40 yılı aşan bir geleneğin hikâyesi

KÜLTÜR SANAT

  

 

          Rindan’ın ağabeyi Yusuf Özaslan’ın anısına…

Rindan, 1980’lerin başında Çarşıkapı’daki Erenler Kıraathanesi’nde başlayan ve bugün Çamlıca’da devam eden kırk yılı aşkın bir sohbet geleneği. Edebiyat kahveleri geleneğinden beslenen bu toplulukta farklı kuşaklardan yazarlar, akademisyenler, sanatçılar, öğrenciler ve çeşitli mesleklerden insanlar aynı masanın etrafında buluşuyor. Yıllar içinde mekânlar değişse de Rindan’ın sohbet kültürü, dostlukları ve ortak hafızası varlığını sürdürüyor.

Rindan’ın kuruluş hikâyesini Ekrem Ayyıldız, kahvenin bir gününü Aydın Çetiner, Hilmi Oflaz’ın Rindan’daki yerini Şaban Abak, topluluğun özelliklerini Cenk Yaltırak, hafızasında kalan bir anıyı Burhan Karagöl, Ben de Çay Parası Ödüyorum kitabının ortaya çıkışını Ahmet Uysal, Rindan’ın hayatındaki yerini Kemal Sayar, düşüncelerin aynı masa etrafında buluşmasını Mehmet Ali Verçin ve sohbet adabını Yusuf Ziya Başbay anlattı. Bu kahvenin bir müdavimi olarak Rindan’ın parçası olmaktan kendimi şanslı hissediyorum, bütün müdavimlere Hilmi Oflaz Sofrası’nda nice buluşmalar diliyorum.

Rindan’ın kuruluş hikâyesi nedir,  kimlerin bir araya gelmesiyle oluştu ve ‘Rindan’ adını nasıl aldı?

Ekrem Ayyıldız (Eğitimci-Editör): Rindan camiası 1980’lerin başında Çarşıkapı Çorlulu Ali Paşa Medresesi’ndeki Erenler Kıraathanesi’nde teşekkül etmiştir. Tanzimat yıllarında ortaya çıkıp Cumhuriyet devrinde Küllük, Marmara, Darüttalim, Meserret, İkbal, Acem’in Kahvesi, Koska gibi mekânlarda devam eden edebiyat kahveleri geleneğine bağlanır. Cağaloğlu, Beyazıt, Şehzadebaşı, Laleli muhitindeki bu mekânların ayırıcı vasfı şair, yazar, bilim insanı, sanatçı, öğretmen, akademisyen, öğrenci, gazeteci, matbaacı, kitapçılardan oluşan bir müdavim kadrosunun oluşudur. Tabiatıyla sohbetler de tarih, edebiyat, felsefe, sanat, bilim ağırlıklı sohbetlerdir. Bir edebiyat mahfili olarak buralardaki simaları ve sohbetleri kayda geçiren çok sayıda çalışma yapıldı. Rindan topluluğu o vakitler üniversite öğrencileri olan Nusret Özcan, Alper Kanca, Aydın Çetiner, Burhan Karagöl, Yakup Uçar, Şadi Çarsancaklı, Mehmet Emin Karaöz, Hüsamettin Arslan, Ebubekir Kurban gibi isimler etrafında gelişmeye başladı. Merkezinde ağabey olarak Yusuf Özaslan’ın bulunduğu bu kadroya 12 Eylül sonrası kapanmış olan Marmara Kıraathanesi’nden kıdemli isimler de katıldı. Bilhassa herkesin ağabeyi ve geleneksel sofranın kurucusu Hilmi Oflaz ile Mehmed Niyazi Özdemir, Yurdakul Dağoğlu, Reşat Şen ve Ali Uğur’un katılımı sohbet halkasını çok genişletti. Marmara’nın bir kısmı Ozanlar Kahvesi müdavimi oldu ama karşılıklı gidiş gelişlerle bir kaynaşma da ortaya çıktı. Sonrasında İLESAM, Türk Ocağı, Yazarlar Birliği, Süleymaniye gibi mekânlarda bu gelenek devam etti. Camianın e-posta grubu oluşturma kararı üzerine gruba bir isim arayışı başladı. Av. Şadi Çarsancaklı’nın önerisiyle, kültür ve edebiyat tarihimizde geniş çağrışımları olan “Rindan” isminde karar kılındı. Camia yeni kuşakların katılımıyla şu anda Çamlıca’da haftada bir sohbetlere ve geleneksel Hilmi Oflaz sofrasına devam ediyor.

Önce tanışma sonra sohbet başlar

Rindan buluşmaları nasıl geçiyor, bir cumartesi günü kahveye geleni nasıl bir ortam karşılıyor?

Aydın Çetiner (Strateji Uzmanı-Diş Hekimi): 40 yılı aşkın bir süredir bir araya gelen Rindan, dayandığı iç sebepler ve bu birlikteliği anlamlı kılan özellikleri ile eşsizdir. İlk defa gelenin belki de ilk hissedeceği şey, bu topluluğun daha önce gördüğü cemiyet ve topluluklara benzemediği duygusudur. Mensupları çok özgür, aynı ölçüde de kendi geliştirdikleri otokontrolü kaybetmeden sohbet ortamına katılırlar. Serbest sohbet ile moderatörlük kontrollü sohbet arasında suni bir disiplin yoktur, zira bu topluluğu bir araya getiren bireyler bağımsız kişiliklerini korurlar. Kırk yılı aşkın süren bu bağlar, bireylerin hayatına derinden tesir eden bir noktaya ulaşmıştır.

Hilmi Oflaz Sofrası da Rindan buluşmalarının çok önemli bir parçasıdır. Belirlenen saatte sofraya oturulur, ardından sohbete geçilir. Serbest başlayan sohbet, moderatörlük tarafından özellikle üzerinde durulması gereken bir konu varsa o konuyla başlar, şayet yoksa müdavimlere sorulur. Artık bilinen sloganıyla “çay parası veren herkes konuşabilir”, eğer o gün grupta bir misafir varsa önce kendini tanıtır, ardından sohbete başlanır.

Hilmi Oflaz Köroğlu ruhlu bir ağabeyimizdi

Rindan toplantılarında önemli bir yeri olan “Hilmi Oflaz Sofrası”nın Rindan geleneğindeki yeri nedir?

Şaban Abak (Şair-Yazar): Hilmi Oflaz, olandan alıp olana da olmayana da ikram eden Köroğlu ruhlu bir ağabeyimizdi. Köroğlu gibi de yiğit mizaçlı, vatanperver, cesur, iyi yürekli, çok merhametli ve şair mizaçlı bir beyefendi idi. Üstad Necip Fazıl’a derin bir bağlılıkla hayran idi. Hem beyefendiliği hem olandan alıp herkese dağıtma hizmeti, Hilmi ağabeyin, Necip Fazıl Kısakürek’ten görüp öğrendiği hasletler olsa da bu güzellikler onun kendi mizacının yansıması hâline gelmişti.

Son derece renkli, sıradışı bir kişilikti. Söylendiğine göre gençlik yıllarında Mahmutpaşa’da işportacılık yaparmış. Necip Fazıl Bey kaldırımdan geçerken ayağa kalkar, önünü iliklermiş. Bir keresinde bunu Üstad fark etmiş ve tanışmışlar. Ondan sonra Üstad’ın en yakınlarından biri olmuş. İyilik meleği Hilmi Amca, çoğu zaman elinde dergilerle, kitaplarla mekândan içeri girer girmez önce içerideki bütün insanlara selâm verir, kendi etrafında bir tur dönüp bütün simaları inceler ve kim aç, kimin parası yok, kimin var şıp diye anlardı. Dergi ve kitapları uygun gördüğü kimselere hediye edip otururdu. Dergi, kitap hediye işinde daha çok kız öğrencileri kayırırdı.

Sofra kurmak için kendi parası yoksa paralı olduğunu bildiği bir tanıdığın yanına oturur ve “Tahsisat-ı mestureden cebime 100 lira koy!” derdi. Bu ibare, “örtülü ödenek” demekti ve “Kimse görmeden cebime 100 lira koy ve ne yapacağımı sorma!” manasına geliyordu. Para işi tamam olunca aniden kalkar ve “Bir yere ayrılmayın, hemen geliyorum,” der çıkardı. Hilmi Amca, o 100 lirayla abartısız 500 liralık malzeme alıp iki eli dolu çantalarla dönerdi.

