Mimar önce insan sevmeli…

//
20 dakikada okunur

Türkiye’nin en önemli mimarlarından olan ve 2023 Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü alan Sinan Genim’le Litros Sanat için çocukluğunu, mimarlık hayatını ve İstanbul’u konuştuk. Ünlü mimar, “Mimar insan sevmelidir. İnsanın hayatını şenlendirecek yapılar yapmalıdır. Eğer insanlar bir yapının içinde mutlu oluyorsa bunun bir anlamı vardır.” diyor.

Dr. M. Sinan Genim, Türkiye’nin en önemli mimarlarından biri. Kendisi meslek hayatı boyunca hem sayısız yapı inşa etti hem de çok önemli restorasyon çalışmalarına imza attı. Akademideki çalışmaları, aldığı ödüller bir yana İstanbul ve şehir kültürü üzerine söyledikleri, yazdıkları da kültür dünyamız içinde önemli bir yer tuttu. Bu sene mimari alanında Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü alan Genim’le Litros Sanat için  buluşarak keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Ünlü mimara çocukluğunu, mesleğe nasıl yöneldiğini ve tabii İstanbul’u sorduk. Ona göre, “Mimar insan sevmelidir. İnsanın hayatını şenlendirecek yapılar yapmalıdır. Eğer insanlar bir yapının içinde mutlu oluyorsa bunun bir anlamı vardır.” Bu keyifli sohbete şimdi buyrun, siz de dahil olun…

Çocukluğunuza dair ilk hatırladıklarınız neler?

Ben Kuzguncuk’ta doğdum. Burada Museviler, Ermeniler, Beyaz Ruslar, Bulgarlar gibi farklı inanç ve ırktan insanlar vardı. Herkes kendi kültürünü sürdürürdü. Ben de böyle bir ortamda, hareketli bir çocukluk geçirdim. Bize kendi ailemiz dışında arkadaşlarımızın anne babası, sinagogun hahamı, kilisenin papazı, caminin imamı da göz kulak olurdu. Kuzguncuk İlkokulu’nda her milletten insanla beraber okuduk. Bu çok değerlidir. Çünkü kültürün gelişmesi için farklı insanların bir arada olması gerekir. Benim çocukluğumda Kuzguncuklular cuma, cumartesi ve pazar günü bayramlıklarıyla dolaşırdı. Herkes kendi dininin mübarek gününde özel ve temiz giyinmeye çalışırdı. Çünkü bir rekabet ortamı vardı. Bu ortam herkesin birbirine saygılı davranmasını sağlar, kendi kültürünü korumaya yönlendirirdi.

Haydarpaşa Lisesi’ne başladığımda Kuzguncuk’tan Üsküdar’a vapurla geçer, oradan tramvayla okula giderdim. Vapurda bir kişiyi dahi tıraşsız görmezdik. Vapur gişesindeki görevliye “günaydın” demeden geçilmezdi. Herkes kapısının önünü süpürür, dolayısıyla sokaklarda çöp problemi olmazdı. Yani mensubiyetimizi temsil ettiğimiz için herkes kendine dikkat ederdi. Çocuk yaşta öğrenilen bu tür bilgiler şuuraltı alışkanlıklar hâline gelir. Bunda ailenin de çok büyük etkisi var. Eğer dışarıda bu şekilde davranmazsan ailene söyleme ihtimalleri vardır. Üstelik bütün Kuzguncuk ailem gibiydi.

Bir çocuk yetiştirmek için bir köy gerekir, sözünde bahsedildiği gibi…

Bir muhit, bir çevre gerekiyor… Günümüzde apartmanda karşılıklı dairelerde oturan insanlar bile birbirini tanımıyor.

(Merve Akbaş ve Sinan Genim)

MİMAR OLMAM İÇİN DEDEM ADIMI “SİNAN” KOYMUŞ

Peki mimarlığa yatkınlığınız o günlerde belli miydi?

