Müzikle örülü bir kültür evreni: Münih

13 dakikada okunur

Her konser sanatçının deneyim hanesine artı olarak belki bir kez yazılırken, uzun bir seyahatin ardından verilen konser iki, hattâ üç kez yazılabilir. Gideceğiniz ülkeye doğru yol alırken biriktirmeye başlayacağınız görsel ya da işitsel imgeler yapılan işin âdeta bir kültür turuna dönüşmeye başladığını bize anımsatır. Sesin izini takip ederken bir yandan da müziğin toplumsal anlamı üzerine düşünürsek her şeyin daha farklı bir yapıya sahip olduğunu gözlemleyebilirsiniz. Bambaşka kültürler arasında müzik yoluyla tüneller açabilir, köprüler kurabilirsiniz. Böylece uğradığınız duraklarda ülkelerin arasındaki kültürel bağların ne derece birbirlerine yaklaştığını görmek bu seyahatlerin en büyük kazanımı olur. 

Bu bağlamda 2009 yılında Münih Belediyesi’nin geliştirdiği AB destekli, Melt [Migration in Europe and Local Tradition], “Avrupa’da göç ve yerel gelenek” başlıklı projede yer almanın bana kattıklarını bir yol hikâyesi tadında sizlerle paylaşmak istiyorum. Avrupa’daki göç konulu iki yıllık AB projesinin odak noktası; sanat, müzik ve bilimin kesişmesiydi. Göç yerel gelenekleri nasıl etkiler ve bunun tersi de geçerli midir? Avrupa içinde konuyla ilgili paralellikler var mıdır? Göçmenlerle karşılaşmalarda hangi yerel kimlik yapıları ortaya çıkıyor? Bahsettiğim AB projesi MELT, bu soruları 2008/2009’da Münih şehrinin kültür departmanı tarafından ortak şehirler olan Birmingham, Cenova, İstanbul, Sighişoara ve Viyana ile birlikte başlatılan Avrupa Kültürlerarası Diyalog Yılı vesilesiyle ele aldı. Disiplinlerarası programlar, çok çeşitli sanat biçimlerini ve kültür kurumlarını yan yana getirdi. Avusturya, İngiltere, İtalya, Romanya ve Türkiye’den gelen müzisyenler, tarihî izler barındıran, yeryüzündeki cennetten bir parça Münih’teki uluslararası sanatçı evi Villa Waldberta’da Ocak ve Mart ayları arasında kendi ülkelerine ait tınıları tellerle ve seslerle aynı potada eriterek titreşimleri çoğalttılar ve aynı çatı altında bir arada yaşayarak müzik yaptılar. Sanatçı evinin Türk müziğine ilgi duyan müdiresi Karin Sommer de insani ve sevecen yapısıyla biz katılımcılara gerçekten iyi bir dost oldu. Hemen altını çizmem gereken bir nokta var. Mesele sadece yeni yerlere giderek birlikte olmak değildi. Başka gözlere sahip olmak, dünyayı onlarca kişinin gözleriyle görebilmekti. Nitekim kulak da bu görevi üstleniyordu. Bu aynı zamanda farklı diller, enstrümanlar ve davranış kalıpları içerisinde kendinizi ifade edebilme fırsatıydı.

Münih dinamizmi içinde barındırıyor

Bir elimde ud diğerinde ise valiz, uçaktan iner inmez Feldafing’e giden yeraltı trenine binme heyecanıyla karşı karşıya gelen çiçeği burnunda bir yüksek lisans öğrencisi olarak yeşilin bin bir tonunu, tarihî binalarını, konser salonlarını, kütüphanelerini ve Starnberg Gölü’nü görmenin dünyanın en büyük hazzına dönüşeceğini nasıl bilebilirdim ki? Sessiz, sakin yerleri var Münih’in ama aynı zamanda dinamizmi içinde barındıran, isimleri daha dün gibi aklımda kalan Marienplatz, Pasing ya da Harras gibi yerleri de. Bütün çalgılar ellerimizde kimi zaman enstrümanları kılıflarından çıkarıp trendeki yolcuların garip ama bir o kadar da sevecen tavırlarını hissederek müzik yapmadık desem gerçeği gizlemiş olurum. Belediyenin Kültür Dairesinin belirlediği konser mekânlarına giderken o kadar mutluydum ki sözcüklere bu hissi sığdırmam imkânsız. Çalgıma ilgi duyanlar, nasıl çalındığını merak edenler, konserden sonra bizleri birer pop yıldızı edasında karşılayan dinleyicinin sorduğu sorular zihnimde “Keşke Türkiye’de de müzisyenlere böyle yaklaşılsa” cümlesini kurduruyordu.

