Mario Levi’nin ardından

25 dakikada okunur

Türk edebiyatının emektar, özgün ve gözlerden uzak kişiliği Mario Levi, geçtiğimiz günlerde yaşamını yitirdi. Ardında Rusça, İspanyolca, Arapça, Fransızca, İngilizce, Arnavutça, İtalyanca, Korece, Makedonca gibi onlarca dile tercüme edilen çok sayıda eser bıraktı. Hatıralarda İstanbul’un ruhuna dokunan bir beyefendi olarak kaldı. Ataları, 1400’lerden itibaren Endülüs’ten ayrılarak Osmanlı’ya gelen ve İstanbul’a yerleşen Seferad Yahudisi bir ailenin çocuğu olarak 25 Şubat 1957’de İstanbul’da doğan Mario Levi, Türkçeyi her zaman ana dili olarak tanımladı ve eserlerini Türkçe kaleme aldı. Türkçe sevgisini bir söyleşide şu sözlerle dile getirdi: “Fransızca yazabilirdim. Yazsaydım da işim çok kolaylaşırdı bir dünya yazarı olmak açısından. Bunu tercih etmedim. Zor yolu seçtim belki ama kendi doğallığı içinde gelişti bu. Çünkü çocukken sokakta hangi dilde top oynamışsan, gençken hangi dilde ilk aşkını yaşamışsan, çok kızdığında hangi dilde sövmek geliyorsa içinden, o dil senin dilindir ve o dil Türkçeydi. O sebepledir ki kendime hep şunu söylüyorum; benim en derin vatanım Türkçedir.” Mario Levi, kendisini bir İstanbul yazarı olarak kabul etti, öykü ve romanlarında İstanbul’u, kültürel zenginlikleri ve kimlik farklılıkları ile ön plana çıkan mekânların bir merkezi olarak işledi. 1990’da Haldun Taner Öykü Ödülü’ne, 1999’da Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık görüldü. Türk edebiyatına; Jacques Brel: Bir Yalnız Adam, Bir Şehre Gidememek, Madam Floridis Dönmeyebilir, En Güzel Aşk Hikâyemiz, İstanbul Bir Masaldı, Artrit ve Sanat, Türkiye’nin Çıplak Tarihi, Lunapark Kapandı, Bir Yaz Yağmuruydu, Karanlık Çökerken Neredeydiniz, İçimdeki İstanbul Fotoğrafları, Size Pandispanya Yaptım, Bu Oyunda Gitmek Vardı, Bir Cümlelik Aşklar, Yanlış Tercihler Mahallesi, İstanbul’un Sakinleri, Bir Cuma Rüzgârı, Pazarın Yalnızları – Beyoğlu eserlerini armağan etti. Okumanız dileğiyle…

Önerdiklerim

Çünkü Fısıltılar Vardı / Mario Levi / Everest Yayınları

“Her hikâyenin bir kaderi vardı…” Mario Levi, hikâyelere tutkun bir yazarın evreninde, farklı tarihlerde ve mekânlarda, birbirlerinden habersiz şekilde bir araya gelen iki zaman yolcusunun peşine düşüyor; tanıdık fısıltılar hikâyenin de, kahramanın da kaderini belirliyor: Beyoğlu’nun ve Büyükada’nın sokaklarında, sepya fotoğraflardan yansıyan yakın geçmişin acı tatlı hatıraları arasında yol alan Çünkü Fısıltılar Vardı, yaşamın karşısına kurguyu, kurgunun karşısına insanın hakikatini koyarken gerçeğin perdesini adım adım kaldıran bir novella… Her ilişkiye mazinin silinemez izleriyle girdiğimizi yok yere söylemiyorum. Mesele o mesele işte. Bazen bir koku, bazen bir görüntü bir yere gitmenize imkân vermemiş miydi? Bu seferki bir ses… Kimliği belirsiz bir hayaletin sesi… Yıllarca köşesinde gizlenmiş Melih Bey’e beklenmedik bir şekilde kendini duyuran… Bir fısıltı halinde… Fısıltının hakkını verircesine sadece onun duyduğu. Bir çığlığı da andırdığı halde…