Dedem Kenan Mermer mimardır. Kendisi Akademi’den 1912 yılında mezun olmuş. Küçük kardeşi de aynı şekilde 1929’da mimar olarak mezun olmuş. Dedemin üç kızı olmuş ancak hiçbiri mimar olmak istememiş. Ben doğduğumda mimar olmam dileğiyle adımı “Sinan” koymuş.

Çocukluğunuzda mimariye yönelimizini ortaya çıkaracak şekilde resime ilginiz var mıydı?

Resimden ziyade gönye ve cetvelle uğraşırdım. Serbest elle de çalışırdım ama o çok ilgimi çekmezdi. Teyzemin eşi Nazmi Sevgen’in Anadolu Kaleleri isimli bir kitabı vardı. Bir kitap çalışması için Albert Gabriel’in kale planlarını kopya etmemi istemişti. Bu beni oldukça teşvik etti. Lise son sınıfta ise resim hocamız olan ünlü ressam Mehmet Pesen, tüm sınıfa ne okumak istediğini sormuştu. Arkadaşlarım hukuk, matematik, tıp, mühendislik gibi tercihlerde bulunacaklarını söylediler. Sıra bana gelince, “Senin söylemene gerek yok Sinan, sen mimar olmalısın” dedi. O zamanlar üniveriste sınavları toplu şekilde yapılmaz, her fakülte kendi sınavını yapardı. Arkadaşlarım da Ankara’ya Siyasal Bilgiler’in sınava girmeye gidecekti. Biraz da Ankara’yı görmek için onlarla gittim. Döndükten bir süre sonra sınavı kazandığımı öğrendim. Sınavı kazanan isimler gazeteden duyurulurdu ve bu önemli bir olaydı. En nihayetinde Mekteb-i Mülkiye’den bahsediyoruz… Kazandığım duyulunca ben kayıt yaptırmak istemediğimi söyledim. Ancak Haydarpaşa Lisesi’nin müdürü beni yanına çağırdı ve her sene okuldan en az birkaç öğrencinin Siyasal Bilgiler’e gittiğini, bu sene ise tek kazananın ben olduğumu, okula kayıt yaptırmam gerektiğini söyledi. Elbette hayır diyemedim, çünkü o dönemde biz böyle sözler karşısında “hayır” diyemezdik. Mecburen gidip kayıt oldum ve bir sene orada okudum.

HERKES OYUN OYNARKEN BEN KİTAP OKUDUM

Sizin gibi İstanbul’la derin bağları olan birinin Ankara’da uzun süre kalması mümkün olmadı sanıyorum.

Sadece bir sene kaldım. O bir sene boyunca da her cuma günü dersten hemen sonra otobüsle İstanbul’a dönerdim. Hafta sonunu Kuzguncuk’ta geçirdikten sonra yeniden Ankara’ya geri dönerdim. Aynı yıllarda Kuzguncuk’taki ağabeylerimiz Kuzguncuk Kültür Derneği’ni kurmuştu. Sonra biz de onun yönetim kurulunda görev aldık. Orada müthiş bir kitaplık oluşmuştu. Biz de orada okumalar yapıyorduk. Birlikte bazı kitapları okur, tartışırdık. Daha 17 yaşında Erasmus’un Deliliğe Methiye adlı kitabını okumuştuk. Daha sonraki yıllarda kendimize “okuduklarımızdan ne anladık, bizi hayata nasıl yönlendirdi?” diye sorduğumuzda, okuduklarımızdan çok da bir şey anlamadığımızın farkına vardık. Bunu anlamak bile çok değerlidir. Demek ki anlamak için başka şeyler de okumak gerekiyordu.

