Nerede O Eski Ramazanlar!

15 dakikada okunur

Aylin İZMİR

Covid-19 gölgesi altında idrak ettiğimiz af ve mağfiret ayı Ramazan-ı Şerif’i bu yıl da tedbirlere uyarak evlerimizde geçiriyoruz. “Ah, nerede o eski Ramazanlar!” cümlesini sıkça kurduğumuz şu günlerde bizler de kültür ve sanat dünyasından birkaç isme çocukluk yıllarındaki eski Ramazanları sorduk. Türk tiyatrosunun duayen ismi Zihni Göktay, Fatih’teki cümbüşlü Ramazan günlerini, oyuncu Melahat Abbasova, Sovyet işgali altında geçen zor zamanları ve oyuncu İpek Tuzcuoğlu ise Karşıyaka’daki kalabalık iftar sofralarına dair özlemlerini dile getirerek geçmişi yad ediyor.

Büyüklerimizden sıkça duyduğumuz “Ah, nerede o eski Ramazanlar!” cümlesini şu sıralar pek çoğumuz kuruyor şüphesiz… Covid-19 salgını gölgesinde geçen on bir ayın sultanı Ramazan’ı bu yıl da tedbirlere uyarak evlerimizde geçiriyoruz. Birkaç yıl öncesine kadar katıldığımız toplu iftarlar ve renkli etkinlikler, bu yıl da yerini çevrim içi görüşmelere ve aile içi aktivitelere bıraktı. Biz de bu sayımızda biraz daha eskilere giderek kültür ve sanat dünyamızdan birkaç isme özlemle yad ettikleri ‘Eski Ramazanları’ sorduk. Türk tiyatrosunun duayen ismi Zihni Göktay, Fatih’te geçen çocukluk yıllarındaki Ramazan hatıralarını bizlerle paylaşırken Azerbaycan asıllı oyuncu ve yönetmen Melahat Abbasova ise Sovyet işgali gölgesinde geçen Ramazan aylarına dair hüzünlü hikâyesini anlattı. Oyuncu İpek Tuzcuoğlu ise İzmir’de geçirdiği çocukluk yıllarındaki Ramazan aylarını özlemle yad ederek anılarını tazeledi.

KANDİLLER YANDI ANNE!

İlk olarak çocukluğunuzdan başlayalım. Çocukluk dönemleriniz nerede geçti?

1945 yılında Fatih’te doğdum ve çocukluğum Fatih’te geçti. Fatih, mütedeyyin bir semtti. O dönemde Ramazanları doya doya yaşadık. Yaşım küçük olmasına rağmen o dönemleri çok iyi hatırlıyorum.

O dönemlerde Ramazan ayları nasıl yaşanırdı?

Ramazanlarımız çok renkli ve cümbüşlü yaşanırdı. O dönemde teknoloji yoktu.  Herkes birbirinin evine gider gelirdi. İnsanlar arasında yardımlaşma vardı. Herkes iftar saati geldiğinde birbirlerine karınca kararınca bir şeyler götürürdü. Ertesi gün o tabaklar yine dolu bir şekilde komşuya verilirdi. Bir de sadaka taşları vardı. Akşam karanlığında ihtiyacı olanlar için oraya para bırakılırdı. Maddi durumu kötü olanlar ihtiyacı olduğu kadarını bu sadaka taşından alırdı. Fitre ve zekâtlar bu şekilde verilirdi. Veren el, alan eli görmezdi. Keşke bunu devam ettirebilseydik. Paşa konakları ve zengin köşklerinde ihtiyaç sahiplerine sofralar kurulurdu. Zengin ailelerin kapısı Ramazan ayı boyunca açık kalırdı. “Sen kimsin, fakir misin, zengin mi?” diye sorulmazdı. Pide kuyruklarımız vardı bir de. Pide kuyrukları bugün de var fakat o zamanın ruhu bir başkaydı. Bir de mahyalar bugünkü gibi elektronik değildi. Mahyacılık bir sanat olarak icra ediliyordu.

Siz neler yapardınız?

