Mimarinin vadettikleri “Like Father Like Son”

10 dakikada okunur

Hirokazu Koreeda’nın “Like Father Like Son” filmi insanın her şeye yetebildiğine duyulan inanç ve bu inancın dönüştürdüğü narsist kişiler ve insanın tüm ihtiyaçlarını karşılayan mimari yapılar, değişen yaşamlar üzerine kurulmuş bir film. Çok katmanlı bir okumayı hak eden “Like Father Like Son” narsizm, neoliberal kapitalizm, modernizm, otoriter baba, modern ve geleneksel yaşam arasına sıkışmış kadın, emek, soy, sevgi gibi birçok kavrama değiniyor. Filmi izlerken dikkat çeken önemli ayrıntılar, Koreeda’nın sık sık rezidans dairenin balkonundan kadrajına aldığı şehir, banliyö evler, banliyö evler arasından göğe yükselen; repliklerle dikkat çeken gökdelenler ve mimari/yaşam arasındaki ilişki.

Film rezidansta ikame eden, başarılı, kariyer müptelası, narsist, otoriter, tek çocuklu bir baba olan Riyota ile banliyö evde yaşayan, alt katında nalbur dükkanı olan eviyle işi iç içe, neşeli, becerikli, demokratik, özgür ruhlu ve çok çocuklu bir baba olan Saiki ve onların oğulları üzerine kurulu. Birbirine pek de benzemeyen iki aile, çocukları altı yaşına geldiğinde trajik bir olayla sarsılıyor. Mutsuz bir hemşire hastanedeki en ideal ve mutlu çift olan zengin Riyota ve ailesi üzerinden yaşamdan intikamını alıyor. Hemşire, Riyota ve Saiki’nin oğullarını karıştırıyor. “Like Father Like Son” bir yandan altı yıl sonra açığa çıkan bu karışıklığa ailelerin verdiği tepkiler üzerinden ilerlerken bir yandan Riyota’nın geçmişi, üvey annesi, babası, terk ettiği annesi, daha net ifadeyle kendi babalığı üzerinden varlığını sorgulayışıyla akıyor. Film, banliyö bir evde büyümüş, kumarbaz, bencil ve alkolik olan babası yüzünden annesinin terk ettiği, başarılı bir mimar olan Riyota’nın modern yaşamını seyirciye sunarken rezidans dairesinden her şeye yukarıdan bakan bu adamın, çocuğu, ailesi, etrafı ve kendiyle göz hizasına gelişiyle nihayete eriyor. İki ayrı mimari temsil üzerinden ilerleyen “Like Father Like Son”, seyirciyi de aynı göz hizasına çekmeyi başarıyor. Bu başarıyı Koreeda’nın sade/açık sinema dili ve yer yer karşımıza çıkan parçalı hikâyenin getirdiği söylenebilir. Bu parçalı hikâye mimari yapılara, mimari ile insan, tabiat ile insan arasında kurulan ilişkiye zaman zaman dokunuyor.

  Yönetmen rezidans ve müstakil evin, sakinlerine sunduğu imkanlar ya da imkansızlıkları, çizdiği ya da sildiği sınırları sık sık karşımıza çıkıyor. Yapı ile insan ruhu arasındaki ilişkiye Koreeda, filmin iki yerinde geçen repliklerle temas ediyor. Büyükannenin damadı Riyota ve kızının yaşadığı rezidans daire için “Burası otel gibi. Kendimi hiç rahat hissetmiyorum.” demesi ve trajik hikâyenin diğer tarafındaki çocuk olan Riusi’nin büyükanneyi destekleyen “Burası otele benziyor.” sözü taşrada ya da banliyö evde yaşayanların rezidans yapıyla kuramadığı aidiyet duygusunu ifşa ediyor. Özgür olduğu kadar köklerine, ailesine ve tabiata bağlı bireyler için rezidans daire “Yolcu ve turistlere geceleme, konaklama imkânı sağlamak amacıyla kurulmuş işletme,” anlamına gelen otellerin yarattığı gibi gelir-geçerlik ve ait olmama hissi uyandırıyor. Kültür, tarih, gelenek gibi unsurlardan kopuk rezidanslar Prof. Dr. Celal Abdi Güzer’in ifade ettiği yersizlik, kavramını ortaya çıkıyor. 

