Marmara’da Felaket “Geliyorum” Dedi

15 dakikada okunur

Merve AKBAŞ

Özgür Sait Gedikoğlu

Yaklaşık üç yıl önce İki Deniz Bir Şehir belgeseliyle bize yaşadığımız kentin nasıl bir su altı ekosistemine sahip olduğunu gösteren su altı yönetmeni Özgür Sait Gedikoğlu’yla bugün Boğaz’ın, Adalar çevresinin yani Marmara Denizi’nin karşı karşıya olduğu müsilaj tehdidinin ne boyutta olduğunu konuştuk. Sahip olduğumuz denizin dününü ve bugününü anlatan Gedikoğlu çarpıcı bilgiler de veriyor.

Deniz tabanında boyları bir metreye varan müsilajın oluşturduğu adeta yeni yaşam formlarının belirdiğini söyleyen Gedikoğlu, “İstanbul’un felaketten hemen önceki son sağlıklı hayatını kayıt altına aldığımızı fark edebiliyorum” diyor.

Son günlerde hepimizin gündeminde müsilaj, deniz salyası konusu var. Siz bu olayların çok öncesinde Marmara çevresindeki yaşamı konu edindiğiniz İki Deniz Bir Şehir isimli belgeseli çektiniz. Önce şunu soralım, sizin bu belgeseli çektiğiniz dönemde İstanbul’un denizinde nasıl bir ekosistem vardı?

İstanbul kıyıları aslında binlerce yıldır bir şekilde insan baskısı altında olan bir ekosistem. Ancak artan nüfus ve sanayi üretimi ile birlikte 1980’li yıllardan itibaren hızla yok oluşa sürüklendiğini biliyoruz. Belirli türlerin bu baskıya dayanamayarak yok oluşu, ortama uyum sağlayabilen başka fırsatçı türlerin aşırı çoğalmasına sebep oluyor. Bu açıdan Marmara Denizi, çok ciddi bir deney ve gözlem alanı sunuyor. Örneğin, 1960’lı yıllara kadar fakir balığı olan bilinen ve çok miktarda avlandığı için çiroz vb yöntemlerle tüketilen Uskumru balığı, aşırı avcılık sonucu tükenince, bu balığın beslendiği deniz analarında aşırı bir artış söz konusu oldu. Daha yakın tarihli bir gözlem olarak, 2000’li yılların başına kadar ender görülen Yazılı Hani balığı son 20 yılda kabuklularla beslenen diğer türlerin yok oluşu ile birlikte kıyı ekosisteminde baskın bir tür haline geldi.

Bugünden baktığımda, İstanbul’un felaketten hemen önceki son sağlıklı hayatını kayıt altına aldığımızı fark edebiliyorum. Ancak şunu da belirtmem gerekir ki Kurbağalıdere’nin ıslahı ve Yassıada’nın peyzaj düzenlemeleri esnasında bütün atık, Adalar bölgesine döküldü ve 10 sene öncesine kadar büyük koloniler halinde gördüğümüz gorgon ve sert mercan ve yumuşak mercan gibi omurgasızlar bu esnada yüksek oranda telef oldu. Ancak yine de ucundan da olsa, son sağlıklı zamanları yakalayabildik diye düşünüyorum.

 

Suda asılı duran garip nesneler

Son günlerde Boğaz’da bir çekim yaptınız mı? Veya bu konuda bir tahmininiz var mı? Şu an bu çevrede müsilajın etkisi ne durumda?

İstanbul Boğazı’nda çekim yapmadık ancak Aralık ayından itibaren aralıklı olarak Adalar bölgesinde dalış yapıyoruz. Aralık ayındaki dalışlarımızda, 0-15 metre derinlik hattında kısmi olarak müsilaj gözlemi yapıyorduk. O zamanda bile yavaş yavaş deniz tabanına çökmeye başlamıştı ancak şu anki hali ile kıyas kabul edilmeyecek kadar iyi durumdaydı. En son Haziran ayının ilk haftasında yaptığımız dalışlarda ise hem deniz tabanı hem de su katmanları tamamen müsilaj ile kaplanmış durumdaydı. Ancak sığ sulardaki müsilaj daha sık ancak az yoğun, daha ziyade bir bulutu andırıyor. 25 metreden itibaren, yani tuzlu ve sıcak Akdeniz katmanının başladığı bölgelerde ise neredeyse 1 metre boyunda, adeta bir yaşam formu oluşturmuş ve suda asılı duran çok garip “nesneler” ile karşılaştık.