Erenler dediğimiz Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde, Kıbrıs Fatihi Sinan Paşa Medresesi’nde (İLESAM), Türkiye Yazarlar Birliği lokali olarak tahsis edilmiş olan Kızlarağası Medresesi’nde ve Türk Ocağı’nda Hilmi Amca’nın sofrası 80’li ve 90’lı yıllar boyu sürüp gitti. Peynir, zeytin, domates ve bol miktarda ekmeği gazete serdiği boş masalara yayar ve istisnasız herkesi ısrarla davet ederdi. “Beyefendi, buyurmaz mısınız, bir fukara soframız var, bir iki lokma alın lütfen,” dedi. Teşekkür ettim. Fakat bu sefer yanıma gelerek, “Kurtlu peynir var, çürük zeytin var, bayat ekmek var, ezik domates, acı biber… Ne ararsan var. Yok bile yok!” diye gerçekten şaşırtıcı bir sunum yapardı. Bunu ne zamandan beri yapıyordu, bilmiyorum ama ölümüne kadar sonraki bütün yıllarda bu şekilde bir “sofra” kurmayı hemen hiç aksatmadı. Aramızda buna “Hilmi Amca Sofrası” adını verdik. Zengin iş adamı da üniversitede profesör de, Kapalıçarşı’daki esnaf da Hilmi Amca’nın sofrasından bir lokma dahi olsa almak zorundaydı. Böylece gerçek açlar, işsizler, parasız kalmış öğrenciler araya kaynayacak ve mahcup olmayacaklardı. Nitekim mahcup olmuyorduk, Allah ona cennet sofraları ihsan etsin inşallah! İlkbahar da bahçelerden erik toplar, getirip kahvelerdeki öğrencilere dağıtırdı. Ramazanda iftardan önce kahveleri hızlıca turlar ve iftar yaklaştığı hâlde içerde oturmaya devam eden öğrenci, işsiz, gariban kimse var mı diye kontrol ederdi. Böyle biri veya birileri varsa hemen kolundan tutup kaldırarak, “Yahu ne oturuyorsunuz, bugün iftara davetlisiniz, gelin benimle,” diyerek alır, çevrede iftar yemeği verilen mekânlardan birinin kapısından içeri ite kaka sokup kendisi ortadan kaybolurdu. Şimdi “Rindan” adını verdiğimiz kalabalık bir arkadaş grubuyla Hilmi Amca Sofrası geleneğini sürdürüyoruz.

Bir farkla, sofra kurmayı her hafta aramızdan gönüllü bir arkadaş üstleniyor. Gene kahve ortamında, gene herkese açık ve gene peynir, zeytin, domates ve ekmek! Henüz bir işi, bir maaşı olmayan gençlere sofra kurdurmuyoruz ama onlara da sıra gelecek inşallah! Bana geldiği gibi.

Dünya dertlerine kafa yorduğumuz bir yer

Rindan’a ilk kez gelen birinin bu topluluğu anlayabilmesi için bilmesi gereken temel özellikler nelerdir?