Bu Oyunda Gitmek Vardı / Mario Levi / Everest Yayınları

Hayatınızın hiç kimse tarafından sarsılamayacağına mı inanıyorsunuz? Doğrularınızın doğru, gerçeklerinizin gerçek olduğuna da mı inanıyorsunuz yoksa? Sınırlarınızın içinde kendinizi güvende mi hissediyorsunuz? Bu güven size yetiyor mu? O zaman bu kitabı derhal aldığınız yere bırakın ve bulunduğunuz yerden hızla uzaklaşın! Etrafınızdakilere elinizde bu kitapla görünmemek menfaatiniz icabıdır! Çünkü şu anda tehlikeli bir oyunun içine girmek üzeresiniz. Hikâyedeki oyuncular uyarıları dikkate almadıkları için bu oyunun içinde kaldılar. Neyin, ne zaman, nasıl biteceğini de bilmiyorlar üstüne üstlük. Birileri de şu anda sizi izliyor olabilir. Çevrenize iyi bakın! Hikâyemiz sadece bir aşk hikâyesi değil. Eğer içine girerseniz çok iyi tanıdığınızı sandığınız insanları hiç bilmediğiniz halleriyle görebilirsiniz. Kendinizi bile görebilirsiniz. Cesaretiniz varsa kapımız açık. Yerinizi ayırdık. Yoksa size daha iyi vakit geçirtecek başka oyunları seçin. Biz kim miyiz? Bakın oyuna kapılmaya başladınız bile!

Yanlış Tercihler Mahallesi / Mario Levi / Everest Yayınları

Mario Levi, yeni romanı Yanlış Tercihler Mahallesi’nde sıradışı bir mahallede yaşayan sıradışı karakterlerin iç içe geçmiş öykülerini son derece çarpıcı bir biçimsel üslupla anlatıyor. Herkesin mutlaka bir kez, hayatının tüm akışını değiştirecek yanlış bir tercih yaptığı, sonra da ömrünü bu tercihle hesaplaşmaktan kaçarak tükettiği hüzünlü bir yer. Adı üstünde: Yanlış Tercihler Mahallesi! Kimler yok ki bu mahallede? Süslü Niko, Anet, Şişko Nuri, Garip Lolo, Deli Burhanettin, Eserekli Adalet, Fırıldak Selami, Fişek İsmail, Briyantinli Sabri, Horoz Sencer, Benli Şaziye, Konsolos Fahri Bey, Mösyö Aldo, Katina, Diana, Serra, Bruno, Lena, Aksak Azize, Pasaklı Vera, Kuaför Fikret, Çilli Meral ve diğerleri… Herkes yanlış tercihinin hikâyesini anlatıyor, benzerini, suç ortağını, acısını paylaşabilecek olan birilerini bulabilmek ümidiyle…

Lunapark Kapandı / Mario Levi / Everest Yayınları

Hayalleri, masalları ve yenilgileri olmayan insan, yaşadığını söyleyebilir mi? Ya o tutku ilişkileri? Bizi bir yerlere götüreceğine hep inanmak istediğimiz, o aşklar, o sevgililer? İlişkilerimizde duvarlar ören ve bunu bize hissettiren kimdir aslında? Kendini kazanmanın bedeli, birilerini kaybetmeyi göze almak mı? O hayalleri yolun neresinde yitiriyoruz? Lunapark Kapandı, bu sorulara yanıtlar arayanların, diğer yandan da gidenlerin, gitmeyi bilenlerin ve hep aynı yerde kalanların, kendilerini bir odaya tutsak edenlerin hikâyesi… Geriye, bir düzen kurduklarına inananların, oyunlarına sığınanların hayatın neresinde olduklarını sormak kalıyor… Ve roman bir gerçeği gösteriyor; bu yalanlarımızla o kadar kalabalığız ki aslında…

Yeni Çıkanlar

Muhafazakâr Edebiyat Kanonu / Tuğba Çelik / Alfa Yayınları 

“Yaşam biçimini ve kabulleri derinden etkileyen edebiyatın öğretimi, ister istemez politiktir. Türkiye Cumhuriyeti’nin emekleme yıllarında edebiyat ders kitaplarında Atatürk devrimlerinden yana sanatçıların eserlerine yer açılırken, 1950’lerden sonra bu kitaplara Osmanlı kültürüne özlem duyan ve giderek muhafazakâr sanatçıların metinleri seçilir oldu. Son otuz senede edebiyat ders kitaplarına Necip Fazıl, Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Namık Kemal ve Peyami Safa egemendir. Bu sanatçılar Batıya karşı ön yargılı ve geçmişten gelenlere bağlı kalmayı seçmişlerdir. Bu kitapla edebiyat öğretimine yayılmış muhafazakâr edebiyat kanonunu enine boyuna masaya yatırmak istedim. Muhafazakârlığın ve muhafazakâr edebiyatın kavram olarak izini sürerken yakın Türkiye siyaset tarihine değinmemek olmazdı. 1950’lerde adım adım başlayan sonra çığ gibi büyüyen muhafazakârlık, Türkiye’yi baştan aşağı değiştirirken edebiyatın öğretilme biçimini de altüst ederek muhafazakâr bir edebiyatla donatılmış kuşaklar yetiştirdi.”

