Paragraf meseli

5 dakikada okunur

“İnsanlığın coğrafyasında insanca dolaşırken, yüreğimin topraklarına ve güneşimin zülfüne makas atanların maskeli masalında kayıyordu ayaklarım. Dizlerimdeki dermanı, her düştüğümde yine beni düşürenlerin kozasına salacak kadar da gözü kara bir çocuk taşıyordum içimde.” (Yıl 2007…)

 Ete kemiğe bürünür bazen bir paragraf. Çıkmaz sokağa girdiğinizde tutar elinizden. Çakılı kaldığınız yerden ilerleyebilmeniz için, tüm tanımların ötesinde kalan o kalakalışın efendisi bile olabilir; siz o paragrafı ruhunuza işlemek isterseniz. Yıllar öncesinden gelse de şimdinin göğsünden akar sızım sızım! Çünkü bazı duygular, geçmişin gerdanından günümüze akan emanetçilerdir. O emanetçiler ya savaşın ya da yenilginin sinyalini vere vere büyütür insanı. Ki büyümeden sonrasına -ölmeden- yetişebildiyseniz, artık ihtiyarlığın durağına gelmişsiniz demektir. Yazmanın da okumanın da yaşamanın da yetmediği yerler vardır! O yerlerin köşe başlarında durur bazı kararlar. Ve alınan kararların saçlarını tarayan ritüellerdir artık geleceğinizi dinginliğin gerdanına dizecek olan.

 Evet bir paragrafın size hatırlattığıdır aslında tam bitti dediğiniz yerde yeniden başladığına şahitlik edeceğiniz umudun sesi. Onun sesini duymanın tek yolu, kendinizi nerede buluyorsanız, oraya kaçmaktır. Ne diyorduk; kaça kaça bulmanın felsefesi değil midir, yaşamak berzahının ruhumuzdaki patikaları ele veren yanı? Patikalardaki cesaretimiz, anayola çıkışımızı hızlandıran gönül elçimizdir. Cesaretimizi, geçmişten gelen bir paragrafın şimdiye eşlik eden şefkati ile toparlayıp, o anayol dediğimiz huzur avlusuna çıkmanın sesini dinleme vaktine sizleri şahit kılmak; belki de yalnız olmadığımızı hissetme arzusudur. Kastımız, yazmak ve üretmek adına seçilen gönüllü yalnızlık değil… Hani düştüğünüz kuyunun en dipteki son tuğlasını dost edinip, yarı parçalanmış o tuğlanın sancısına sancınızı yaslayıp sustuğunuz o kangren kanayış! İşte o hudutsuz yalnızlığı kastediyorum.

 Sokaklarda “Çanak çömlek patladı…” diyen çocukların olmadığı bu çağın kısık kıvranışına eşlik edip, durup/paslanmak yerine, içimizdeki çocuğu ve yüreğimizdeki hakikatin yüceliğini taze; taptaze tutmaya niyetlenmek. Ve umudun soluğunu nerede buluyorsak, oraya tohum olup serpilmek! Meselâ bu yazının çelikten çarklar arasında kalmış bir ruhun, kendini kurtarmak adına attığı çığlığın sancısı olduğunu bilip, bir paragrafta kendini doğurmak adına cezbesinde cezbelenmek.

 Bir paragraftan istirhamımızdır bazen; bir kelimenin gölgesine sinip, ruhunuzun göğünde uçurtma olacak o cümle için pusu da beklemek… Bir şehrin kaldırımlarında bulabildiğiniz her ayak izinin çukuruna gömmek… İçinizde, sizi eskite eskite kendisini yenileyen çaresizlikleri veyahut bir insanın gönlüne konuşlanmış masalın parçası olup, başkarakterin öznesi olmak ya da en gerçeğinden firar etmek Rabbin Rahmine…

 Şimdi gök gürültüsünün ve gökyüzünün masmaviliğini örten gri bulutların kulağımıza ve gönlümüze fısıldadıklarını çözebilmek adına susup dinlemek zamanı. Cümlelerin, kelimelerin, harflerin; rakamların, hayatın, insanın, çaresizliğin, umudun, acının ve aşkın sesini…

 Sahi! En ütopik kaçış hayâliniz neydi?

 

Önceki Yazı

Çocuk edebiyatının kanonu var mı? II

Sonraki Yazı

Kâmil Eşfak Berki’nin toplu şiirleri üzerine düşünüş

Son Yazılar

Mekan bendedir, sanatım da mekan da!

Tarih sanatçıları hep takıldıkları mekanlar ile andı.  1800’lü yılların ortalarına doğru açılan kafeler sanatçıların sosyalleştikleri, ilham