Müzik evreninin manevi yurttaşı Kaptanzâde Ali Rıza Bey

8 dakikada okunur

Müzik dünyasının insanı dar bir çevreye sıkışmaz. Genişletilmiş bir zihniyet ve düşünce yapısıyla hareket eder. Bu yüzden bazen bir beden ve ömürde birçok hayatı birlikte yaşar. Bu birliğin ruhuyla hayatını sürdürür. İlk o duyar, gelmekte olanı herkesten önce hisseder. Nasıl ki kuş havada, balık suda yaşarsa, o da seslerde yaşar. Hayatın çeşitliliğini, tüm öğelerin zarafetini canlı imgelerle yeniden üretmeye çalışır. Belki de bu sonsuza duyulan özlemin acısını ya da sevincini yansıtma çabasıdır. 

Böyle bir ses ustasıydı Kaptanzâde Ali Rıza Bey. Mecidiye Kruvazörü Süvarisi Mehmet Bey’in oğluydu. Bu nedenle kendisine Kaptanzâde lakabı verilmişti. Osmanlı’nın batı müziği tercihinin bir nevi resmî tescil tarihi olan 1826’dan yarım asır sonra değişimlerin, reformların, geleneksellikle modern arasındaki zıtlıkların iç içe geçtiği bir ortamda 1881’de dünyaya gelmişti. Çöküşten çok bir geçiş dönemi bestekârıydı. Kanun öğrenek çıktığı müzik yolculuğuna Selvelli’den armoni dersi alarak devam etmişti. Bu istikamete bir de piyano eklenince marş, operet, fantezi, şarkı, romans, tango, fokstrot gibi farklı tür ve biçimlerde zengin bir repertuvarı içinde barındıran eserler besteledi. Hızla dönüşen toplumsal koşullara çağın diline uygun yanıtlar aradı ve eserlerini çok sesli bir müzik tekniğiyle üretti. Bu hikâyede dans da vardı cazbant da. Yeni Türk musikisinin ilk haberleri olan eserler işte bu heyecanın ifadesiydi. 

Operette Dikran Çuhacıyan’la esmeye başlayan Avrupai rüzgâr Ali Rıfat Çağatay’ı, Muhlis Sabahattin Ezgi’yi, kardeşi Neveser Kökdeş’i ve Cemal Sahir gibi alanlarının kilometre taşlarını içine almıştı. Kaptanzâde de aynı havayı solumuş, müzikte Cumhuriyet’in tasavvurundaki idealin erken hazırlayıcısı, bir deneycisi olmuştu. Alaturka, alafranga diye bir sınıflandırmayı kabul etmiyor, armoniyi monoton dedikleri musikimizi kurtaracak tek çare olarak görüyordu. Bu bakışla batı müziği tekniğini kabul etmekle ruhumuzdan bir şey kaybedilmeyecekti. Çünkü Ali Rıza Bey’e göre biz ne isek gene oyuz. Bestekâr ne duyarsa yine onu yazacaktır. Ruh aynı ruhtur. Değişecek olan yalnızca malzemedir. Fakat bina, üslup itibarıyla gene aynı bina kalacaktır.(1) Fasıllardaki peşrevi sever ama onun yerine geçen kendi uvertürlerini tercih ederdi. Bununla beraber hüzzam ve segâh eserlerindeki incelikli nağme seçimi ve makamın seyir karakteriyle uyumlu beste anlayışı önceki zamanların üstatlarıyla kurduğu ilişkiyi bizlere hatırlatmaktadır.