Cenk Yaltırak (İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi): Rindan, birbirinden çok farklı nevi şahsına münhasır insanların olduğu, yaş aralığı 7’den 70’e olan insanların dünya dertlerine kafa yorduğu bir yerdir. Burada bulunan insanlar her ne kadar bazen ateşli tartışmalar da yaşasa esas olan dostluk hukukudur, kimse kimsenin samimiyetinden şüphe etmez. Bu ortama gelen biri kendi bilgisini ve tecrübesini paylaşır. Müdavim olarak gelenler çay parasını ödeyerek orada kendine bir yer bulur. Bu çerçevede buradaki kadim dostluğun yanında aynı zamanda topluluk; dayanışmanın, derdininin dert, tasanın tasa edinildiği bir yerdir.  Rindan’da yer bulmanın basit bir kriteri vardır. Hangi fikirde, hangi düşüncede olunursa olunsun, samimi olunmalıdır. Rindan’a ilk kez gelen kişi, önce kendini tanıtır, sonra dinlemeye başlar, tartışanları tanır. Bu mahfilin konuşma kurallarını, süresini, kimin ne ile meşgul olduğunu anladıktan sonra belki haftalar sonra çay parası ödeyerek herkes gibi olan bitene bir yorum yapar, düşüncesini paylaşır.  Buraya ilk kez gelen birinin belki de en çok şaşıracağı, konumların, statülerin ve unvanların kapının önünde asılan bir hırka gibi olmasıdır. Bir bakan, bir akademisyen ya da herhangi bir meslekten olmanızın ne oturuşunuza ne de konuşmanıza yansıdığı, alçak gönüllülüğün hâkim olduğu bir ortamdır. Bu nedenle yeni gelen herkese aynı saygı, hürmet ve dostluğun gösterilmekte olduğu bilinmelidir. Kahve insanın ruhunu daraltan bir dünyada en samimi kavgaları edeceğiniz, küsü dargınlığı olmayan, kimseyi yargılamayan bir yerdir. Yeni gelen, alışma evresinde her şeyi zamana bırakacak kadar sabırlı olmalıdır.

Kadrolu delilerimiz vardı bizim

Rindan’da yıllar içinde zihninizde iz bırakan, bugün hâlâ hatırladığınız bir anı var mı?

Burhan Karagöl (İş İnsanı): Bir gün İLESAM’da oturuyoruz, orada kadrolu delilerimiz vardı bizim. Bir tanesi Focus, yanında hep küçük bloknot kağıtlar taşırdı, oradaki sohbet ortamına göre kağıtlara kendi ayetlerini yazıp getirir, şak diye masaya koyar, bir bakış atıp giderdi, Focus böyle bir adamdı. Bir de Dekoder Ekrem vardı, rahmetli oldu. O da kelimeleri bölerek değişik anlamlar çıkarırdı. Mesela “Sirkeci ismi nereden geliyor biliyor musunuz?” diyordu. Anlat dediğimizde, “İngilizler İstanbul’a gelince işgalde bir gemi yanaşıyor Eminönü rıhtımına. İçinden bir tane Sir iniyor, İngiliz Sir’i, keçisakallı. Halk da demiş ki Sir-keçi Sir-keçi. Sirkeci oradan geliyor,” diye anlatan bir arkadaşımızdı. Bir de Teğmen Kemal vardı, askerî gemi ile İngiltere’ye gitmiş, orada çıkan bir kavgada kafasına vurmuşlar, akli dengesini kaybedince malulen emekli olmuş. O da herkese sürekli “Kraliçe beni öldürmeye çalışıyor,” diye anlatırdı, İngilizcesi çok iyiydi. Bir gün bu saydığım arkadaşlar yan yana dizilmişti, Teğmen Kemal de nargile içiyordu.  Ben de karşıda oturuyorum, onları dinliyorum. Sonra bir başka arkadaşımız rahmetli Veysel Başkan geldi, Çarşıkapı’da ayakkabı sayacı. O da geldi onların yanına oturdu. Teğmen Kemal, Dekoder Ekrem’e “Ya bu gece rüyamda Allah’ı gördüm,” dedi.  Ekrem de “Olur, sohbet ettin mi?” dedi. “Ettim ağabey,” dedi.” Veysel Başkan da döndü Teğmen Kemal’e “Söyleseydin de bizim dükkâna da uğrasaydı, işler kesat, iş yok,” dedi. Dekor Ekrem de “Abe …. O, seni günde beş vakit çağırıyor, sen bir kere gidiyor musun, uğruyor musun? dedi. Böyle bir hikâye geldi şimdi aklıma sen sorunca. 

Müşterek hafızanın kaybolmaması düşüncesiyle yola çıktım

Rindan’ın kırk yılı aşkın hikâyesini Ben de Çay Parası Ödüyorum kitabında bir araya getirdiniz. Kitaba adını veren “Ben de Çay Parası Ödüyorum” sözü nereden geliyor?