Villa’ya geri dönelim. Buradaki geçer akçe notanın yerine kullanılan deneme-yanılma yoluyla yapılan deneysel çalışmalardı. Biri kemanını, gitarını ve flütünü alırken diğeriyse piyano, kontrbas ya da vurmalı sazını alıyordu. Açıkçası işin en keyifli yanlarından biri ud’la dans müziği türlerinden polka’yı çaldığımda Almanların kendi halk şarkılarını dinlerken ki şaşkınlık dolu ifadelerine şahit olmaktı. Hâlbuki kendi müzik kültürlerindeki lavtanın yüzyıllar önceki atası ud’du. Avrupa halk şarkılarını çalmaya başladıklarında herkesin çaldığı sazın partisyonuna göre hareket etmesi çok ilginçti. Almanya ve Avusturya geleneklerinde yer eden benzerliklerden kaynaklı böyle bir durumun olduğunu düşünüyordum. İlgili ülkelerin müziklerini ve kültürlerini öğrenmek, bunu her ülkede düzenlenecek festival ve konserlerle süslemek projesi müthiş bir fikirdi. Aynı anda hem insanları birleştiren hem de buzdağının görünen kısmının altına, kalplerinin derinliklerine harika duyguların yerleşmesini sağlayan sadece müzikti. Ötekini anlamanın yolunun dinlemek ve karşılıklı saygıdan geçtiği bir mekân oluşturmuşlardı. Orada görmüştüm ki toplumlar arası ilişkilerde yolları şiddetli çatışmalarla değil, müzikle döşeyebilmek hayal değildi. Daniel Barenboim ve Edward Said’in yapmaya çalıştığı da aslında bu değil miydi?

Gelelim yolculuğa gidiş biletimi nasıl edindiğim meselesine. Akademik ve sanatsal çalışmalarımdan haberdar olan konservatuvardaki değerli hocalarımdan, enerjisiyle dünyayı yerinden oynatan Prof. Dr. Serpil Murtezaoğlu bir gün telefonda: “Bilen, seni yurt dışına gönderiyorum, ben senin yerine zaten tamam dedim” dedi. Beni şaşırtan ama aynı anda içime bilmediğim bir dünyanın bende yaratacağı heyecanı daha o saniyede hissettiren bir duyguyla doluvermiştim. “Tabii ki hocam” diyerek ayrıntılarını kendisinden öğrenmek için yola koyulmuştum. Hemen beni Cihangir Güzelleştirme Derneği’nden Mimar Selçuk Erdoğmuş ve proje koordinatörü Prof. Dr. Seza Sinanlar’a yönlendirdi. Böylelikle Münih Belediyesinin sanat ve kültür departmanı, “MakingMusi” konseptinin koordinasyon sorumlusu Eva Becher ve Ian Chapman, Daniela Mayrlechner, Franziska Eimer, Maria Hafner gibi kıymetli müzisyenlerle yolum buluştu. Onlarla tanışmak benim için ayrıca bir şanstı. Çalışmanın içeriğinin merkezinde kültür ve sanat yatıyordu. Daha ne olsun? Çok güzel şeyler anlattılar. Almanya’ya -25’in üstünde ziyaret ettiğim ülkelerin içerisindeki en sevdiğim şehir- Münih’e bu sayede gittim ve orada Türkiye’yi temsil etmenin gururunu yaşadım. Hangi müziği yaptığımızın neredeyse önemi yoktu. Önemli olan müzik yaparken ortaya çıkanlardı. Ve sadece müzik yaparken değil, müziği dinlerken yaşananlar da heyecan verici bir deneyimdi. Hassasiyetlerimizi geliştirmek, repertuvarımızı zenginleştirmek için bunlar bir fırsattı bizler için aynı zamanda. Elbette hissetme biçimimiz bir içsel gerekliliğin imgesi olan sanatla mümkün olabilirdi. 

Biraz da hangi eserleri birlikte çaldık ona değineyim. Proje için ortaklaşa çalınması görece daha kolay olan makamları seçmiştim. Günün belirli saatlerinde provalar yapıyor, bize tahsis edilen özel odalarda yemekler hazırlayıp akşam yemeklerinde bir araya geliyorduk. Müzik beraberinde yeni sosyal ilişkileri/iletişimi getiriyordu. Rast ve nihaventten seçtiğim iki eseri birkaç hafta içinde ezbere çalmaya başlamıştı bile arkadaşlar. Münih’te belirli sanat mekân ve merkezlerinde konserlerimizi veriyor, gelen seyircilerin meraklı ve ilgili bakışlarıyla bir arada olmanın güzelliğini onlara aktarıyorduk. Sonraki durak İtalya’nın Cenova şehrindeki Zuq Festivaliydi. Avrupa’nın pek çok şehrinde çok fazla emekle, müzikle birlikte yükselen umudun sesini bizler de yakalamıştık. Richard Sennett’in dediği gibi “Profesyonel müzisyen bir göçmendir. Eğer bir yıldız sanatçıysa, sürekli yolda bilinmeyen orkestralarla ya da toplama gruplarla çalışıyor olacaktır.”(1) Yolculuklar daima müzisyenler için yeni başlangıçlar, tanışıklıklar ve üretimler demektir. Bu tür eylemler kültürlerarası diyaloğun önemini bir kez daha bizlere hatırlatır. Seyahati bir sanat olarak gören Alain de Botton’a kulak verirsek seyahat ruhu dinlendiren ve iyileştiren bir etkinliktir. Gidilecek yer uzaklar, rehberiniz ise müzik olduğunda bu etkinlik yaşama daha fazla anlam katacaktır.

 

(1)Richard Sennett, Beraber, çev. İlkay Özküralpli, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2012, s. 29.

Önceki Yazı

Bir Endülüs hayalini adımlarken

Sonraki Yazı

“Gerçekçi ol, imkânsızı iste!”

Son Yazılar

Sessizlik olarak görünen şey

Friedrich Nietzsche, “Bir sanatçının işi konuşmaya başladığı zaman kendisi susmalıdır.” der. Bunun ülkemizde en seçkin örneği