sonra kendimizin içine yerleşebilmek güç. Zaman zaman dilimde, dimağımda dolanan bir Nilgün Marmara sorusu, Hep böyle mi olur bu?

Önceki Yazı

Hoca

Sonraki Yazı

Tanpınar’ı seyretmek

Son Yazılar

Bir ailenin duygusal otopsisi

2023 yılının en çok konuşulan filmlerinden olan ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye layık görülen Justine