Muaz, umutları yeniden yeşertecek

24 dakikada okunur

“Mutlu biten bir göç hikayesi olur mu?” Muaz kitabını geçtiğimiz günlerde okucuyla buluşturan Burcu Kapu, mülteci bir çocuğun mutlu biten hikayesini anlatıyor. Litros Sanat’ın bu sayıdaki konuğu Kapu, “Göçün kendi mutlu bir olgu değil. Muaz iyi biten bir hikâye. Ama biz Muaz’ın sadece bir yılını yazdık. İleride nasıl biri olacak bilemiyorum. Bu çocuklar hayal dahi edemeyeceğiniz şeyler yaşadı. Ve bunların önümüzdeki dönemde onun hayatına nasıl yansıyacağını bilmiyoruz. Ben kendi adıma onların daha fazla mutlu an’ı olsun diye uğraşıyorum.” şeklinde konuşuyor.

Bugünlerde dünya çocuklara hiç adil davranmıyor. Her yanımız savaş ve yitip giden çocukluklar… Yıllardır süren Suriye iç savaşında birçok dram yaşandı. Şimdi de aynı dramı Ukrayna’da görüyoruz. Savaşın nerede olduğunun ne önemi var ki… Masumlar ölüyor, çocuklar ölüyor, birçok çocuk annesiz babasız kalıyor. Kimileri o savaştan kaçmayı başarıyor. Yurtlarını, evlerini, ailelerini arkalarında bırakarak hayatlarını kurtarmak adına göç ediyorlar. Mülteci oluyorlar. Bu bir kurtuluş mu yoksa kötü günlerin başlangıcı mı? Bunu bilmiyorlar. Hatta çocuklar, bebekler ne olduğunun farkında bile değiller. Savaşın, göçün onlarda bir karşılığı var mı? Ümitlerin tükendiği yerde yeniden başlar mıydı hikaye?
“Muaz” kitabını İnkılâp Kitabevi etiketiyle okuyucularla buluşturan Burcu Kapu, Suriye iç savaşını yaşayan çocukların yaşadıklarını gözler önüne seren bir hikâye ile karşımıza çıkıyor. İnsanın yarattığı en büyük felaket olan savaşın ve tek bir sırt çantasıyla yola koyulmak zorunda kalanların romanı “Muaz”, ülkesindeki savaştan kaçarak yeni bir memlekete yerleşen mültecilerin; anılarından uzakta, kurdukları hayalleri çoktan yıkılmış ve gittikleri yerlerde dışlanmanın ağırlığı altında ezilmelerini konu alıyor. Sadece insani duyguların hissedildiği romanda; din, dil, ırk ayrımı bir kenara bırakılırken, içindeki yaraları iyileştirmeye çalışan insanların ve insanlığın mücadelesi etkileyici bir dille kaleme alınıyor. Kapu, aslında hepimizin ucundan kıyısından tanık olduğu yaşamları tam da merkezinden, on dört yaşındaki Muaz’ın gözünden anlatıyor. Muaz, tüm ümitlerin tükendiği yerde gayret, iyi niyet ve emekle kendine ufacık bir çatlak bulup yeşerecek o tohumların habercisi…

