“Mevlana” içşel yolculuğumu başlattı

/
17 dakikada okunur

 

 

Ödüllü tiyatro sanatçısı ve oyuncu Mert Turak: “Mevlana dizisi benim için şu anki içsel yolculuğumun başladığı yapım oldu. Bugün hayatımda birçok şey şekil değiştirdiyse ve bir yola girdiyse, bütün bunlar tam 9.5 ay Konya’da kaldığımız süre içerisinde oldu” diyor.

Dijitalin sinema sektörü için oldukça etkin olduğu bir dönemde, yeni filmi Maske: Nezaketle Tebessüm  ile beyaz perdeden seyircisine merhaba diyen Mert Turak, bir yandan da TRT’nin dijital platformu Tabii’de yayımlanan iki ayrı dizide de performans sergiliyor. Bunlardan birisi; Konya’da 50 dönümlük alanda büyük bir şehir inşa edilerek çekilen ve Hz. Mevlana’nın gönül dostu bir meczubu oynadığı Mevlana Celaleddin-i Rumi dizisi oldu. Bir diğeri ise Mert Turak’a yıllar sonra yeniden Sadıç Süleyman olmanın heyecanını yaşatan Yeşil Deniz Milenyum. Konservatuvar sınavlarını tam 11 kez kaybedip 12. deneyişinde kazanma hikâyesi ile, hayatta pes etmediğiniz sürece imkansız diye bir şeyin olmadığını oldukça iyi bir şekilde kanıtlamış olan başarılı oyuncunun, kariyerine şöyle bir baktığımızda; bunun ne kadar doğru olduğunu görebilmekteyiz. Tiyatroda tam 2 kez Afife Jale ödülüne değer görülen Mert Turak, bunun dışında da pek çok ödüle sahip. Ünlü oyuncu, ödüllerin proje seçimine etkisi hakkında, “Bazen hayattaki başarılarınız size engel de olabilir bazen bir motivasyon kaynağı ya da ayak bağı da olabilir. Bu biraz kendi içsel farkındalığınızı nasıl kurduğunuz ile alakalı. Hangi projenin seyirciye ulaşacağını bilemezsiniz… O yüzden bunlara da hani her şerde bir hayır vardır derler ya, o taraftan bakıyorum.” diyor.

Yeşil Deniz yıllar sonra Yeşil Deniz Milenyum olarak yayına başladı. Uzun bir süre sonra yeniden Süleyman olmak nasıl bir duyguydu?

Zaman makinesine binmiş gibi oldum. 7 yıl sonra aynı yerde aynı ekip ile buluşmak benim için  bulunmaz, hayatta ender yaşayabileceğim bir haz diyebilirim. Çünkü 7 yıl önce benim orada satın aldığım iki tane taş konak vardı, şimdi biz onları butik otele çevirdik. 7 yıl önce kurduğum bir hayal vardı. Şimdi yeniden Yeşil Deniz başladığında, bütün oyuncular bizim otelimizde kaldılar. Bu Yeşil Deniz’in Süleyman’ı olmanın yanında, orada kurduğun hayalin ne kadar bereketli ve hayırlı olduğunu da gösterdi. O yüzden çok mutluyum.

Yeşil Deniz, dostluk ve fedakarlığı anlatıyor

Sadece sosyal medyada paylaşmış olduğunuz o dörtlü fotoğraf karesi bile ne kadar özlendiğini göstermişti aslında. Siz ne hissediyorsunuz bu paylaşım özelinde diziye gelen tepkiler için? Hikayenin bu kadar sevilip benimsenmesini bekliyor muydunuz?

Tabi canım. Çok insan merak ediyor, her hafta her ay düzenli olarak ne zaman başlayacak diye soruyordu. O yüzden az çok tahmin ediyorduk hepimiz. Hatta o kadar çok yorum geldi ki… Ama en güzellerinden biri şuydu; “Bunca olan bitenden sonra, yaralarımı bir tek Yeşil Deniz sarardı zaten.” Bunlar  insanı çok değerli hissettiren şeyler. Kaldı ki insanın televizyonda gördüğü saçma sapan durumlar ve senaryolar gibi değil; dostluk, fedakarlık ve arkadaşlığın anlatıldığı bir işin bu kadar gönle dokunması ve girmesi bana çok değerli hissettiriyor.