Ahmet Uysal (Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi): Ben de Çay Parası Ödüyorum kitabında anlatılan kahvenin hikâyesi, 1981’de Erenler Kıraathanesi’nde başlayıp farklı mekânlardan geçerek günümüze ulaşan kırk yılı aşkın bir kahvehane geleneğinin hikâyesi. Kitabın adı da kahvenin ruhunu yansıtan bir sözden geliyor. Örneğin; kahvede hararetli bir sohbet sırasında biri sözü uzatır, başkalarının konuşmasına fırsat vermezse masadan biri hemen, “Birader, biz de çay parası ödüyoruz!” diye müdahale eder. Yani “Senin kadar benim de konuşmaya ve itiraz etmeye hakkım var,” demektedir. İlk kez Yusuf (Özaslan) Ağabey’in kullandığı bu esprili ifade zamanla kahvedeki fikir özgürlüğünü, eşitliği, eleştirel düşünceyi ve ironiyi esas alan sohbet kültürünün simgesine dönüştü. Kitap fikri de bizzat bu kahvede, müşterek hafızanın kaybolmaması düşüncesiyle doğdu. Ben de bir müdavim olarak hikâyenin hem araştırmacısı hem parçası olarak bu kolektif hafızayı kayda geçirmeye çalıştım. Sonuçta kahve kültürü ile beraber Türkiye’nin son kırk yıllık kültürel ve toplumsal değişimini yansıtan bir hikâye çıktı.

Rindan’da herkes kendisi olur

Rindan’da geçirdiğiniz yıllar, dostluklar ve sohbetler hayatınızda nasıl bir iz bıraktı?

Kemal Sayar (Psikiyatri Profesörü): Rindan hepimiz için hem bir dostluk çevresi hem de bir dayanışma ağıdır. Ben İstanbul’a geldiğimden beri yani yaklaşık 23-24 yaşımdan itibaren bu çevrenin içinde oldum. Rindan buluşmaları hepimiz için ufuk açıcı buluşmalar hâline geliyor, zihnimizin tıkanık yerlerini bu müzakere ortamında, tartışma ortamında açma imkânı buluyoruz. Aynı zamanda da kendimiz olduğumuz hâlimizle, herhangi bir maske takmaksızın, herhangi bir surete bürünmeksizin en saf, en yalın hâlimizle orada olmanın getirdiği rahatlamadan istifade ediyoruz. Bunun çok rahatlatıcı bir şey olduğunu düşünüyorum çünkü insanlar sosyal rolleri gereği değişik ortamlarda değişik kisvelere bürünebiliyorlar. Rindan’ın sohbet ortamı herkesin kendisi olmaya izin verildiği hatta kendisi olmaya teşvik edildiği, herhangi bir kasıntı tavrın, kendini olduğundan önemli, olduğundan yüksek göstermeye çalışan, kendine aşırı ehemmiyet veren tavrın hızlı bir şekilde kınandığı, alaya alındığı ve insanın sahici varoluşuna davet edildiği çok müstesna bir ortam olduğunu düşünüyorum. Bu, günümüz toplumu için fevkalede terapötik bir ortam bir yandan. O yüzden arkadaşlara şaka yollu takılırım “Hepinizin doktoru benim, benim doktorum da sizlersiniz,” diye sık sık söylerim. Ayrıca derinden derine işleyen dayanışma ağı grubun üyelerinden biri sıkıntılı bir duruma düştüğünde hemen hızlı bir şekilde devreye girer ve mensubunu şefkatli ellerle gözetir, sarar, bunun da bu atomizasyon çağında, yalnızlaşma çağında çok değerli bir şey olduğunu düşünüyorum. Rindan bir taraftan arkamızda bir güç, bizi dünyada yalnız bırakmayacağını bildiğimiz bir dostluk cemiyeti, bir taraftan bir dayanışma ağı, bir taraftan özellikle benim kuşağım için hâlâ çocuklaşabildiğimiz, kendimiz gibi olabildiğimiz, çocuksu bir merakla sorular sorabildiğimiz bereketli bir tartışma ve müzakere ortamı, bir yandan da bu kalpsiz dünyada bir sığınaktır bana göre. 