Dostoyevski: Başlangıçlar ve Yaklaşan Fırtına / Thomas Gaiton Marullo / Ketebe Yayınevi

Thomas Marullo bu önemli çalışmasında yazarın aile ve arkadaşlarının, okur ve eleştirmenlerin, gözlemci ve katılımcıların tanıklıklarından yola çıkıyor. Mektuplar, anılar ve eleştiriler eşliğinde Dostoyevski’nin çocukluğu, gençliği, babasının ölümü, Petersburg günleri, ilk romanı İnsancıklar’ın başarısı ve ardından yazdığı dört eserinin yarattığı hayal kırıklığı, psiko-spiritüel dönüşü, kısacası hayatının keşfedilmemiş yönlerine ışık tutuyor. Böylelikle okur, onun baş döndürücü sessizliği ve sağır edici çığlıkları arasında, bir sayfadan ötekine geçiyor. Dostoyevski’nin özellikle erken dönem yaşamı üzerine çalışan öğrenciler, araştırmacılar ve akademisyenlerin yanı sıra edebiyat ve tarihle ilgilenen genel okuyucunun da ilgisini çekecek bu biyografiyle “Rus edebiyatının kurtarıcısı” kabul edilen, fakat öte yandan hayatı boyunca gururu, hastalığı ve yoksunluklarıyla mücadele etmiş Dostoyevski’nin yürüdüğü çetrefilli yolda ona eşlik edebilirsiniz.

Oğuzların Dili / Ali Akar / Ötüken Neşriyat

Oğuzların Dili, Eski Anadolu Türkçesini tarihi, coğrafyası, yazarları, onların eserleri ve gramer özellikleri bağlamında bütün olarak ele alan temel bir başvuru eseridir. Kitap, ışık tuttuğu 13 – 15. yüzyıllar arasında, yani Oğuzcanın oluşum ve gelişim süreci içinde, ilk yazıcıların biyografi ve eserlerinden başlayarak 16. yüzyıldan itibaren çağdaş Türkiye Türkçesinin temelini teşkil edecek özellikler kazanan söz konusu lehçenin dil ve kültür tarihimizdeki yerini ortaya koyarken, konuyu anlamamıza katkı sunacak özgün metinlerden çokça örneklerle de desteklenmiştir. Eş zamanlı gramer inceleme yöntemlerinin yanı sıra art zamanlı yönteme de başvurulan kitap, bu sayede, Eski Türkçenin devamı, Genel Türkçenin bir kolu olarak Orta Asya’daki Karahanlı – Harezm yazı dili geleneklerinden beslenen Oğuz Türkçesinin genel dil özelliklerini bütünlüklü olarak öğrenmemizi de kolaylaştırmıştır.

Kurmacanın Keşfi / Yan Lianke / Ketebe Yayınevi

Çağdaş Çin edebiyatının son yıllarda öne çıkan isimlerinden Yan Lianke, Kurmacanın Keşfi’nde, gerçekçilik ve nedensellik üzerine yaptığı analizlerle edebiyat eleştirisini yepyeni bir noktaya taşıyor. Tolstoy, Dostoyevski, Franz Kafka, Gabriel García Márquez ve Virginia Woolf gibi çığır açıcı edebi eserler meydana getirmiş isimlerin sundukları yeni perspektifleri ele alıyor ve farklı gerçeklik seviyelerinin dünya edebiyatının şekillenmesine nasıl katkıda bulunduğunu açıklıyor. Lianke, yaratışın kaynağı olarak gördüğü gerçekliğin, Tolstoy’un tam nedenselliğinden Kafka’nın sıfır nedenselliğine, Márquez’in büyülü gerçekçiliği keşfetmesini sağlayan yarı nedenselliğe ve mitorealizme doğru izlediği tarihsel seyrin izini sürüyor. “Yolda yürüyen birinin, nereden geldiği belli olmayan bir kayanın altında ezilerek ölmesinin” yahut “Gregor Samsa[nın] bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak bul[masının]” farklı nedensellik seviyeleri arasındaki yerini tespit ederek gerçekçilik biçimleri arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyor. 

Güray Süngü’den Tavsiyeler

Vicdan Sızlar, Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk, Büyük Irmaklardan Bile, İbrahim’in Kaybettiğini Bulmasıdır, Az Kalan Gölge, Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı, İnsanın Acayip Kısa Tarihi, Deli Gömleği, Sayıklar Bir Dilde, Kış Bahçesi, Düş Kesiği, Pencereden kitaplarının yazarı Güray Süngü’ye “Hangi kitapları okuyalım?” diye sordum. İşte aldığım cevaplar:

Tahrir Vazifeleri / İsmet Özel / Tiyo Yayınları

“Konuşurken (kimi zaman da yazarken) muhatabımızın söylediklerimizi anlamış olduğuna sevinebiliriz. Öyle ya, zaten o anlasın diye konuşmuyor muyuz? Yine de sonuç her zaman sevindirici olmayabilir. Karşımızdaki sözlerimizi anladığı için üzülmemiz de mümkün. Belki kötü bir haber verdik. Belki bir haberi kötü verdik. Muhatabımız söylediklerimizi anlamadı diye üzülebiliriz. Tersine, karşımızdakinin ne dediğimizi anlamamış olması sevinmemize yol açabilir. Anlasaydı her ikimiz için de iyi olmayacaktı, diye düşündüğümüz de olur. Bütün bu karmaşıklıklar içinde, sözlere karışan insanlar, insanlara karışan sözler arasında yaşayıp gideriz. Dilbilimciler olan biteni bir düzen çerçevesinde açıklamaya çabalarlar, dil felsefesiyle uğraşanlar meselenin mahiyetini çözümleme girişimindedirler. Ama aramızdaki melek veya melekler amellerimizle niyetlerimiz arasındaki boşluğu doldurur. Hatırlar mıyız hem sağımızda, hem solumuzda oturan; amellerimizi tespit eden iki de melek olduğunu?”

Ölümsüzlük / Milan Kundera / Can Yayınları

Milan Kundera’nın roman anlayışının tam anlamıyla ifadesini bulduğu bir doruk: Ölümsüzlük. Ona göre roman, varlığı araştırmak için bir araçtır; yazar, ortaya birtakım gerçekler koymaktan çok, çözülmek üzere sorular sorar. Ölümsüzlük‘ün yazar-anlatıcı-kahramanı olan Kundera, bu yapıtındaki yedi bölümde, ölümsüzlük, yüz, aşk, rastlantı gibi farklı romanesk temalardan oluşan bir yol çiziyor. Roman birbirinden son derece ayrı gözüken, ancak birbirine sıkı sıkıya bağlı olayları ve kahramanları bir araya getiriyor. Kundera, hepsi birer evren demek olan sahneler kuruyor, bu büyük tiyatro oyununda, rastlantılar, kesişmeler, koşutluklar ve karşıtlıklar Hemingway’le Goethe’yi, Goethe’nin aşığı Bettina von Arnim’le varoluşunu yalnızlıkta arayan Agnes’i, Kundera’yla Profesör Avenarius’ü aynı sahnede, aynı sorunun çevresinde buluşturuyor. Ölümsüzlük’ün kahramanları bir hareketten, bir oluştan, kendilerini aşan bir kavramdan doğuyorlar; yazar, kitabın içindeki varlığıyla bir açıdan kahramanların durumlarının yansıdığı bir ayna görevi görüyor. 

Yaşamak / Cahit Zarifoğlu / Ketebe Yayınevi

Bir kelime şiire girdiyse değişir çünkü yeniden inşa edilir. Yaşamak da Cahit Zarifoğlu’nun yeniden tanımladığı bir kelime. Zira o, tüm bilinmezliği ve sıradanlığı, huzuru ve kaygısı, aydınlığı ve esrarı, korkusu ve yakarışı ile yeryüzündeki yolculuğunu sürdürmüş; her adımında kendisi olarak ve ânı kendisinin kılarak apayrı bir yaşamak inşa etmiştir. Sisin örttüğü demiryolunda ağır aksak yola çıkan tren, şairin çocukluk hatıralarının başkenti Silvan’a doğru ilerlerken Yeni Camii’nin avlusu, sessizliği kolundan tutup çeker yeryüzüne. Koca medeniyetin içinde kendine yurt arayan ruhlar, yalnızlıktan yontulan büyük anlara acziyetle bir kez daha eğilir. Yaşamak’ta günlerin kendisinden ziyade ne barındırdığı; beyaz sayfalardaki bir avuç harfin, ölümü bilen dağlar gibi gülümsediği, ışığın parçaladığı karanlığı geri verdiği apaçık görülür. Farkına varmadan “Bütün bunların, hatırasız haftaların, kalbimi fark etmelerinden korkmamın sebebi var.” diyordum. Şimdi bir şeysin benim için… Varsın. Fakat bocalıyordum. 

Hızırla Kırk Saat / Sezai Karakoç / Diriliş Yayınları

Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz / Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz / Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı / Günlere geldim bunu bana öğretmediniz / Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı / Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim / Bunu bana söylemediniz / İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler/ Bunu bana öğretmediniz/ Kardeşim İbrahim bana mermer putları / Nasıl devireceğimi öğretmişti / Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım / Ama siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini nasıl sileceğimi öğretmediniz / Bir kentten daha geçtim / Buğdayları yakıyorlardı / Yedikleri pirinçti / Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı / Sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı / Pirinçler gibi çoğalıyorlardı / Atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum / Öpüp çıkıp gittim yelelerini

Önceki Yazı

‘Gücük’ güzeldir…

Sonraki Yazı

Şiirde boy vermek  ya da  bir hatıra fotoğrafı

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde