Profil olarak kendi camiamın dışındayım

28 dakikada okunur

Sinan Albayrak: “Profil olarak kendi camiamın dışındayım. Biraz daha farklı bir duruşum var. Tutucu olabiliyorum, sıkıcı da belki… Sanırım hayata dair kaygıları daha ciddileşmiş bir adamım. Bu sadece yaşın getirdiği bir şey değil. Çünkü ben kendi adıma sadece oyuncuyum. Bazılarımız, tiyatro tozu, sahne tozu gibi sözler kullanabilir veya ‘Oyunculuk bir yaşam şeklidir’ diyebilir… Oyunculuk bir yaşam şekli değildir. Benim yaşamım oyunculuğa vesiledir…”

“Burası bir muhabbethane. Burası dost ve gönül erbabı insanların muhabbet ettiği yer.” dediği bir yapım şirketinin bahçesinde buluştuk oyuncu Sinan Albayrak ile. Litros Sanat’ın yeni sayısı için hem kamera önündeki projelerini hem de kamera arkasındaki yeni çalışmalarını konuşmak adına bir araya geldik. Ama sohbet bu kadarıyla sınırlı kalmadı, Albayrak kişisel yaşamına dair de önemli cevaplar verdi bu söyleşide. Birçok sinema filmi ile diziden tanıyoruz onu. Şu sıra TRT’de ekrana gelen ‘Kasaba Doktoru’nda da Yalçın Aygün olarak izliyoruz mesela. Ama o bu işin mutfağı ve hamuru olarak adlandırdığı kamera arkasında da bir şeyler yapmak adına kollarını çoktan sıvamış durumda. Belgesel yapmak bu girişiminin başında geliyor. Çok fazla ipucu vermeden sizi sohbetimizle baş başa bırakıyorum…

       

          Köye kaçıp gitmek istiyorum

Şu ara nasılsınız, kafanızı ne meşgul ediyor?
Beni şu sıra meşgul eden şey şu: Bizim muhabbete ihtiyacımız var. Benim set ortamlarından soğuma nedenim biraz da bu. Sığ bir sohbet ortamındasın. Ne hakkında sohbet ettiğin veya edeceğin belli. Ya da ne olmayacağı da bildiğim bir sohbettir o. Seni geliştirmez ve seni güçlendirmez, sana yeni fikirler vermez, seni açmaz ve aydınlatmaz. Sohbetin biraz manevi duygularını besliyor olması gerekiyor. Hep maddiyattan bahsetmek doğru bir şey değil. Maalesef ki öyle bir dönemdeyiz ki artık… Benim annem ve babam köyden gelmedir. Çerkez köyleri… Onların hikayelerini dinlersin, ne zorluklar yaşadılar bu insanlar ama ne kadar güzel hikayeler çıkıyor onlardan… Ben de o köye gitmek isteyenlerdenim. Gece aklımı meşgul eden şey bu işte. Nasıl bulurum o yolu buradan kaçıp gitmek için ama kaçıp gitmek dediğim de “Ah ben şehir hayatından sıkıldım, inzivaya çekileyim, çiftlik hayatına döneyim” değil. Oraya gittiğim zaman da ben bir kaygıya sahip olmalıyım. Bir uğraşımın olması gerekiyor, hayat kaygım devam etmeli. Kendini toprağa böyle nadasa bırakıp gibi bırakmak değil dediğim şey. Şu anda onun hesabını yapıyorum. İnşallah da bir çıkış yolu bulurum.

       Oyunculuk yaşam şekli değildir

Neden böyle düşünüyorsunuz?
Ben biraz profil olarak kendi camiamın dışındayım. Bunu kendimi övmek adına söylemiyorum. Biraz daha farklı bir duruşum var. Biraz daha tutucu olabiliyorum, biraz daha sıkıcı bir insan da olabilirim belki… Belki hayata dair kaygıları biraz daha ciddileşmiş bir adamımdır… Bu sadece yaşın getirdiği bir şey değil. Evet ben oyuncuyum. Bazılarımız tiyatro, tiyatro tozu, sahne tozu gibi sözler kullanabilir, “Oyunculuk bir yaşam şeklidir” diyebilir… Oyunculuk bir yaşam şekli değildir. Benim yaşamım oyunculuğa vesiledir. Ve ona yaşam veren benim bu sayede. Bana yaşam hayatı veren Rahman’dır. Ben ondan aldığım ilhamla bana yazılanı aktarırım sadece. Bir misyonerim bu anlamda ve bir misyon taşıyorum sana. Bu noktada oyunculuk tek başına beni doyurmuyor, taşımıyor. Beslendiğim alan olarak beni zayıf kılıyor, beslemiyor. Tatmin etmiyor, muhabbet ortamı olarak da tatmin etmiyor. Çünkü ben bu oyunculuğun dışında kendimce bir yerlere gidip geliyorum, başka insanlarla tanışıyorum. Çünkü fark ediyorsun ki eğer kendini o sisteme teslim edersen o sistemin içerisinde renksiz bir kişilik ama çevreye uyumlu bir varlık olarak hayatına devam ediyorsun… Bu mudur senin hayat gayen… Öleceğiz yahu bir gün, öldüğümde ve uyandığımda -inşallah güzel bir mekânda uyanmak nasip olsun hepimize- bana sorulduğu zaman “Güzel şeyler de yaptım” diyebileyim, ama bunu ölmeden diyebileyim.