Ortaokuldaki Türkçe öğretmenimiz de bu okuma alışkanlığına etki etmiştir. Kendisi her hafta dersinde iki saat boyunca bize kitap okurdu. Türkçesi çok düzgündü, onu dinlemek çok keyifliydi. Böylece sınıfça Dede Korkut Masalları, Don Kişot, Robinson Crusoe gibi kitapları dinlemiş/ okumuş olduk. Yine ortaokul döneminde akrabamız olan İsmail Bey, emekli olup İstanbul’a yerleşmişti. Kendisi uzun yıllar Anadolu’da edebiyat hocalığı yapmış biriydi. Taşınma esnasında iki sandık dolusu kitabı bizim eve emanet ettiler. Bana da sandıkları karıştırmamam sıkı sıkı tembih edildi. Ama ben anahtarın nereye konulduğunu görmüştüm. İyi ki de gördüm! O sandıkta neler yoktu ki! Hâlâ zaman zaman okuduğum Jack London’ın Güneş Çocuğu, John Steinbeck’in Tatlı Perşembe’si, Sardalye Sokağı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın tüm klasikleri… Üstelik altları çizilmiş! Bütün yaz herkes oyun oynarken ben oturup kitap okurdum.

ÇOK DEĞERLİ HOCALARDAN EĞİTİM ALDIM

Peki Ankara’dan ayrılma kararını nasıl aldınız?

Ayrılmak istiyordum ama kaydımı sildirmek isteyince dekan beni yanına çağırdı. Çünkü o okuldan ayrılmak istemenin anlamlı bir nedeni olmalıydı. “Ne yapıyorsun sen?” diye sorunca aslında mimar olmak istediğimi ama lisenin zoruyla Ankara’ya geldiğimi söyledim. Ben derdimi anlatınca, “Bak delikanlı, bu işi hayatın boyunca yapacaksın. İnsan hayatı boyunca sevmediği bir iş yapamaz. Mutlu olamazsın. Böyle iki arada bir derede kalma, kararını kendin ver” dedi. Ben de İstanbul’a dönüp, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Yüksek Okulu’na girdim. Mimar olarak mezun olduğum o okulda, çok değerli hocalardan dersler aldım.

Bugün kendilerini unutamadığınız, üzerinizde büyük etkisi olan hocalarınız var mıydı?

Evet vardı. Mesela Muhittin Binan’ın bina bilgisi dersinde çok şey öğrendim. Aynı şekilde Abdullah Sarı’nın yapı bilgisi dersinden de… Mimarlık ve sanat tarihinde hocam zaten Doğan Kuban’dı. O dönemde de akademiye gelip-giden, daha sonra kendisine yardımcı olduğum Sedad Hakkı Eldem’in üzerimdeki etkisi önemlidir. Aynı şekilde Yılmaz Sanlı, Ertur Yener çok sevdiğim hocalarımdı. İsmet Aka ise taşıyıcı sistem bilgimi, statik kurgumu borçlu olduğum kişidir. Ruhi Kafesçioğlu malzeme hocasıydı ve çok iyi bir eğitim verdi. Pablo Picasso der ki, “Elbette ben de pek çok insan gibi ilham denen bir şeyin varlığına inanırım, ancak önemli olan çalışırken gelmesidir.”

Oturup, ilham gelmesi beklenmez. Şans da böyledir. Şansı kullanmasını bileceksin. Bir kere iyi bir eğitim aldık. Bunun yanında seçimlerimi de iyi yaptım.

İNSANLARI MUTLU EDECEK YAPILAR

Uzun bir dönem akademisyen olarak da görev yaptınız. O günlerden de bahseder misiniz?

