Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Nermin Yıldırım’ın ilk kez 2017 yılında Hep Kitap Yayınevi tarafından okura sunulan, günümüzde ise Everest Yayınları etiketiyle yolculuğuna devam edip neredeyse 40. baskıya ulaşan Dokunmadan romanını nihayet bitirdim. Kitaplığımda her zaman birden fazla eseri aynı anda yürüttüğüm toplu ve çapraz okuma alışkanlığım nedeniyle, Everest’in Ocak ayındaki yeni baskısını aldığım günden beri bu kitaba bir türlü sıra getirememiştim. Aylardır masamda sabırla sırasını bekleyen bu eserin son sayfasını kapattığımda hissettiğim ilk şey, karşımdaki metnin beklentilerimin ötesinde bir etki bıraktığı oldu. Okuma deneyimimle çok net anladım ki bu eser, yayımlandığı ilk dönemin çok ötesine geçmeyi başarmış. Romanın merkezindeki Adalet isimli genç kadının ölümle yüzleştiği anı okurken, sahneler zihnimde canlandı.
Adalet çocukluğundan bugüne taşıdığı yüklerin peşine düşüyor. İlk başta bireysel bir yolculuk gibi görünen bu anlatı, sayfalar ilerledikçe benim dünyamda da toplumsal bir hafızaya doğru genişledi. Çocukluk, pişmanlık, affetme, vicdan ve aidiyet duygusunu ruhum derin hissetti. Toplumsal olana uzanırken bireyseli ihmal etmemesi, okurunu yalnızca karakterlerin değil, kendi hayatının da tanığı hâline getirebilmesini başarılı buldum. Çünkü insan, en büyük toplumsal meseleleri çoğu zaman kendi hikâyesinin içinden okuyabiliyor. Kitabı bu kadar derinlemesine hissetmemin nedeni de tam olarak buydu: Adalet’in hikâyesini takip ederken aslında kendi hayatımda eksik bıraktığım cümlelerle karşılaştım.
“Hayatta kalmakla yaşamayı becermek aynı şey değil...”
Okumayı bitirdikten sonra zihnimde uyanan soruların peşine düşüp Nermin Yıldırım’ın bu kitaba dair söyleşilerini araştırdığımda, onun “Adalet hepimizden bir parça taşıyor; hepimiz kadar korkak, hepimiz kadar yalnız ama hepimiz kadar da masum ve suçlu” sözleriyle karşılaştım. O an, kitaba neden bu kadar çekildiğimi çok daha iyi kavradım. Eserin kazandığı Dünya Kitap 2017 Yılın Telif Kitabı Ödülü, benim gözümde de hakkını sonuna kadar teslim ediyor. Çünkü romanın taşıdığı en büyük estetik ve edebi değer, acıyı ya da geçmişin travmasını asla kör bir melodrama dönüştürmemesiydi. Hüzünlü bir vicdan muhasebesinin tam ortasında, o meşhur oyuncak ayı Mahsun ve Sadi Seber gibi karakterlerle anlatıya serpiştirilen o ince mizah dengesi, okuma deneyimimi edebi açıdan zenginleştirdi. Nitekim kitapta altını çizdiğim ve hafızama kazınan şu cümle, tüm bu edebi derinliğin adeta bir özeti gibiydi: “Çünkü bazı sızılar bir defa başladı mı artık geçmiyor. Bazı yaralar hiç kapanmıyor... Bazı durumlarda sadece bilmeyenler yaşamayı beceriyor. Hayatta kalmakla yaşamayı becermek aynı şey değil.” Nermin Yıldırım’ın dili beni ilk andan itibaren sarıp sarmaladı. Şiirsel ama gösterişsiz, duygusal ama melodrama düşmeyen o anlatım sayesinde kelimeler zihnime aktı. Son yıllarda sıkça rastlanan biçim oyunlarından uzak, tamamen duyguyu ve karakteri merkeze alan bu samimi dil, kitaba neden bu kadar sıkı bağlandığımı çok iyi açıklıyor.
Yazı dilinin o incelikli şiirselliği, sayfalar boyunca beni kendi iç sesimle baş başa bıraktı. Bu nedenle yazıyı teknik bilgilerle doldurmak istemedim. Olay örgüsünü tek tek çözümleyen klasik bir eleştiri yazısından ziyade, romanın bende uyandırdığı düşünceleri, zihnimde açtığı soruları ve bıraktığı izleri paylaşmayı tercih ettim. Çünkü bazı kitaplar, yalnızca anlattıklarıyla değil; insanda bıraktıkları yankıyla da anlam kazanabiliyor.
Eleştirel süzgeç: Kusursuz bir kurgunun yol kusurları
Bana göre kitabın en güçlü yönü, bireysel bir "ilk günahı telafi etme" çabasından yola çıkıp yaşadığımız coğrafyanın toplumsal sancılarına açılabilen kurgu mimarisiydi. Beni pasif bir okur olmaktan çıkardı; Adalet’le birlikte o trene, o yollara bindirdi. Elbette okurken eleştirdiğim, zayıf bulduğum yönler de olmadı değil. Kurgudaki bazı tesadüfler zinciri bana biraz fazla planlanmış geldi ve yolculuğun orta kısımlarında anlatının temposunun hafifçe düştüğünü, bazı detayların fazlaca uzadığını hissettim. Hatta final bölümüne doğru, yazarın sesini karakterin sesinin zaman zaman önüne geçtiğini hissettim. Ancak bu küçük eleştirilerim, romanın sunduğu varoluşsal ve felsefi sorgulamanın yanında gerçekten devede kulak kaldı. Roman, konfor alanlarımı sarsarak edebi açıdan kalıcı bir imza atmayı başardı.
Dokunmadan ismi, henüz kapağı açmadan önce bile bana sessiz bir soru yöneltmişti: Hayatın içinden gerçekten geçiyor muyum, yoksa hiçbir şeye dokunmadan mı yaşıyorum? Kitabı bitirdiğimde “dokunmak” eyleminin yalnızca fiziksel bir temas olmadığını; bir insana gerçekten ulaşabilmek, geçmişle yüzleşebilmek, kendini affedebilmek ve başkasının acısını yüreğinde hissetmek olduğunu anladım. Hikâyenin kendisinden ziyade, bana sordurduğu bu sorular hafızama kazındı. Bugün pek çok popüler kitap hızla unutulurken, Dokunmadan’ın bendeki yerinin bu kadar taze kalması, insana dair evrensel meseleleri samimiyetle ele alabilmesinden kaynaklanıyor. İnsan olarak ne kadar değişirsek değişelim; içimizdeki vicdan, pişmanlık, affetme ve yeniden başlayabilme arzusunun hiç değişmediğini bu kitapla bir kez daha gördüm.
Romanı bitirdiğimde zihnimde pek çok soru vardı; ama içlerinden biri diğerlerinin önüne geçti: “Şu biricik hayatımı nasıl hakkıyla yaşarım?” Cevabı vermekten çok, o soruyu okurunun zihninde yaşamaya devam ediyor. Benim için iyi edebiyat tam olarak burada başladı. Bu roman yalnızca sayfaları arasında dolaştırmadı; hayatımın koridorlarında sessizce yürüttü. Okunup hemen tüketilen eserlerin aksine, bittikten sonra da içimde yaşamayı sürdürdü. Elbette uzun süre zihnimde yankılanan bir roman hakkında yazmalıydım.
Yorum Yaz