Yaşadığı devre müziğiyle imzasını atmış bir bestekârdı. Dönemin önde ses yıldızları arasında yer alan isimler Seyyan Hanım, zavallı aşk, Feyza Hanım, efemin bayramı, Nazmiye Sedat, çapkın kız, gonca, denizde akşam, Makbule Enver, asrî hovarda ve aşka inanma, Hikmet Rıza, leyl olur ki hüzn içinde her nefes bir ah olur, Melahat Kâzım, şu İstanbul’un kızları ve gece kuşları adlı Kaptanzâde Ali Rıza Bey’in meşhur eserlerini okuyor, Columbia, Odeon ve diğer firmalar da onlara plaklar yapıyordu. Onu en çok vaktiyle Semiha Hanım’ın okuduğu yıldızların altında eseriyle tanırız. Mehter 1914 yılında Askerî Müze çatısı altında bir kez daha kurulduğunda yeni repertuvara marşlarıyla Ali Rıza Bey de katkı sunar. (2) Bu arada Şubat 1931’de Cumhuriyet gazetesi tarafından düzenlenen Türkiye Bülbülü ses yarışmasının jüri üyelerinden biri olduğunu söylemeden geçmeyelim.

Meşrutiyet’in hemen başlarında “kardeş türküsü” adlı ilk bestesini yapar. Yine ilkler arasında ıssız gecede şarkısı yer alır. Bestelediği macun hokkası ve İstanbul efendisi operetleri onun tiyatro oyunculuğunu başarıyla sergilediği diğer bir mecradır. Yine İstanbul Operet Heyeti ile çapkın Süleyman adlı operetini seslendirirler. Karagöz oynatmakla da adından söz ettirir üstat. (3) Ölümünden birkaç ay önce Karagöz oynatan sanatkârları himaye etmek ve bu oyunun yaşamasını sağlamak amacıyla kurulan Karagöz Sevenler Cemiyeti’ne başkan olarak seçilir. (4) Millî musiki tartışmalarının çokça hararetleneceği tarihe, Kasım 1934’e gelindiğinde Ali Rıza Bey varlığıyla olmasa bile eserleri ve fikirleriyle alaturka-alafranga gündemine uzaktan uzağa selam eder. O, müzik evreninin doğuyla batıyı birbirinden ayırmayan manevi yurttaşıydı. 16 Şubat 1934’te Çocuk Esirgeme Kurumu’nun yararına eserlerini seslendirecek sanatçılarla birlikte gittiği Balıkesir’in Edremit ilçesinde kalp krizi sonucu yaşama veda etmişse de müziği ve nağmeleri ismini sonraki zamanlara taşıyacaktır. (5)

 

(1)  “Çok sevilen, çok takdir edilen bir sanatkâr Kaptanzâde Ali Rıza Bey”, Yarın, 23 Temmuz 1930. Konu hakkında detaylı bilgi için bkz. https://www.k24kitap.org/evvel-zaman/kafkasya-daglarinda-cicekler-actiran-kaptanzade-ali-riza-bey-2588

(2) Serhat Başar, “Osmanlı Mehter teşkilatından günümüze ulaşan bazı izler: Mehterhane mensuplarına ait mezar taşları I”, Darülelhan, sayı 9, 2017, s. 57.

(3)  Vecdi Seyhun, “Kaptanzâde Ali Rıza Bey”, Türk Musikisi Dergisi, Cilt 2, sayı 16, 1 Şubat 1949, s. 7.

(4) “Karagöz sevenler birleşti, cemiyet kurdular”, Vakit, 8 İkinci teşrin 1933, s. 3.

(5)  “Bestekâr Kaptanzâde Ali Rıza Bey vefat etti”, Vakit, 21 Şubat 1934, s. 3.

 

 

Önceki Yazı

Yazarın ineceği durağı kaçırması

Sonraki Yazı

Öykümüzün Köşe Taşı: Sait Faik

Son Yazılar

Burgazada, Sait Faik ve gençler

Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi öğrencileriyle yazar Sait Faik’in vefatının 70. yılında Burgazada’da birlikteydik. Burgazada

Şiir daima bir fazladır

Şair İhsan Deniz: “Şiir kendi başına vardır, olduğu yerde durur, orda, ancak orada vardır. Tanımlar ne