Minyatür, zamanını aksettirir

///
16 dakikada okunur

Minyatür Sanatçısı Cihangir Aşurov: “Sanatçının dönemi içerisinde yaptığı minyatürler dönemini aksettirir. Günümüzdeki yaptığı çalışmalarda günümüzü aksettirir. Ama şu anda yaptığımız her minyatürde günümüzü yansıtmıyor. Geçmiş zamanlardaki kişileri ve olayları anlatıyor. 16. yüzyıl ile 17. yüzyıldaki çalışmalara baktığımızda ciddi farklar görüyoruz. Çünkü hocalar talebe yetiştirme geleneğini devam ettirememiş. Değişimler illa ki olacak ama adım adım olur. Bir anda topyekün bir değişim söz konusu olamaz”diyor.

Sanat çağlar arasında akışkan bir kutsal ruh gibidir. Bu kutsal ruh zaman içinde aktıkça kervanına yeni ruhlarla beraber renkler, yenilik ve dönüşüm katar. Toplumların dönüşümü icra edilen sanatların da zamana ve insana dokunuşunu etkiler. Sanat insanın insana dokunması ya da insanın kendisini var etmesi için bir araçtır. Diğer bir taraftan bakıldığında insanlar göçerler bu dünyadan ama sanat kalır. Çünkü sanat devam edebilmek için kendine her daim yeni sanatçılar yani elçiler bulur. Bu elçiler yaptıkları işe kendi zamanının ruhundan üfledikçe aydınlığa ve estetiğe bir meşale de kendilerinin nazarlarında yakmış olurlar. Estetiğin ve toplumsal hayatın bir yansıması olan minyatür ise yaşayan görsel olguların bir aynada aksetmesidir. Nakkaşın kaleminden zemine süzülür. Minyatür, bir zeminde akseden bir dönemin sureti olduğu kadar bir sanatçının asırlar sonrasına bıraktığı bir imzadır. O imzalar her daim kendi canlılığını korur. Sanatlar üzerine bu kadar düşünmüş iken bizatihi de gelenekli sanatlardan minyatür dikkatimizi çekti. Son zamanlarda artan minyatür sergileri de bu dikkat çekmede etkili oldu. Aynı zamanda gelenekli sanatların resmi kurumlarca örfi ve milli konularda imza olarak kullanılması da bizi bu alana yöneltti. Geçtiğimiz sayılarda da minyatürün kendi geleneği içerisindeki durumunu, dijital dünyadaki varlığını ele aldığımız bir dosya haber hazırladık. Bugün ise bu konuyu daha spesifik bir noktadan Özbek minyatür sanatçısı Cihangir Aşurov ile konuştuğumuz röportajımızla sizlerleyiz.

Sizin için minyatür ne ifade ediyor ve minyatür çalışırken ilham kaynağınız nedir?

Yaptığım iş sebebiyle hayatımla minyatür iç içe geçti. Her şey benim için minyatür gibi.  Minyatür bende bağlılık mı yoksa bağımlılık mı yaptı bilemiyorum. Yaşam biçimim minyatürle iç içe geçtiği için minyatür artık her şeyim olmuş durumda. Önceden divan gazelleri ve şiirler bana ilham verirdi. Hatta o şiirlerle minyatürün bağlantısını uzun süre çözmeye çalışırdım. Mesela tasavvufi kavramlar, öyküler ve cümleler bana zaman zaman ilham verirdi.

(Cihangir Aşurov ve Rukiye Kürek)

Şu sıralar minyatür üzerine ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?

Minyatür ile şahsi uğraşımın yanı sıra Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde minyatür derslerine giriyorum. Bu üniversitenin İslam Sanatları Uygulamalar Merkezinin atölyelerinden biri olan Nakkaşhane’de de asistan öğrencilerimizle beraber çalışıyoruz. Son zamanlarda yaptığımız işler ise İslam Sanatları Uygulama Merkezinin projeleri ağırlıklı oluyor. Çalışmalarımıza örnek verecek olursak; geçen sene Esenler Belediyesinin  projesi olan “Hoca Ahmet Yesevi’nin Fakr-namesi” vardı, bu sene ise Edirne’deki Mimar Sinan Müzesi için tablo kompozisyonları üzerine çalışıyoruz.