Aylan ve Ümran bebekten sonra harekete geçtim
Muaz kitabı ortaya çıkmadan önce sizin mültecilerle ilgili yaptığınız bazı çalışmalar var. Ne zamandır onlarla birliktesiniz? Neler yaşadınız?
Kitabı yazmaya karar verip içselleştirmem 2016 yılına dayanıyor. Birleşmiş Milletler, UNICEF, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ve Kızılay gibi kuruluşlarla mülteci çocuklarla ilgili projeler yapmaya başladım, o tarihte. İlk defa o zaman Türkiye’de yaşayan Suriyeli mültecilerle tanıştım ve bir araya geldim. Bu kararı vermem de ise ekranlarda gördüğümüz Aylan bebeğin ve Ümran Dakneş’in görüntüleri etkili oldu. Aylan bebeğin o görüntüsünden sonra herkes gibi ben de kendimi kötü hissettim. Özellikle savaşın ilk yılları çok kötüydü. Türkiye’ye geliyorlardı ama asıl amaçları Avrupa’ya gitmekti. İlk 2-3 senedeki göç dalgasında gelenler hakikaten savaş mağduruydu. Ve ülkelerinden kaçıp Avrupa’ya geçmek isterken insan kaçakçılığı sırasında botlar devrildi, insanlar öldü. Bizim hafızamızda Aylan bebek kaldı ama daha fazlası vardı. Bulgaristan’da tren istasyonlarında yaşanan dram, Macaristan’da, Yunanistan sınırında olanlar… Aylan bebekten sonra Ümran Dakneş’in o her yeri simsiyah enkazdan çıkmış toz içinde, öylece baktığı o görüntü yine beni derinden etkilemişti. Ağlamıyordu, yaşadığına anlam veremiyordu. Zaten savaşa doğmuş bir çocuktu. Başka bir dünya bilmiyordu ki. Ve artık birşeyler yapmalıyım diye düşünürken Kızılay, Birleşmiş Milletler gibi kuruluşların gönüllü çağrılarını gördüm. Özellikle de çocuklarla ilgili projeler yapmak istedim. Daha sonra Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ile projeler geliştirdik. Spor medyasında çalıştığım için de bu alanda neler yapabilirim diye düşündüm. Şunu farkettim ki topun evrensel bir dili var. Çocuklara top verdiğiniz anda yüzleri gülüyor ve top üzerinden onlarla iletişim kurabiliyorsunuz. Çocukların yaşadıkları bu savaş travmasından kurtulmaları gerekiyor. Oyun bunun en etkili yöntemi. Bende spor projeleri yaptım. Bazı büyük kulüpler ile bu çocukları bir araya getirdim. Bazılarını maçlara götürdük. Pandemi dönemine kadar bu şekilde çalışmalar devam etti. Şimdi yeniden bu konuda bir şeyler yapmaya hevesli uygun partnerler ile projeler geliştirmeye devam edeceğim.
Nasıl bir noktadan sonra ben bu çocuklarla ilgili yazmalıyım diye düşündünüz?
Çocuklarla vakit geçirmeye başlayınca yazmam gerekiyor gibi hissettim. Duygusal olarak o kadar yoğun anlar yaşadım ki… İzmir’deki bir proje için üç ay boyunca haftada 2 kere oraya gidip geliyordum. Orada Altınordu Futbol Takımı ile birlikte bir proje yaptık. O süreçte çocuklarla vakit geçirmeye başladığınızda söyledikleri, yaşadıkları şeylerden gözünüz doluyor. Araba fren yaptığında, uçak geçtiğinde, ani her seste veya biraz yüksek sesle konuşan biri olduğunda korkuyorlar. Bunlar beni çok etkiledi. Ve yazmak istedim, iki yıla yakın bir sürede de ortaya Muaz çıktı.
Suriye tarafına gittiniz mi peki?
Ben hiç sınır ötesine geçmedim. Ama o coğrafyayı öğrenmek adına birçok röportaj yaptım.
Çocuklarla iletişim aracım top oldu
Kitapta adı geçen çocuklar gerçek… Yani burada gerçek, yaşanmış bir hikâye kaleme aldınız.
Muaz tanıştığım çocuklardan biri. Onun gibi birçok çocuk var. Kitapta kurguda var elbette. Mesela Gazel Muaz’ın kitapta kardeşi. Ama gerçek hayatta bunlar kardeş değil. Yazarken isimleri zaman zaman değiştirdim. O çocukları korumak adına bu şekilde yazdım. Bu aslında mülteci çocukların hepsinin hikayesi. Gazel’in gerçekten de bir kardeşi var ve savaşta ölüyor. Hepsinin hikayesi aynı aslında. Hatta daha kötüleri bile var. İnsanlar acaba “abartmış” diye düşünür mü diye editörümle konuştuk. Yazılanlar hikâyenin inandırıcılığını kaybettirir mi diye aklıma geldi. O kadar çok şey yaşıyorlar ki bu kadarı da olmaz diyorsun. Kitabı okuyan empati kursun istedim. Bunun için hikâyenin gerçek olması lazımdı. Okuyucu akıllarına o kıyıya vuran Aylan bebeği getirsin. Yani şunu söylemek istiyorum ki yazdıklarımdan daha da kötülerini yaşadı bu çocuklar. Burada anlatılanlarda eksik var fazla yoktur.