  (Hüsna Köşger ve Mert Turak)

“Mevlana” özel bir deneyimdi

Mevlana Celaleddin-i Rumi dizisinde Hz. Mevlana’nın gönül dostu olan bir meczubu oynuyorsunuz. Oldukça özel bir karakter. Dizi için Konya’da 50 dönümlük araziye bir şehir kurulduğunu, hem oyuncu kadrosu ve prodüksiyon hem de hikaye açısından oldukça kuvvetli bir iş olduğunu biliyoruz. Peki sizin için Mevlana projesi nasıl bir yolculuk oldu?

Benim için şu anki içsel yolculuğumun başladığı tarih oldu. Bugün hayatımda birçok şey şekil değiştirdiyse ve bir yola girdiyse, bütün bunlar tam 9.5 ay Konya’da kaldığımız süre içerisinde oldu. Öyle bir kadronun ve prodüksiyonun içerisinde olmak, profesyonel aktörler ile sanat ekibi ve görüntü yönetmeni ile, işinin ehli olan 7’den 77’ye her insan ile çalışmak büyük ve eşsiz bir deneyimdi benim için. Meczubu aramak hepsinden keyifliydi. Gerek İstanbul’daki camilerde ve sokaklarda, semtlerde gerek ise Konya’daki camilerde, sokaklarda ve semtlerde meczubu aramak… Bu da eşsiz bir yoldu, özel bir deneyimdi benim için. Konya beni halen çağırır o projeden sonra halen, 3 ayda bir Konya’ya gidip oradaki dostlarımı görme isteği ile dolup taşarım. Tabii bunun yanında bol bol at binmek de güzeldi Konya’da. O yüzden Mevlana Celaleddin-i Rumi projesi; kariyerim boyunca her hali ile iyi, pozitif ve çok değerli hatırlayacağım bir performanstı benim için. Bana çok şey öğretti.

Bir yandan da yeni filminiz Maske: Nezaketle Tebessüm vizyona girdi. Orada seyirciyi nasıl bir Mert Turak bekliyor?

Maske: Nezaketle Tebessüm, sürprizler ile dolu bir film olduğu için çok spoiler vermeyeyim. Kariyerimde olmayan enteresan bir karakteri oynuyorum. İstanbul’un en büyük moda tasarımcılarından birisi olan Toprak Bıçak’ı oynuyorum. Filmin hikâyesi de enteresan aynı zamanda benim karakteriminde filmde entresan bir yeri var. 

İnsanlar bas-izle durumuna alıştılar

Pandemi sürecinden sonra her ne kadar dijital dünyaya ilgi artsa da seyirci sinemaya gitmeyi de çok özledi öyle değil mi? Ki Maske: Nezaketle Tebessüm de bu dönemde vizyonu seçerek, bir yerde zor olan bir şeyi yaptı.

Evet. İki cesur kardeş Emrah ve Hande Ertaş’ın aslanlar gibi tercihleri oldu. Nice isimler girmek istemiyorlar vizyona, hepsi dijitale garanti iş yapmak istiyorlar. Onlara çok büyük saygı ve hayranlık duyuyorum. Küskün sinema seyircisinin de belki Maske: Nezaketle Tebessüm ile yeniden salonlara dönebileceğini düşünüyorum. Transformers bile ilk hafta sonunda 70 bin izlenmiş düşünün. Hızlı ve Öfkeli dışında şu anda iş yapan film yok. Hele yerli yapımlar açısından durum daha da kötü. İnsanlar evde biraz bas-izle durumuna da alıştılar. Aman kim çıkıp sinemaya gidecek de, yanına atıştırmalık bir şey alacak da diye düşünüyorlar. Ama bizim hem senarist hem de yapımcımız olan Emrah Ertaş’ın güzel bir sözü var, “Ben Inception izlemek için yazın 50 derece sıcakta Yalova’dan İstanbul’a geldim” der. O zamanki duygusunu bu şekilde ifade eder. Bu anlayışla Maske: Nezaketle Tebessüm’ü vizyona soktu.

Bu durum tiyatro için de geçerli aslında. Ki siz başta Afife Jale olmak üzere birçok ödüle sahipsiniz. Sahneye dönmeyi düşünüyor musunuz?

Düşünüyorum. Ama bu Şehir Tiyatroları’nda mı olur yoksa dışarıda mı bir iş olur, onu bilmiyorum. Çünkü 20 yıldır Şehir Tiyatroları’nda oynuyorum. Dışarıda da bir şey yapasım var. Daha özgün bir hikaye, senaryo olursa dışarıda da çalışırım.

Hayattaki başarılarınız size engel olabilir

Bazı sanatçılar kendilerine gelen rol tekliflerini, aldıkları ödülleri ön planda tutarak değerlendirmeyi tercih ediyorlar. Peki sizin için bu durum nasıl? Ödüller, kariyeriniz için aldığınız kararlarda belirleyici etken oluyor mu?