Mimarlık eğitimini tamamladıktan sonra yüksek lisansımı DMMA Mimarlık Bölümü Rölöve-Restorasyon Ana Bilim Dalında yaptım. Mimarlık Yüksek Okulu’nda Behçet Ünsal’ın asistanı oldum. İstanbul Üniversitesi’nde ise 1974-1981 yılları arasında bulundum. Aynı koridorda arkeologlar, sanat tarihçileri, edebiyatçılarla beraber çalıştık. Nurhan Atasoy ve Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun asistanlığını yaparken Oktay Bey’le (Aslanapa) doktoramı çalışıyordum. Aynı dönemde sosyal bilimler üzerine çalışan çok değerli isimlerle karşılaştım, tanıştım. Elbette bir konuyu merak edip araştırınca çevrene de katkı sağlıyorsun. Bir meseleyi farklı açılardan yorumlayabiliyorsun. Bu nedenle Mazhar Bey de Oktay Bey de hatta ressam olan kayınpederim Nurullah Berk de “Sen burada ne görüyorsun?” diye çeşitli gravürler, resimler, çizimler gösterir, üstüne sohbet açarlardı. Ben de kendimce bunu anlatırdım.

1980’de YÖK akademisyenlerin serbest bürolarını kapatmasını istedi. Ama Sedad Bey, bir grup asistan olarak bizi toplayıp, büroları kapatmamamızı tavsiye etti. “Önce yapın ki yaptıklarınızı öğretebilin”, dedi. Sadece tek yönde devam eden arkadaşlar oldu. Ancak biz büro faliyetlerine devam ederek çok değişik insanlarla, yapılarla tanışma fırsatı bulduk. Örneğin ben hem otomotiv fabrikası yaptım hem de Dolmabahçe, Topkapı Sarayı gibi yapılarda restorasyon çalışmaları yaptım. Altını çizmem gerekir ki modern mimariyi bilmeden restorasyon yapılmaz. Modern mimariden kastım, mahalle arasında apartman yapmak değil. Yani önce malzemeyi öğrenmek, malzemenin nasıl bir netice vereceğini bilmek gerekir. Restorasyon bir yapıya hayat vermek demek, basit bir şey değil. Onun içine çağdaş hayat girmiyorsa o yapı ölü bir bina olur. Bu nedenle mimar insan sevmelidir. İnsanın hayatını şenlendirecek yapılar yapmalıdır. Eğer insanlar bir yapının içinde mutlu oluyorsa bunun bir anlamı vardır. Le Corbusier de “Sen taşla toprakla bir şeyler yaparsın o bir yapıdır. Ama birden bir şey yüreğime dokunur, ah ne güzel derim. İşte o mimaridir.” diyerek buna vurgu yapar.

İstanbul’da mimarlık eğitimi almak çok değerli

Yaklaşık 55 yıldır mimar olarak bu şehirde, İstanbul’da çalışmalarınızı sürdürüyorsunuz. Bu kent bir mimara neler katıyor?

İstanbul’da mimarlık eğitimi almak çok değerlidir. Çünkü burada hem erken döneme ait Grek, Roma, Prehistoria hem de Müslüman Türk izleri görürüz. Burada kozmopolit bir yapı vardır. Roma mesela sadece Roma’dır. Paris de öyle. Oralar da tek bir kültürün izini görürüz. Zaten bugün dünyada tam olarak bunun sıkıntısını yaşıyoruz. Biz daha farklı bakma imkânına sahibiz. Çünkü bir arada yaşamayı binlerce yıldır sürdürmüş bir coğrafyanın toplumuyuz. Farklı din, inanış ve ırklardan insanlar buradaydı ve birlikte yaşamayı öğrendiler. Bugün Yahudiler’in Gazze’de yaptıklarının altında benzer bir sorun vardır: Birlikte yaşamayı bilmemek! Çünkü Yahudileri Avrupa gettolara hapsetmişti. Bu nedenle başkalarına tahammülleri yoktur. Hepimizin insan olduğunun ne yazık ki farkında değiller. 

 

Önceki Yazı

Geleneksel sanatlara veda mı ediyoruz? 

Sonraki Yazı

Winterglimmer Art Sergisi: Bir Kış Sergisi

Son Yazılar

Bir ailenin duygusal otopsisi

2023 yılının en çok konuşulan filmlerinden olan ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye layık görülen Justine