 

Rindancılar dayanışmacıdırlar ve prensip sahibidirler 

Rindan’da farklı düşüncelere sahip insanları yıllardır aynı masa etrafında tutan ortak payda nedir?

Mehmet Ali Verçin (Ekonomist): Geçmiş dönemlerde solcu ve Kemalist olmayan aydınlara milliyetçi, mukaddesatçı, muhafazakâr, İslamcı, tasavvuf ehli denilse de hepsine birden sağcı aydınlar da deniliyordu. Sağcı Aydınların çoğu, Rindan’da, alt kimliklerini masaya getirmeye hevesli değildi çünkü “sol” denilen karşı tarafın aydınları, hem sayısal bakımdan ezici bir üstünlüğe sahipti hem de ideolojik iktidarın (Kemalizm, Atatürkçülük vs. gibi) ideolojik müttefikleriydi. Muhalif cereyanların temsilcisi de olan sol aydınlar, moda ideolojilerin temsilcisi olarak da görülürdü ve ideolojik açıdan bunlar da diğerleri gibi ‘muteber’  kabul ediliyordu. Bugün Rindan’da yukarıda saydığımız sağ ve sol gruplara mensup her çeşit insan var. Bu çeşitli görüşlere sahip insanlar demokrat oldukları veya toleranslı oldukları veya müsamahakâr oldukları için mi hâlâ bir arada olabiliyorlar? Evet, bu “biraradalık” durumunun temelinde biraz demokratlık, müsamahakârlık ve tolerans olabilir fakat kanaatimce Rindan topluluğu, Türkiye’nin en demokrat ve ideolojik açıdan en müsamahakâr topluluğu sayılmaz. Fakat dayanışmacıdırlar, birbirlerine karşı kalenderdirler, prensip sahibidirler ve hatıralarına değer verirler. Geçmişte bu toplulukla beraber zaman geçirmiş ve vefat etmiş şahsiyetler hâlâ yaşıyormuşçasına bu topluluk tarafından anılır, değer görür, takdir edilir ve hatıralar üzerinden saygınlıkları sürdürülür. Biraradalığın bir diğer boyutu da alışkanlıklardır; gruptaki pek çok insan üniversite yıllarından tanışıyor; tanışıklık ruhu ve kesilmeyen ilişkiler zamanla, Rindan mekânlarını âdeta bir toplanma, bilgilenme ve bilgi yayma alanına dönüştürmüştür. Birlikte yemek yiyen ve ortak anıları paylaşan insanlar aynı masa, ortak gündem veya yeni bir gelişme etrafında toplanıyorsa bu davranışlar zamanla tiryakiliğe dönüşür. Geçmişte Türkiye’yi kurtarmak için fikirler geliştiren bir platform olan Rindan, son zamanlarda, Türkiye’nin artık kurtulduğuna kanaat getirerek, daha küçük kurtarma eylemlerini de bizzat yapmaya başladı. Örnekler: a) Öğrenci yurdu inşa etmek b) Üç üniversitenin hukuk fakültesi lisans öğrencilerini önce bir eğitim programında bir araya getirmek, daha sonra da söz konusu eğitimin devamı olarak Avrupa’daki yüksek mahkemelere ziyarete göndermek c) Gruptaki yazarlara imza günleri düzenlemek d) Sanatçıların sergi açmasını desteklemek vs. gibi örnekler sayabiliriz. Görüldüğü gibi “bir arada olmanın sürdürülebilirliği” olgusunun pek çok boyutu var; bu boyutların hepsi de çok önemli ve çok değerli.

Sohbete gelmek, bir çeşit fikir mahkemesine çıkmak gibidir

Rindan’da sohbet adabı nasıl ve yazılı olmayan kurallar neler?

