Faili belli suskunluğun tiradı: Buz Sarayı

KİTAPLIK

Teşhis konulamayan hastalıklar kadar henüz teşhis edemediğimiz duygular da korkutur bizi. Adını koyamadığımız her duygu bir bakıma belirsizlik demektir, bu da uzay boşluğundaki kara delikler misali ürkütücüdür. Şimdi dilimizde bulunan ve bir duyguya karşılık gelen her bir kelimeyi sizinle birlikte listelesek hayatın karşısında kim bilir ne denli âciz ve yetersiz kalır. Duygularımız ve buna bağlı olarak ilişkilerimiz çoğu kez sandığımızdan daha girift bir yapıya sahiptir. Belki aynı kişi için müspet ve menfi hislere hayatın aynı yaprağı dâhilinde denk geliriz de bunu gayet tabii karşılarız. O kişiyi sevmemiz, ona zarar vermemizin önünde çoğu kere bir engel teşkil etmez. Duygular salınımlı ve akışkandır. Belki de (Özdemir Asaf’ın çevirisinden) “Reading Zindanı Baladı”nda Oscar Wilde tam olarak bunu kastetmiştir: “Ama gene de herkes sevdiğini öldürür, / Bu böylece biline.”

Duygularımızın ve ona bağlı eylemlerimizin karmaşıklığı hususunda psikiyatriden ziyade edebiyatın bir referans noktası olarak kabul edilebileceğini düşünüyorum. Psikiyatri, sosyal normlara ters düşen aşırılıkların zihnî/hormonal kökenlerini araştıradursun, o geniş kümenin çeperlerine değmeyen ve insani kabul edilen her değişken duygunun izlerine ancak edebiyat marifetiyle denk geliriz. Nietzsche’nin, “Kendisinden bir şeyler öğrendiğim tek psikolog Dostoyevski olmuştur.” sözünü yabana atmamak gerekir. “Suç ve Ceza”nın Raskolnikov’u birçok farklı his manzumesini hemen aynı bölüm dâhilinde tatmaz mı? Onda, haklılığın iftiharı ile suçun içinde barındırdığı nedamet bir bakıma iç içe geçmiş gibidir. Diğer yandan, psikanalizin babası Bay Freud da kıskandığı tek kişinin Arthur Schnitzler olduğunu itiraf etmiştir. Schnitzler’i Freud’dan farklı kılan tek esaslı özellik psikanalizi bilhassa öykülerinde ustalıkla kullanabilmiş olmasıdır. Edebiyat, prospektüslerden güçlüdür. Keza Shakespeare de yarattığı karakterlerin gerçekliğini bu duygu tenakuzlarına borçludur. “Venedik Taciri”nin meşhur Yahudi tefecisi Shylock’un tiradı hâlâ yetenek sınavlarında tercih edilir zira tek bir söylevde birçok duygu saklıdır. Oyuncunun, hiçbir notayı es geçmeden muhatabına geçirebilmesi beklenir. “Hamlet” de muhabbet ve sevgiye dair bir şeyler bildiğini sanan her insanı, ilk okuduğunda kuvvetle muhtemel çarpacaktır. Hamlet’in Ophelia’ya duyduğu his başta ne kadar tanıdıktır, Ophelia’nın talihsiz akıbetine denk gelinceye dek Hamlet’ten bir eylem bekleriz, bu hakkımızdır. Zira sevgi bunu gerektirir diye düşünürüz. Hâlbuki araya gene Oscar Wilde’ın ölüm kokulu mısraları sızıverir, “Kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar, / Kimi de okşayıcı bir söz ile öldürür. /… Hemen herkes bir türlü öldürür sevdiğini, / Ama bundan ötürü herkes asılmamıştır.”