Türkiye’deki hayatım sergilerle başladı

Türkiye’de minyatür üzerine çalışmalarınız ne zaman başladı?

Türkiye’deki minyatür hayatım sergilerle başladı. İlk sergim 2009’da Yıldız Sarayı’nda oldu. Ondan sonra ikinci kişisel sergim ise İstanbul Ticaret Odası sponsorluğunda 2013’te Yeni Camii Hünkar mahfilinde oldu. Mesela Marmara Üniversitesi Rektörlüğünde ve Ankara Etnografya Müzesi için de çalışmalarım oldu. Bu sergiler olurken bir yandanda ekibimizle Dede Korkut’un hikâyeleri için yapılacak çini bir anıt duvar üzerine yapılacak minyatürlerin kompozisyonuna yönelik çalıştık. Dede Korkut ile ilgili günümüze kadar pek çalışma olmamış ya da bilinmemiş sanırım. Bizde Dede Korkut’un on iki hikayesi üzerine tamamen olayları anlatan minyatürleri yüz metrekare bir alan üzerine çalıştık. Bir de daha önce bahsettiğim Esenler Belediyesi ve Edirne’de yaptığımız çalışmalar oldu. Ayrıca Zeytinburnu Belediyesinin de “Seyitnizam” senesi için ve “Merkez Efendi” üzerine projeleri için de birkaç çalışma yaptım. Ayrıca ABD’de Diyanet Center açılışında da kişisel bir sergim yer aldı. Şu anda da Nakkaşhane bünyesinde devam ettiğimiz çalışmalarımız var. 

Teknik farklılıklar var ama ana hatlar aynı

Kendi kültürünüzdeki minyatür sanatıyla Türk-İslam kültürüyle bütünleşmiş minyatür sanatı arasında teknik ve geleneksel açıdan ne tür farklar görüyorsunuz? 

Ben Özbekistanlıyım. Bizler de Türk İslam medeniyeti ve geleneği içerisinde yetişmiş insanlarız. Yani Aslımız Türk ve biz de bu sanatın kökenlerinde ne öğretilmiş ise onları yaparak yetiştik.  Bir coğrafyanın yani bölgenin yaşam tarzına göre ekoller oluşur. Minyatür bir görsel sanatlar olduğu için coğrafyanın fiziki yapısından, halkın giyim gibi görselliği gözler önüne sunan özelliklerinden ve bölgenin mimarisinden etkilenir. Bunlar dışında farklı bir etken yok. Mesela uzun yıllar ayakta kalmış olan köklü bir yapıya sahip olan Osmanlı’nın imparatorluk görüntüsü kıyafetlerine ve mimarisine yansıdığı kadar sanatına da yansımıştır. Bizim coğrafyalarda ise Timurlar, Özbekler uzun yıllar devlet kurmuşlar ve onlara göre bir giyim tarzı, mimari oluşturmuş. Kısacası sanattan ziyade mimari ve giyim gibi unsurlarda teknik manada farklılıklar var. Ana hatlar sanatta olduğu gibi aynı.

Minyatür bir şiir tasviridir

Bir röportajınızda “Minyatür realist bir sanat değil soyut bir sanat” ifadesini kullanıyorsunuz bunu biraz açar mısınız?

Sanatlarımızda özellikle de gelenekli sanatlarımızda İslami bir bakış açısı ve dokunuş vardır. Bu bakış açısıyla sanat icra edildiğinde ortaya çeşitli şeyler çıkmış. Mesela divan edebiyatı şairlerinin yazdığı şiirler de bu bakış açısına girer. O şiirler realistlikten ziyade daha soyuttur. Bu bakış açısı nasıl ki şiiri bu denli etkiliyor ise sanatı da etkiliyor. Şiir yazılı ve yeri geldiğinde sözlü bir sanattır. Ben de minyatürü şiirin bir tasviri gibi görüyorum. Ama günümüzdeki sanatın tasvir ettiği şeyler daha somut, materyalist şeyler haline geldi. Günümüzdeki tarihsel açıdan yapılmış minyatürler dışındaki minyatür çalışmaları içerisinde yoğun bir şekilde metaforik unsurlar barındırıyor. Şimdiki sanatçılarda genellikle metaforik tekniklerle yetişiyorlar.