Denizimiz de kozmopolit

Boğaz’ı ve çevresini diğer denizlerden farklı, özel kılan nedir?

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki yaklaşık 25 yıllık dalış hayatımda, Türkiye’de her zaman dalış yapmayı ve görüntü almayı en çok sevdiğim yer İstanbul kıyıları oldu. Belgeselde de anlattığımız gibi İstanbul’u çevreleyen iki denizin de ekosistemi birbirinden

çok farklı. Karadeniz’in binde 18 olan tuzluluk oranı, İstanbul Boğazı’nın geçilmesi ile birlikte giderek yükseliyor, Marmara Denizi’nin 30 metre derinliklerine gelindiği anda bir anda binde 35-38 oranlarını bulan sıcak ve tuzlu Akdeniz suyu başlıyor. Bu durumun deniz yaşamına etkisi ise tam anlamıyla kozmopolit bir deniz ekosisteminin oluşması oluyor. Hem Karadeniz hem de Akdeniz kökenli türlerin görülebildiği çok canlı bir ekosistemden bahsediyoruz aslında. Bilindiği üzere oşinograflar Akdeniz için “mavi çöl” deyimini kullanırlar. Bunun sebebi, Akdeniz’deki besin azlığı sonucu ışık geçirgenliğinin artarak denizin mavi rengi alması. İşte İstanbul’u çevreleyen suların en büyük şansı bu. Besin yoğunluğu açısından fakir ancak tür çeşitliliği açısından zengin Akdeniz, besin değeri yüksek Karadeniz’in suyuyla birleşiyor.

 

Canlılık yapısı bölgelere göre değişiklik gösteriyor mu?

Kesinlikle değişiklik gösteriyor. Örneğin, Beykoz’daki Filburnu Dalyanı’nın olduğu bölgedeki çekimleri, bilmeyen birisine rahatlıkla Çeşme diye aktarabilirsiniz. Mayıs ve Haziran aylarında İstanbul Boğazı’ndaki hemen hemen bütün sahiller Deniz Atları ile dolu. Ancak Temmuz ayının gelmesi ile birlikte boğazdaki bu yoğunluk İstanbul’un Marmara kıyılarına kayıyor. Ancak yine de İstanbul’da dalış dendiği zaman ilk akla gelecek olan bölge tabii ki de Adalar bölgesi.

Bugüne göre daha canlıydı

Sizi su altı çekimlerinde uzmanlaşmaya götüren aslında çocukluk anılarınız. Tarabya’da geçen çocukluğunuzun bunda etkisi var. O günlerin Boğaz’ını biraz anlatabilir misiniz?

90’lı yıllarda çocuk olan birisi olarak, günümüzden çok farklı değildi aslında. Ancak yine de Bugüne göre çok daha canlı bir deniz olduğunu hatırlıyorum.

 

Su altında olmak çetrefilli

Peki su altında çekim yapmak normal çekimlere göre nasıl farklılıklar gösterebiliyor?

Bu, su altında nasıl çekimler yaptığınıza göre değişiyor esasında. Eğer son zamanlarda ağırlıklı olarak yaptığım gibi sinema dizi ve reklam sektörüne yönelik çalışıyorsanız, öncelikle çok deneyimli bir dalıcı olmanız kesinlikle şart. Bununla birlikte karada çalışan herhangi bir kamera operatörü, Focus Puller ya da görüntü yönetmeni kadar da kameraya ve sinematografiye hâkim olmak gerekiyor. Yani özetle, karada ne kadar rahatsanız, denizde de o kadar rahat olmanız gerekiyor. Öte yandan su altı belgesel çalışmaları çok fazla dikkat, deniz biyolojisi bilgisi, sinematografi bilgisi ve aynı şekilde çok iyi bir dalıcı olmayı gerektiriyor. Dolayısı ile zorluk açısından bakıldığında, belgesel çalışmak normal bir sinema filminin su altı sahnelerini çekmekten çok daha zor ve çetrefilli bir iş. Ancak aynı zamanda çok daha keyifli!