Ben o dönemlerde yaşça küçük olduğum için dışarıda arkadaşlarımla oynardım. Fatih Camii avlusunun yakınlarında bulunan askerlik şubesinde kurusıkı top atılırdı. Bu iftar saatinin geldiğini bildirirdi. Annemler de ben sokakta olduğum için “Kandiller yandı mı?”  diye sorar, ben de “yandı, yandı, orucunuzu açabilirsiniz” derdim. Bazen kandiller yanmadığı halde şakasına onlara “Kandiller yandı” demiştim. Tabii annemler bunu öğrenince bana çok kızmıştı. Bir daha yapmamak üzere onlardan özür dilemiştim. Bir keresinde Kadir Gecesi’nde Fatih Camii’nde bulunan Sakal-ı Şerif’i ziyaret etmiştik babamla. O gün babamın elini bırakıp kalabalıkta kaybolmuş ve çok ağlamıştım.

KARAGÖZ OYNATIRKEN EVİ YAKIYORDUM

O dönemle günümüzü karşılaştıracak olursanız neler söylersiniz?

Eskiden herkeste ‘Sağ elin verdiğini sol el görmez’ ahlâkı vardı. Gösterişin olmadığı bir semtte büyüdüm ben. O dönemde zembiller vardı. Zembil, hasırdan örülmüş bir torbadır. Herkes eşyalarını bu zembillerde taşırdı. Aslında zembilin anlamı ‘içindekini yalnız sen bil, kimse görmesin’ manasına gelmekteydi. Zamanla halk arasında söyleyişi değişerek ‘sen bil’, zembil oldu. İşte bizler bu terbiye ile yetiştik. Bir de yine Ramazan aylarında ve diğer dönemlerde bir cenaze olduğunda komşular radyolarını dahi açmazdı. Herkes birbirine işte böyle saygı duyuyordu.

Ramazan aylarında ne gibi şenlikler yapılırdı? Geleneksel Türk tiyatrosuyla tanışma hikâyeniz o dönemlere mi rastlıyor?

Evet… Yaz aylarına denk gelen Ramazanlarda Gülhane Parkı’na İsmail Dümbüllü hocamız gelir, oyunlar oynardı. Şark Kıraathanesi’nde, Sarayburnu’ndaki düzlükte, Kadıköy’deki Kuşdili çayırında, Fatih’teki Madalyon sinemasında, Eyüp Sultan’daki Bahçe Sineması ve Çırpıcı Çayırı’nda Teravih namazından sonra orta oyunu ve tuluat oynanırdı. Bir de unutulmaya yüz tutmuş geleneksel sanatlarımızdan bir tanesi olan Karagöz oynanırdı. Bizim zamanımızda Hayali Küçük Ali vardı. Hayatı boyunca Karagöz sanatını sevdirmek için çalışan Hayali Küçük Ali’yi seyrederek büyüdük biz. Karagöz oyunlarını izlerken tiyatroya gönül vermişliğim vardır. Evde Karagöz oynatmaya kalktım, neredeyse evi yakıyordum. (Gülüyor) Babam terzi olduğu için onun patiskalarını alır, mahallenin ustasından aldığım çıtalarla Karagöz oynatırdım. Bir keresinde mumu devirdim ve neredeyse evi yakıyordum. Böyle çok sayıda anım vardır.

Bu değerlerimize de sahip çıkamadık değil mi?

Maalesef… Karagöz oyunumuza sahip çıkamadık. Yunanistan’da 49 tane Karagöz tiyatrosu varmış. ‘Karagiozi ve Hacivatis’ adıyla bu oyunu oynattılar ve ustaları da 5-6 yıl evvel vefat etti. Biz ne yazık ki değerlerimize sahip çıkamıyoruz.

BAYRAMLARIMIZ DA YOZLAŞTI

Bayramda neler yapacaksınız peki…

Ramazanlarımız yozlaştığı gibi bayramlarımız da yozlaştı ne yazık ki. Annem, babam ve akrabalarımın çoğu vefat ettiği için her bayram evlatlarım, damadım, kızım, yeğenlerim ziyaretimize gelirdi. Teknolojiyle birlikte zaten yozlaşmalar yaşandı. Herkes birbirlerinin bayramını mesajla tebrik etmeye başladı. Pandemi öncesinde de iş hayatında bunalan insanlar bayramları tatil köylerinde geçirmeyi tercih ediyordu. İnşallah sağlıklı günlerde yeniden hep birlikte nice bayramlara ulaşmak nasip olur.