O halde bize biraz içeriğinden bahseder misiniz?
Muaz Halep’te yaşayan orta halli bir ailenin çocuğu. Savaş, işsizlik ile birlikte ekonomik durumları bozuluyor. Okulu bombalanıyor. Sonunda onların köyüne kadar savaş sıçrıyor. Büyük bir dram var. Muaz’ın ailesi de bir karar alıyor ve alabilecekleri eşyaları bohça yaparak yola çıkıyorlar. Yanlarında turşu bidonları bile var. Sınır muhabiri bir arkadaşım uzun bir yol yürüyerek Türkiye tarafına geçen bazı ailelerin fotoğraflarını göstermişti. Yanlarına ne alacaklarını bilemeden gelmişler. Gerçekten bidonla turşu getiren de vardı. Muaz ve ailesi de yürüyerek yol alıyorlar bir süre. Sonra insan kaçakçılarına denk geliyorlar, orada paraları da gidiyor. Daha sonra zorlu bir yolculuğun ardından Türkiye’ye geliyorlar. Önce kampa yerleşiyorlar. Daha sonra bir tanıdıkları vasıtasıyla İstanbul’a geliyorlar. Babası ayakkabı atölyesinde çalışmaya başlıyor. Muaz okula gidiyor. Tabii sonra yeni bir problem başlıyor, kabul edilme aşamaları. Ve Muaz’ın hayatı futbol ile değişiyor.
Futbol üzerinden bir kurgu var. Siz onlarla yaptığınız projelerden de yola çıkarak hikâyeyi bu şekilde mi kurguladınız?
Onlarla top aracılığıyla iletişim kurduğum için kitabı da bu şekilde kurguladım. Zaten çocuklarla tanıştığımdan beri iletişim aracım futbol oldu. Çok konuşkan değiller. İletişim kurmak zor oluyordu. Hassas olmanız gerekiyor. En ufacık şeyde ağlayan, bayılan oluyordu. Ağlama krizlerine giriyorlardı. Ben hep top üzerinden projeler yaptım. Aynı dili konuşmasakta bu şekilde anlaştık. Kitapta da bunu anlattım. Bir de bildiğim yer spor olunca bu şekilde hikâyeyi daha doğru anlatırım diye düşündüm. Gördüğümü, yaşadığımı yazdım. Burada adı geçen çocuklar o projelerde gördüklerim.
Biten bir hikâye yok, sadece bir yolculuk
Kitap bölümlerden oluşuyor. Yazmakta en zorlandığınız kısım hangisiydi?
Kardeşinin öldüğü yeri yazarken çok zorlandım. Hikâye gerçekliğinden kopsun istemedim. Ölüm fikri çocuklarda nasıl? Aileden biri öldüğünde ne hissediyorlar? Bunu anlamak adına bazı okumalar yaptım. Çünkü çocuğa sorduğunda bunu tarif edemiyor. Ölümü anlatacak bir dünyaları yok. O cümleleri yazarken bu nedenle çok zorlandım.
Kitapta nasıl bitiyor?
Burada biten bir hikâye yok aslında. Bu kitap bir yolculuk. Bir çocuğun gözünden göç hikayesi. Burada Muaz’ın sadece hayatının bir yılı var. Belki kitabın bir devamı olabilir. Kitabı Muaz’ın ailesine ve kendisine gönderdim. 3-5 yıl sonra belki de bambaşka biri olacak Muaz. O zaman farklı bir hikâye daha anlatacağım. Zaman gösterecek. Projeler bitse bile ya da başka çalışmalar olsa da onlarla bağımı koparmıyorum. Hala görüşüyoruz.
Mutlu biten bir göç hikayesi diyebilir miyiz?
BM saha organizasyonu ekibinde çalışan Suriyeli bir arkadaşım var. O da 16-17 yaşında göç ile Türkiye’ye gelmiş daha sonra onlara yardım etmek adına kamplarda gönüllü çalışmaya başlamış. 24 yaşında şu an. Şöyle bir lafı oldu “Mutlu biten bir göç hikayesi olmaz”… Göçün kendi mutlu bir olgu değil. Hakikaten öyle. Muaz iyi biten bir hikâye. Ama biz Muaz’ın sadece bir yılını yazdık. O şu an 14 yaşında. 25 yaşına geldiğinde nasıl biri olacak bilemiyorum. En mutlu ailede büyüyen bir çocuğun hayatında bile bazı olumsuz izler olabiliyor. Ki bu çocuklar hayal dahi edemeyeceğiniz şeyler yaşadı. Ve bunların önümüzdeki dönemde onların hayatına nasıl yansıyacağını bilmiyoruz. Bu hikâye mutlu bitiyor gibi görünüyor ama bu sadece bir kesit. Ben kendi adıma onların daha fazla mutlu anı olsun diye uğraşıyorum.
Kitabın kapağı da çok güzel olmuş.
Kapağı Gilas Coşkun tasarladı. Kitabı okudu ve bu tasarımı ortaya çıkardı. Ben de çok beğendim. Buradaki sima hayal ürünü. Çocuk oldukları için onları korumalıydım. Bu kadar linç kültürüne açık hale gelmişken o çocukları korumak adına bazı şeyleri saklı tutuyoruz.