 

Son günlerde nasıl çalışmalar yürütüyorsunuz?

Kontrollü açılma dönemi ile birlikte, yoğun bir şekilde sinema dizi ve reklam filmlerinin su altı sahnelerini gerçekleştirmeye devam ediyorum. İzlediğiniz ya da izleyeceğiniz pek çok işin su altı sahnesinde şirketimin ya da benim ismimi görebilirsiniz. Öte yandan, zihnimde halen yazıyor olduğum ve yapım aşamasını da şirketimin üstlendiği bazı belgesellerin çekimine devam ediyorum.

İki Deniz Bir Şehir

52 günde 33 farklı noktada 100’ün üzerinde dalış yapılarak çekilen “İki Deniz Bir Şehir: Su Altından İstanbul” belgeseli ile İstanbul’un su altı zenginlikleri yeniden tespit edilmiş oldu. Proje kapsamında dalışlar; Selimpaşa, Beylikdüzü, Büyükçekmece, Küçükçekmece, Florya, Yeşilköy, Yedikule, Haliç, Sarayburnu, Kız Kulesi, Dolmabahçe, Ortaköy, Çengelköy, Baltalimanı, Emirgan, İstinye, Tarabya, Beykoz, Rumeli Feneri, Anadolu Feneri, Kilyos, Karaburun, Şile, Moda, Caddebostan, Maltepe, Yelkenkaya, Madam Martha, Sivri Ada, Heybeliada, Büyükada Kurşunburnu, Balıkçı Adası ve Tuzla’da gerçekleştirildi.

 

Müsilaja karşı neler yapılıyor?

8 Haziran’da “Müsilaj Temizliği Seferberliği” başlatıldı. Bu kapsamda birbirinden farklı çalışmalar yapılmaya devam ediyor. İstanbul, Balıkesir, Kocaeli, Yalova, Bursa, Çanakkale, Tekirdağ’da 77 bölgedeki çalışmalarda yüzlerce metreküp müsilaj temizlendi. Toplanan bu atıklar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın izin verdiği, özel geçirimsizliğe ve niteliğe sahip depolama alanlarında bertaraf edildi. Numuneler ise çevre laboratuvarlarında inceleniyor. Marmara Denizi ve kıyılarındaki çalışmalarda şu an sadece bakanlığın yüzlerce personelle beraber tekneleri, gemileri ve çok sayıda karadan temizleme ekipmanı bulunuyor. “Bariyer serme”, “sorbent yayma”, yüzey sıyırma”, “kıyıdan uzak noktalarda müsilaj biriktirme” gibi faaliyetlerle çalışmalar sürdürülüyor. Özellikle güneş ışığının dip alanlara geçişinin sağlanmasının deniz canlıları için son derece önemli olduğunun altı çiziliyor.

Önceki Yazı

İstanbulensis Şiir Festivali Dolu Dolu Geçti

Sonraki Yazı

Arif Nihat Asya’nın Belgeseli Çekiliyor

Son Yazılar

Birlikteydik ve Buradaydık

Müşerref Akay Türk bayrağı motifli kırmızı elbisesiyle, bir akşamüstü rüzgarına eşlik etmek için değil de, bir

Perdenin Ardı

“Kendi ahlakıyla bir millet ölür yahut yaşar” Mehmet Akif Ersoy Huzurun kanına girmek isteyenin yapacağı ilk

Coğrafyanın Kaderliği

Her toplum kendi doğal akışı içinde yaşar ve yaşamalıdır da. Söz konusu doğal akış içinde toplum

Geleceğin Radyocuları Mezun Oldu

Radyo Esenler tarafından geleceğin radyocularını yetiştirmek amacıyla hayata geçirilen ‘Radyonun Yeni Yıldızları Akademisi’nde ilk dönem öğrencileri