Çağımızın minyatürcüleri minyatür sanatına nasıl bir yenilik ve bakış açısı kattılar?

Asırlar içerisinde pek çok sanatçı geldi geçti. Kimin sadece adı kaldı kimi ise adıyla beraber eserleri de kaldı. Ama hepsi bu sanat dünyasına bir renk katıp geçtiler. Biz de kaygı duymadan kendi rengimizi sanatımızla tarihe işlemeye devam etmeliyiz.

Minyatür hayata ve moderniteye kendi alanı içerisinde ne kadar alan açtı?

Sanat genel tanımıyla minyatürü ise özel olarak ele alırsak gündelik hayat içerisine girdiklerini söyleyebilirim. Çantalar başta olmak üzere eşyaların üzerine işlenerek ya da baskı teknikleriyle minyatür olsun diğer sanatlar olsun icra ediliyor. Bu şekilde moda olan eşyalar üzerine sanatlar da kendilerine alanlar buluyor. Yeni alanların da açılacağı görünüyor.

Dijital dünyanın sanata yansıması

Geleneksel sanat olan minyatür dijitalleşince sanata nasıl bir renk kattı?

Dijital dünyayı pek takip etmiyorum. Geçenlerde gördüğüm hareketlendirilmiş minyatürlerden oluşan bir çizgi film, minyatüre bir canlılık kazandırmıştı. Bu da farklı bir renk ve dijital dünyanın hareketliliğin sanata yansıması  diyebiliriz. Mesela yurt dışında eskiden yapılmış minyatürler hareketlendirip içerisine de müzik katılıyor. Sanatların çağımızda yaşadığı bu dijitalliğin daha da bir dijitalleşme geçireceğini düşünüyorum.  

Minyatür sizce bir döneme ve kurallar çerçevesine sığdırılarak bir döneme ait olarak değerlendirilebilir mi?

Sanatçının dönemi içerisinde yaptığı minyatürler dönemini aksettirir. Günümüzdeki yaptığı çalışmalarda günümüzü aksettirir. Ama şu anda yaptığımız her minyatürde günümüzü yansıtmıyor. Geçmiş zamanlardaki kişileri ve olayları anlatıyor. 16. yüzyıl ile 17. yüzyıldaki çalışmalara baktığımızda ciddi farklar görüyoruz. Çünkü hocalar talebe yetiştirme geleneğini devam ettirememiş. Değişimler illa ki olacak ama adım adım olur. Bir anda topyekun bir değişim söz konusu olamaz. 18. yüzyılda ise minyatürde kopukluk sadece bir bölgeye atfedilemez. Dünyada bir kopukluk, irtibatsızlık meydana gelmiştir. Sonradan 20. yüzyılda minyatürle Süheyl Ünver Hoca sayesinde bir bağlantı yakalanmıştır. Eğer kopukluk olmasaydı değişiklik fark edilebilir ve takibi de yapılabilirdi. Kendi çalışmalarım için konuşacak olursam; minyatür çalışmalarım Orta Asya’dan kalmadır adeta. 

Minyatür, tarihin günümüzde yaşayan bir hali mi yoksa günümüzün geçmişe bir aktarılma biçimi mi?

Her iki durumda mevcuttur. Bu iki durumu günümüzde  devam ettirebilmek sanatçılar için çok daha kolaydır. Sadece sanatçılar üretmeye ve keşfetmeye devam etsinler. 

 

Önceki Yazı

İki ayrı çağ Tarâpzâde’de buluştu

Sonraki Yazı

SAİT FAİK ÖYKÜLERİ

Son Yazılar

Bir değirmendir bu dünya

Muhtârî’nin “Men be-pây-ı hod in hatâ kerdem/Tâ be-destâ renc gestem âsiyâb” (Ben kendi attığım yanlış adım