İyiliğe araç olsun istiyorum
Kitabın bir amacı ya da mesajı var mı?
Kapıdan içeri sarışın, bukleli saçlı, temiz kıyafetli bir çocuk girdiğini düşünün. Gidip herkes onu sevmek ister, ilgilenir dimi? Bir de kapıdan kavruk tenli, üstü başı yırtık bir çocuk girse ne olur? Önce herkes tedirgin olur ve ondan uzak durur. Dış görünüş ile yorum yapmak ne kadar kötü bir durum. Sonuçta onların ikiside çocuk ve masum. Günümüzden bir örnek vermek istiyorum. Rusya-Ukrayna Savaşı’nda BBC muhabiri alandan haber yaparken anonsta şöyle bir cümle kurdu, “Bunlar yıllardır kaos içinde yaşayan Afgan ya da Iraklı değil. Bunlar medeni Avrupalı. Bizim gibi sarı saçlı, mavi gözlü… Bu insanlar burada ölüyor.” Ne kadar ayrımcı, saçma ve üzücü dimi. Nasıl olduklarının ne önemi var? Sonuçta masum insanlar, çocuklar ölüyor dimi. Bunun farkına varılmalı. Bu anlamda aslında kitabın bir amacı yok ama bir araç diyebiliriz. Büyüdükçe ne yazık ki masumluğumuzu kaybediyoruz. Bu çocuklar öyle kötü bir dünyaya doğuyor ki bu şekilde hayatları devam etmesin. İyiyi, güzeli görsünler. Bu yüzden bu kitap araç olsun iyiliğe.
Şu an mültecilere karşı birçok nefret söylemi var. Bu nedenle kitabı yazarken bir tereddüt oldu mu?
Mültecilerle ilgili bugün bazı sorunlar var. Herkesin haklı olduğu yerler de var elbette. Şu an Türkiye çok fazla insana ev sahipliği yapıyor. Kontrolsüzce yayıldılar. İçlerinde kötü olanlarda var. Ama bu bizim içimizde de var. Tıpkı dünyanın her yerindeki insanlar da olduğu gibi. Ben bu konuda şöyle düşünüyorum. İnsanların dini, dili, ırkı, ten rengi gibi farklılıkları nedeniyle ayrıştırılmasına karşıyım. Bana göre sadece iyi ve kötü insan var. Onun dışında insanların dua ediş şekli, ne yediği, ne giydiği beni ilgilendirmiyor. Artık her ülkenin sağlıklı bir göç politikasına ihtiyacı var. Yani gelen herkese “merhaba” dememeliyiz. Ancak diğer ülkeler gibi de kapıları kapatıp “banane” de dememeliyiz. 3 yaşındaki Aylan bebeğe şu koskoca dünyada barınacak bir yer bulunamadı. Bu ne kadar üzücü. Bu taraftan bakmak gerekiyor olaya.
Şunu özellikle vurgulamak isterim ki bu kitap kötü olan ya da olaylar çıkaran mültecileri aklamak için yazılmış bir eser değil. İnsanların sırf derisinin renginden dolayı ABD’de yıllarca ırkçılık yapıldı, hala izlerini görüyoruz ve bu durumu kınıyoruz dimi. Şu anda Ortadoğu insanı şöyledir, böyledir demek de ırkçılıkla aynı şey bence. Onların yerine kendimizi koyalım. Her gün işten eve dönerken evim yerinde duruyor mu, ailem yaşıyor mu, çocuklar okulda bombalandı mı, diye düşünmek bununla yaşamak ne kadar zordur dimi? Belki biraz empati yapmak lazım.
Kitaba dönüşler nasıl?
Kitabı daha yeni yeni bitirenler oldu. Güzel dönüşler aldım. En çok da “Biz böyle düşünmemiştik hiç” şeklinde yorumlar duydum ve mutlu oldum. Yerini bulduğunu düşünüyorum kitabın.

Önceki Yazı

Dijitalde özgünlük hayal oldu

Sonraki Yazı

Karizmatik hastalıklar ve kitap satın alma hastalığı

Son Yazılar

Alyoşa’dan aşk ile selam

Sanat ajandası, sanat dolu bir sayfa ile karşınızda. Bu sayımızda sanatçı Aliye Berger’in hikayesini anlatacağız. Aliye