ANILARIM ERTEM EĞİLMEZ FİLMLERİ TADINDA

Çocukluk yılları İzmir’de geçen oyuncu İpek Tuzcuoğlu ise o dönemde yaşadığı Ramazan aylarını şu sözlerle anlatıyor: “İzmir doğumlu olduğum için çocukluğum ve gençliğim İzmir Karşıyaka’da geçti. Ramazan ayının ve bayramların güzel bir heyecanı var her zaman anılarımda. Ramazan deyince Karşıyaka’da hep yaz aylarını hatırlıyorum. Mahallelerin balkonlarında iftar sofraları kurulurdu. Top patlama sesi yerini ailece açılan iftar sofralarına bırakırdı. O dönemler hem insanların güzel ahlâkı hem sofraların bereketi vardı. Anılarım Ertem Eğilmez filmleri tadında doğrusu. Aile olmak, güzel insan olmak, helalinden kazanmak olunca zaten huzurlu bir yuvası olabiliyor insanın. Benim için işte böyle… Ne yazık ki pandemi sürecindeki ikinci Ramazan olacak hayatımızda ve dilerim seneye Ramazan ayına kavuşabildiğimizde tüm bu zorlu süreçler sona erdiğinde, daha umutlu daha farkında daha anlayışlı ve daha merhametli insanlar haline gelmiş oluruz. İnsanoğluna bir emanet ve hediye olarak sunulan bu dünyanın ve üzerinde yaşayan tüm canlıların kıymetini bilerek…
Tedbirlerimizi almaya devam edeceğimiz uzun aylar olmasına rağmen umut her daim olmalıdır. Maneviyatı en yüksek bu ayda hem düşüncelerimizi hem gönlümüzü dualarımız ile yıkayabilirsek ne mutlu bize… Denir ya “Yer gök dua ile ayaktadır.” Dualarınızın kabul olacağı hayırlı bir Ramazan olması dileğimle…”

SOVYET İŞGALİ ALTINDA RAMAZANLARIMIZI YAŞAYAMADIK

Azerbaycan asıllı Türk oyuncu ve yönetmen Melahat Abbasova ise ülkesinin Sovyetler Birliği tarafından işgal edildiği dönemlerde Ramazan aylarını hakkıyla yaşayamadıklarını belirterek şunları söylüyor: “Sovyetler Birliği’nin ülkemizi işgal ettiği dönemde Allah demeyi bile bize yasakladılar. Toplum, dinden uzaklaştırılmaya çalışılıyordu. Bu bir politikaydı zaten. İnsanlara Ateizm’i aşılanmaya çalışıyorlardı. Ama insanların içindeki o Allah inancını bitirmeye kimsenin gücü yetmedi. İnsanlar korkudan rejimin dediklerini yapmak zorunda kaldı. Dolayısıyla Ramazan aylarını da yaşayamamıştık. 1991 yılında Türkiye’ye geldim. Kayınvalidem namaz kılınca oturup onu izlerdim. O kadar hoşuma giderdi ki. Türkiye’de en çok toplu iftarları sevdim. Tiyatro oyunum olmadığı zamanlarda ben de yakın çevremi ve ailemi iftara davet eder sofralar kurardım. Bakü’de yaşayan arkadaşlarıma da hep “Türkiye’de Ramazanlar bir başka” derim. Özellikle iftar sofrasında ezanı beklemek kadar huzur veren başka bir şey yok. Azerbaycan’a girişler serbest olunca ve Türkler de oraya gidince Azeriler de artık Ramazan aylarını güzel geçirmeye başladı. Pek çok etkinlikler düzenlenmeye başladı. Bu anlamda Türklerin etkisi büyük oldu.”

Önceki Yazı

Çölde Doğan Şiir

Sonraki Yazı

5. İstanbul Tasarım Bienali Sona Eriyor

Son Yazılar

Filistin İçin Bir Akademi

Filistin insanlığın tarihi kadar derin. Eriha şehrini ziyaretimiz sırasında en eski yerleşim yerlerinden biri olduğunu öğrenmiş