Ne Hamlet’in başına gelenler ilktir, ne de Ophelia’nın hazin serencamı sonuncusu olacaktır. İnsanlığın başına gelen ve bu sevgi mahfazası içindeki eylemsizlik hâli tarih boyunca devridaim yapar durur. Norveçli yazar Tarjei Vesaas (okunuşu: Tarye Vesos) Ophelia’nın yazgısına bir nazire yazmış gibidir. Bu kez eylemsizlik hâlini çocukluk çağımıza götüren Vesaas, romanın hacmine rağmen bunu derinlikli olarak verebilmiş ve bunu yaparken de romanın iki kahramanının da sabi olmasına mukabil, çocuksu ve şiirsel bir anlatım tercih etmiştir. Öyle ki, söz dizimi bozulur, zaman zaman nesir yerini nazma bırakır, yetişkinlerin dünyasındaki determinist akış bozulur vs. Siss, taşradaki teyzesinin yanına gelen ve bir gün ansızın kaybolan Unn’un bulunması adına bir şeyler yapmak yerine onun yerine geçmeyi tercih eder. Ophelia gibi Unn’un akıbeti de bittabi başkalarına ihale edilemez. Nihayetinde bu son, kendi tercihlerinin mahsulüdür. Yine de insan Hamlet’ten beklediği gibi Siss’ten de dişe dokunur bir şey yapmasını, bir şeyler fısıldamasını, deyim yerindeyse suya sabuna dokunmasını ister. Heyhat, bu beklenti beyhudedir. Buz sarayı, romanda olduğu misali mevsimlik ve bölgesel bir doğa oluşumu değildir. Belki ta Kabil’den beri yüreğimizin bir yerinde nüvelenen ve mevsim ayırt etmeksizin derunumuzu mesken tutan bir varoluş hâlidir. İçimizdeki buz sarayı, bütün kristalize yapısıyla görkemlidir görkemli olmasına ama her kristal şeyin fıtratında olduğu gibi bir doygunluğu temsil eder. Madde artık kararlı ve fakat eylemsizdir. İşin tuhafı, her iki metindeki bu kristalizasyon birçok bakımdan benzerlik gösterir. Ophelia Danimarka’da yaşarken, “Buz Sarayı”nın Unn’u Norveç’te yaşamaktadır. İkisi de nordik bir masalın kahramanı gibidir. Gelgelelim anlatılardaki özgül ağırlıklarının dikkat çekici olmasına rağmen her ikisi de anlatının içinde bir bakıma seyrelerek tükenir, yolculukları kısa fakat etkileri fazladır. Ophelia’nın da Unn’un da öksüz olduğunu söylemek gerekir çünkü bu yüzden hayattaki en sahici sırdaşlarından mahrum kalmışlardır. Bu sır meselesinin bilhassa Buz Sarayı’nda ne kadar mühim olduğunu sayfalar geçtikçe daha iyi kavrarız. Annesizlik, yeri doldurulabilir bir boşluk değildir. Her iki karakter de telaffuz edilmeyen kelamın neticesinde benzer akıbetlere sahip olur. Ölüm, su elementinin farklı tezahürleriyle görünür. Ophelia’nın düştüğü nehir belki mevsimin de etkisiyle donmuştur. Buz sarayı olarak nitelendirilen ve bir çağlayanın kristalize olmasından ibaret olan mimari güzellik aslında çöldeki bir seraptan fazlası değildir. Su, farklı çehrelere bürünüp Ophelia’yı da Unn’u da aldatarak kendine çeker ve nihayetinde ait oldukları doğaya katar.

Bugün iletişim bahsinde büyük kara puntolarla övündüğümüz bir çağdayız. Mektuplara, telgraflara ancak romanlarda yahut filmlerde denk geliyoruz. Vasat telefonlarımızdan dahi 90’lardaki TV kanallarından daha iyi şartlarda naklen yayın yapabiliyoruz. Pasaporta ihtiyaç duymadan dünyanın istediğimiz köşesine konuk olabiliyoruz. Gelgelelim kaçımız Ophelia’nın yahut Unn’un maruz bırakıldığı iletişimsizlikten muaf olduğunu iddia edebilir? Yuhanna’da, “Başlangıçta Kelam vardı.” ibaresi geçer, ne yazık ki aramızdan da evvela Kelam kalktı. Şimdi söz tortusunun üzerinde şinanay rezidanslar dikiyoruz. Mağrurluğumuz, mağduriyetimizi ötsün deyu.

Yorum Yaz