Yusuf Ziya Başbay (Eğitimci): Hilmi Oflaz gibi cevap vereyim; var da yok, yok da var. Kahvede sohbetin bir kuralı yokmuş gibi görünür, yani dışarıdan gelen biri için. Mesela bu sohbetlere ilk defa gelen biri bunu anlayamaz. O kuralları hissetmek de insanın yapısıyla ilgili, mizaç meselesi, muhabbete açık olmakla ilgili... Bilmeyen kahvede sanki kuralsız bir sohbet gidiyor, her kafadan bir ses çıkıyor zannedebilir. Biri konuşurken diğerleri olmadık yerde lafa giriyor sanabilirler. Ama tabii Rindan’daki sohbetlerin görünmez, dile getirilmez fakat kahve müdavimi kuşaklar arasında aktarımla öğrenilmiş bir adabı vardır aslında. Çok kurallı değil ama derin kurallı diyelim. Bu adabın en önemli yönü bence söze nerede girebileceğini bilmektir. Fakat en önemli konularda bile, kişi demini ve sohbetin gelişine göre sözün uygununu bulduğunda derhal muhatabına herkesin duyacağı şekilde söyleyebilir. Bu da tabii bir kahve kültürüdür. Konuşan profesörmüş, uzmanmış, konu hakkında kitabı varmış fark etmez. Bir üniversite öğrencisi bile en üst perdeden itirazını, yorumunu dile getirebilir. Kahve sohbetlerini dinamik kılan şey de bu zaten. Yusuf Ağabey’in meşhur deyişiyle ki kahve kitabına da isim oldu, çay parası veren herkes konuşabilir. Sazı eline alabilir. Kendini dinletebilir. Yeter ki, demini ve sözünü bulsun. Kahvede en önemli sohbet adaplarından biri de, konuşulan mevzuyla ilgili doğru sorular sorabilmektir. Bu da tabii hem tecrübe hem de konuşulan mevzulara aşinalık gerektirir. Bu yönleriyle Rindan sohbetleri bir terapi gibi aslında. 

Ben biraz eskiyi anlatmak isterim. Yani 90’ları ve 2000’leri. O yıllarda hemen her gün kahveye geliyordum çünkü. Bir kere Hilmi Oflaz ve Mehmet Niyazi gibi yaşça büyüklerin ve onların emsali olanların, ki bunlar 50’lerin sonlarını 60’ları yaşamış kimselerdi, sözü kesilmezdi. Onlara da yine itiraz edilir, soru sorulurdu. Hatta bazen muzipçe trollenirlerdi, espriler yapılırdı. Velhasıl şakalaşma eksik olmazdı ama yine de belli saygı dâhilinde. Bence, bize göre büyük eski kuşağa göre genç olan yani 70’lerin ikinci yarısıdan 90’lara kadar gelen ve o dönemde üniversite okuyan kuşak daha renkliydi. Farklı ilgi alanları ve okumaları vardı. Farklı dönemlerde farklı ideolojik tutumlara yönelmişlerdi. Birbirlerini de iyi tanırlardı. Onlar bence kahvenin asıl dinamizmini sağlayan ağabeylerimizdi. Onların sohbetleri daha eğlenceli, daha heyecanlı, daha öğretici olurdu. Eski kuşak daha aktarımcı bir dil kullanırdı. Biz de onlarla tanıştık, bizden sonraki kuşakları da içlerine aldılar. Bir kere şunu söyleyebilirim onların çoğu retorik ustasıdır. Birçoğu çok iyi şiir bilirler. Bir kısmı zaten şairdir. Hepsi de birbirinin retorik alanına saygı duyar. Ama yeri geldiği zaman birbirlerine itiraz ederler, bazen alaya alırlar, bazen yandan bıçaklama dediğimiz şekilde sözlerini keserler. Sesler yükselir, fikirler yerden yere vurulur. Sohbet alevlendiğinde kişisel hakaret içermeyen her şey, her yol mübahtır... Esasen Rindan mensupları bunları baştan bilir. Yani sohbete gelmek, bir çeşit fikir mahkemesine çıkmak gibidir. Düşüncelerin yerden yere vurulabilir. Sohbete katılıyorsan bunlara hazır olmak zorundasın. Bu salvoları savuşturacak savunma stratejilerini bilmen lazım. Zihnin diri, dilin akıcı olması lazım. İşin güzelliği de burada. Bu tatlı gerginlik, sohbete gelenleri bilgi birikimlerini artırmak için motive eder. Burada esasen bir konuşma ve dinleme şehveti vardır. Muhabbet aşkı diyelim. Vesselam.

Yorum Yaz