Ekonomik sistemlerin, değişimlerin gereği gibi sunulan bu mimari anlayış vadettiği çekici konforuyla dünyanın her yerinde özellikle de doğunun kadim şehirlerinde eskiyi gölgeleyerek ya da yok ederek hızla yükseliyor. Yatay mimarinin yerini alan bu yapılar değişen yaşamın sembolü. Ve bu sembolü yönetmen filmde başarıyla kullanıyor.

2.Dünya Savaşı sonrasında hızlanan endüstrileşme, insan için ideal olan yaşam biçimi ve onun gereği konutları benimseyerek kapitalizmin şimdilerdeyse neolibarel kapitalizmin beklentilerini bu yapılarla giderdi. Birey merkezli, bireyin ihtiyaçlarını ön planda tutan rezidanslar, ekonomiye dayalı bir hiyerarşiyi iskan üzerinden de görünür kıldı. Şehirdeki eski ve az katlı/yatay yapılara tepeden bakan dikey bir mimari olarak gökyüzüne uzanan gökdelenler, içinde oturanların sosyal statüsünün altını çizdi. Yüksek katlardan bakınca etrafındaki her şeyi küçücük gören sakinler, yapılardaki yaşam tarzıyla arasına tıpkı “Like Father Like Son”daki gibi mesafe koydu.

Riyota, aklı ve ruhunu rezidansların vadettiği o seçkinlik duygusuyla herkesten üstün görüyor. Bu da onu tıpkı rezidanslar gibi etrafını saran ailesine, kişilere, geleneğe, dine hem yakın hem dokunulmayacak kadar uzak kılıyor. Riyota oturduğu yapının “her şeye yetebilme, her imkanı verebilme” iddiasını ya kendi üzerinde taşımakta ya da bu iddiayı taşıdığı için bu yapıda yaşamakta. Nitekim o çok zengin ve kariyer sahibi patronunun verdiği “İki çocuğa da bakabilirsin, nasıl olsa imkanın var.” tavsiyesi; karşı taraftaki ailenin duygularını, emeklerini, sevgilerini yok sayan üstenci bir tavırdır. Ne taşrada büyümüş karısı Midori ne banliyö evde yaşayan diğer aile onun verebileceği imkanları verebilir oğluna. Onların ne söz söyleme ne velayeti alma hakları vardır. Nitekim iki çocuğun velayetini de avukatı sayesinde almayı başarsa da Riyota, büyüttüğü oğlu Keita, öz oğlu olan Riusi, her şeye yetebileceğini düşünen onun yerine, geleneğe ve insana bağlı, her şeye yetemeyeceğini bilen sevgi dolu, özgür ruhlu Midora’yı tercih ediyor.

Yönetmen iki yapı üzerinden karakterlerin olaylara, aileye, çocuklara, kadına, statüye, inançlara bakış açılarına da mercek tutuyor. Ne kadar batılı olmaya, babası gibi olmamaya çalışsa da Riyota’nın geleneğinden ve geçmişinden kopmayı başaramamış bir koca olduğunu ince detaylarla gösteriyor bize. Köklerini, geçmişini bu trajik karışıklığa kadar gizlemeye başaran karakterin babalığını sorgulamaya başlamasıyla devam eden iç yolculuğu bize insanın aciz bir varlık olduğunu hatırlatma noktasında umut veriyor. Aile filmlerinin yönetmeni olarak bilinen Koreeda diğer filmlerindeki gibi çocukların görünmeyen dünyalarını bize sunmayı da ihmal etmiyor. “Like Father Like Son” yönetmenin birçok filmi gibi tekrar izlenmeyi ve konuşulmayı fazlasıyla hak ediyor.

 

Önceki Yazı

Oyunculuğu basamak olarak kullanıyorlar

Sonraki Yazı

Cennet’in cehennemi

Son Yazılar

Onun mirası tebessümü ve dostluğuydu

Şehit Mustafa Cambaz anlatılırken tebessümünden, kediseverliğinden, fotoğrafçılığından ve mücadelesinden bahsediliyor. Onun mücadelesi doğduğu andan başlıyor 15

Yazının nabzı vardır

Yazar Zeki Bulduk: “Yazı, yaşamaktan daha sahici geliyor bana. Yazıyı pek değiştiremeyiz ama anıları bile farklı