Oruç mevsimiyle gelen…

7 dakikada okunur

Hatırladığım fotoğraf karesi şöyle:

İlk oruç günü. Ezan okundu okunacak. Köy yerinde top sesini duymak ne mümkün. Ezan sesi bile çok cılız. Sokaklardan son hayat da çekilmek üzere. Fakat dışarıda tek bir kişi var; babam.

Göğsünü kıbleye çevirmiş, gözü hafif aralık, dudakları ağlamaklı, elinde otuz üçlük tespihiyle yol gözlüyor gibi. Çok bekleyip de artık kavuşacağı birinin ayak seslerini duymuşçasına heyecanlı.

Küçük bir göl, gölün yanında göğü kucaklayan elma ağacı. Aylardan ağustos. Çok sıcak. Çatlamış dudaklarımızla ilk iftar anını bekliyoruz biz de. Küçüğüz ama oruçluyuz.

Ezan okunmaya başlıyor. Fersah fersah uzaktan geliyor gibi ses. “Allahü” ünlemesini işitiyoruz. Sonra “illallah”… 

Annem, kardeşlerim yer sofrasına bağdaş kurup oturmuş. Meraklı ben babamın yanına kadar gidiyorum, çekinerek. Bir şey der mi, demez mi? Demez de… Ama çekiniyorum. Öyle ruhani bir duruşu var. Sanki ezanın bütün harflerini yudum yudum içiyor.

Nihayet bitiyor ezan. Babam duasını mırıldanıyor. Avuç içleriyle duasını yüzünün bütün köşelerine sepeliyor. Arkasına dönüyor, karşısındayım. Gülümsüyor. Gülünce gözleri tamamen kayboluyor. Elimden tutuyor. Elim, nasırdan yol yol olmuş avcunun içinde eve doğru yürüyoruz birlikte. Tam kapıdan içeri girecekken beni tutuyor, sanki birine yol veriyormuş gibi temennada bulunarak sağ eliyle içeriye buyur ediyor.

Bir şey demeden oturuyoruz yer sofrasına. Sular içiliyor, çorbalar… Derin bir sessizlikle donanmış oruçlu saatleri tahta kaşık şıkırtısı, ekmek çıtırtısı, çorbadan yükselen efsunlu buğu unutturuyor.

İftar sofrası toplanırken babam yanına çağırıyor:

“Neyi merak ediyorsun evlat?”

“Sen gölün kenarında kimi bekliyordun? Gelmedi mi?”

Gülümsüyor yine.

“Gelmez mi? Bak, birlikteyiz işte” diyor. Şaşkınlığımı görünce tebessümü gülümsemeye (kahkaha attığına tanıklık edemedim hiç) dönüşüyor.

“Bugün orucun ilk günü. Her yıl onu kapıda karşılayıp eve misafir ederim. Sen ilk defa görüyorsun ama annen bilir. Birlikte oturur iftarımızı açarız. Bir ay boyunca misafirimiz olur. Ramazan ayı bittiğinde karşıladığım yerden yine uğurlarım onu. Karşılarken heyecan ve mutluluktan uçarım, uğurlarken hüzünden kalbim sıkışır… Hatta istersen birlikte uğurlarız bu yıl, olur mu?”

Nasıl bir mutluluk!

Babamın nefesi yüzüme yayılıyor. Yüzümün damarları çıtırdıyor. Alnımın yayı geriliyor. Gözümde mutluluk kuşları uçuşuyor. Annem gülüyor halime bakıp. Meğer o biliyormuş da söylemiyormuş bana.

Sonraları ben de babam gibi konuk etmeye çalıştım orucu.

Oruç da her yıl, bir hastalığa şifa gibi geldi. Görünmeyen bir şifa verici gibi onardı bütün yaraları.

Sonradan Allah’ın yeryüzünü -hala- ayetleriyle donattığını düşündürttü oruç günleri. Hiç şüphesiz Allah ayetlerini indirmeyi sürdürüyor yeryüzüne. Güneş ışınıyla, ay ışığıyla, rüzgarıyla, dağıyla-tepesiyle. Yarattığı her şeyi ayetleriyle korumaya devam ediyor.

İnanan insan, oruç ayıyla birlikte bir saka kuşu gibi yeniden uçmaya başlar. Bilirsiniz, saka kuşunu birkaç gün kafeste tutarsanız artık bir daha uçamaz. Ama on bir ay boyunca kafesinde kilitli kalmış bir inanmış, saka kuşu misali oruç mevsiminde ayaklanıp uçabilir.

Her oruç mevsimi yeryüzüne devasa bir sofra kurulur. Bu sofranın rengi bildiğimiz ana renklerin dışında bir cümbüşle şenlenir.

Bizde, yani biz Türklerde, Süheyl Ünver Hoca’nın da ifade buyurduğu gibi, İslam medeniyeti bedii olarak çok üstün anlamlar denizidir. Yunus’un ilahileri, Mesti’nin mahyaları, Sinan’ın kubbeleri, Itri’nin tekbiri, Karahisari’nin eşsiz hat istifleri, Hafız Nuri’nin minyatürleri oruç mevsiminde zirveye çıkan saka kuşları misali daha da bereketlenir.

Oruç mevsimiyle birlikte gelen sadece bir misafir değildir bana göre. Bir medeniyettir. O medeniyetin ilmek ilmek işlenip bugüne yayılan ruhudur.

Oruç mevsimi güzel mevsimdir.

Hep güzel ağırlanmalı giderken de güzel uğurlanmalıdır.

O yüzden, bir kez daha: “Merhaba merhaba meh-i Ramazan/Merhaba halka rahmet-i Rahman”

Önceki Yazı

Müziğin yurdu, müziğin yeri

Sonraki Yazı

Dijitalin 12 ayının sultanı: Ramazan

Son Yazılar