Bazen hayattaki başarılarınız size engel de olabilir bazen bir motivasyon kaynağı ya da ayak bağı da olabilir. Bu biraz kendi içsel farkındalığınızı nasıl kurduğunuz ile alakalı. Hangi projenin seyirciye ulaşacağını bilemezsiniz. Bugün Al Pacino’nun da çok kötü filmi var. Jude Law’ın çok güzel bir sözü vardır; “Bazı yolculuklara başarısız olmak için çıkılır.” O yüzden bunlara da, hani her şerde bir hayır vardır derler ya, o taraftan bakıyorum.

Babadan Malatyalı anneden Balkan göçmenisiniz, İzmir’de doğdunuz. Aslında Mert Turak’ı besleyen ve benliğini şekillendiren, renkli kültürel kodlara sahipsiniz hayatınızda. 

Bu konuyla ilgili kendimi biraz şanslı hissediyorum. Genetiğimde geniş bir coğrafya varmış gibi hissediyorum… Hem Doğu hem de Batı… O yüzden kendimi şanslı hissediyorum. Bunu bir avantaj olarak da görüyorum.

Peki sizi tam 12 kez konservatuvar sınavlarına girdirecek kadar oyunculuk mesleğine bağlayan şey neydi?

O zaman insanların, “Ay yazık bu çocuk da 11 kere kazanamadı” (Mert Turak sınavı 12. girişinde kazanmıştır) gözüyle baktıkları çocuk, sanki biraz çirkin ördek yavrusu gibi oldu. Bu benim hayat mottom oldu. Yine dene yine yenil daha iyi yenil… O yüzden bu benim tekrar devam etmemi, tekrar işe sarılmamı sağladı.

“Yine dene yine yenil daha iyi yenil” 

O halde pes etmek sizin için yok hükmünde bir eylem diyebilir miyiz?

Evet ama bazen yaş ilerledikçe şunu da anlıyorsunuz: Samuel Beckett’in “Hep denedin hep yenildin, yine dene yine yenil daha iyi yenil…” şeklinde bir sözü vardır. Konservatuvar sınavlarına 12 kere girmiş olan çocuğa bu ileride ne sağladı derseniz; bir filmde tekrar tekrar ve tekrar aynı sahne çekildiğinde, yine aynı heyecan ve enerji ile devam edebilmemi sağladı. Ama mesela hep deniyorsunuz ve yine aynı sonucu alıyorsunuz ya, o zaman belki de bırakmanız lazımdır. Onun benim azmim ve çabam ile bir alakası da olmayabilir. O işin öyle sonuçlanması biraz sanki benim hayrımadır çünkü daha büyük bir iş bekliyordur. Tıpkı Gönül Dağı’na gideceğimiz zaman gibi… Gönül Dağı ile anlaştık, son anda bir pürüz çıktı ve ben çok üzüldüm. Ama Gönül Dağı olsaydı ve devam etseydi eğer; ben ne 30 bölüm Mevlana Celaleddin-i Rumi’ye ne Yeşil Deniz Milenyum’a gidebilirdim. Ne de arada Kum Zambağı’nı ve Maske: Nezaketle Tebessüm’ü çekebilirdim. O zaman aslında şer gibi görünen şey hayırmış. O yüzden pes etmek bizim kitabımızda yok mu? Sağlığımız, nefesimiz izin verdiği sürece tabii ki yok ama yenilgiyi kabul etmemek anlamına da gelmemeli. İnsan bazen “Ah ya! Ben burada bir hata yaptım ya, neyse bu hata da benim en büyük dersim ve hazinem” diyebilmeli. Menajerimle, arkadaşlarımla, yapımcımla, oyuncu arkadaşlarımla olan ilişkilerimde her seferinde buna dikkat etmem gerekiyor. Bu da benim en büyük hazinem diyebilirim.

2023 yılı projeler açısından sizin için dolu dolu geçiyor. Yakın zamanda izleyeceğimiz yeni dijital ve vizyon projeleriniz de var. Peki yeni sezonda televizyonda görecek miyiz sizi?

Dijitalin rahatlığına biraz fazla alıştık biz. Ama hayırlı, güzel bir iş seveceğim bir rol olursa neden olmasın tabi.

Önceki Yazı

Tavşan deliği 

Sonraki Yazı

Müziğimle üretmek hayatımın merkezinde

Son Yazılar