        Karavan muhabbetlerinde akıp gidemiyorum

Set ortamındaki sohbetlere neden yabancı kalıyorsunuz peki?
Ben kendi camiamın dışında da bir yerlere gidip gelebiliyorum, başka şeyleri görebiliyorum. Parıltılı camiamın dışındaki; parıltısı, yıldız tozu eksilmiş ya da hayat ışığı sönmüş insanların sohbetlerine dahil oluyorum. Ama meğerse fark ediyorum ki onların hayat ışığı sönmemiş, onların hayat ışığı, benimkinden çok daha canlıymış. Dışarıdan haberlerden gördüğüm zaman üzülüyorum, ah vah ediyorum, meğerse acınası olan benmişim diyorsun o gittiğin ortamlarda… Yani başına bomba düşerken bir çocuğun ya da bir annenin, bir kadının, bir insanın, ona rağmen nasıl bir yaşam kanalı bulabildiğini görebiliyor olmak bu gerçekten muhteşem bir duygu. Ben bunu defalarca görebildim, şükrediyorum. Şimdi öyle bir ortamdan geldiğim zaman ve o oyuncu karavanında oturduğumda, muhabbet ettiğimde benim artık kafam o muhabbeti çok fazla taşımıyor, kulağım da duymak istemiyor. Bu eleştirmek değil, ben muhabbetin içinde akıp gidemiyorum. Bu futbolla ilgilenmediğin halde tribünde heyecanlı bir şekilde maçı izleyen insanların içinde heyecanlı olmaya çalışmak gibi bir şey. Evet ben bir oyuncuyum ama bir süre sonra kendi içimdeki lisanı kaybetmişim meğerse. Orada yabancı olan benim, karavandaki diğer insanlar değil.

   Oyunculuk beni mutsuz eden bir iş haline geldi

Şu ara kamera arkasında da bir şeyler yapıyorsunuz, nedir?
Genel koordinatörü olduğum bir yapım şirketi altında bir belgesel üzerinde çalışıyoruz şu ara. En son, TRT’de yayınlanan “Sarayın Lezzetleri” ve “Lezzet Atlası” adlı belgeselleri yapmıştık. Oyunculuk biraz beni mutsuz eden bir iş haline geldi. Arzu ettiğim, hayalini kurduğum rolleri oynama imkânım yok. Bütçesel anlamda mutlu olduğum ya da çalışma ortamı olarak beni gerçekten tatmin eden durumlar oluşmuyor. Bunu yaparken benim zihnimim daha güzel, daha yaratıcı olması gerekiyor. Burada da onu sağlayabiliyorum. Güzel dost ve kardeşlerimiz var, oturuyoruz, kafa yoruyoruz. Beyin bombardımanı yapıyoruz. Profesyonel bir bisikletçimiz var mesela. Onunla Türkiye’yi dolaşarak bir proje hayata geçirmek istiyoruz. Bir bisiklet turuyla Türkiye’yi tanıtmak aynı zamanda Türkiye’nin bölgelerinde bisiklet kültürünü de biraz tanıtabileceğimiz, belki çocukların biraz ufkunu açabileceğimiz, bir şey yapma niyetindeyiz. Çünkü nihayetinde bisiklet bir spor ve Türkiye’de dünyaya kıyasla çok daha yolun başında gibiyiz. Biraz o aradaki farkı kapatabilmek adına hızlı adımlar atmak gerekiyor. Onun kurduğu bir bisiklet çetesi var, çocukluğundan bugüne taşıdığı ve profesyonelleştiği… Hem onun bu sürecini hem de Türkiye’deki bisikletçiliğin değişim sürecini anlatmak istiyoruz aynı zamanda. Sonra bisikletlerle yola çıkalım, bisiklet kullanan bir iyilik çetesi kuralım ve bir köyde bir çocuğun kalbine ruhuna dokunsunlar, tebessümüne vesile olsunlar… Belki Azez kampına gideceğiz bu bisiklet çetesi ile. Orada bir sürü yetim çocuk var. Onların hepsine bisiklet verme imkânımız yok. Oraya 100 tane bisiklet bıraksak bile o 1000 çocuğu nasıl idare edecek? O zaman biz de diyeceğiz ki haftada bir kitap okuyan çocuk bu bisikleti alacak bütün gün gezecek, kitap okuyan tekrar binecek… Vesile vesileye neden olacak. Ya da yüksek rakımlı bir dağda çocuklarla buluşup oradan profesyonel bisikletçi adayları bulmaya çalışacağız. Dağlardan bisikletçi bulacağız belki de.
   

    Birilerin sadece babası olmaktan çok sıkıldım

Neden mutsuzsunuz oyunculuk konusunda?
Gelen rollerin hepsi birbirine benziyor. Artık sadece birinin babası olmaktan çok sıkıldım. Gerçi bu son gelen roller artık öyle değil ama biraz da kirletilmiş bir karakteri oynamak istiyorum. Şu an TRT’de yayınlanan Kasaba Doktoru adlı dizide biraz daha parasal sistemde takılı kalan bir başhekim profilindeyim. Tıp nedir, sağlık sektöründe önemli olan nedir, parasal gücü olanın sağlığa kavuşması mıdır, yoksa gerçekten ihtiyacı olanın mıdır? Hastaneye girişin sırası var mıdır? Zengin senden sonra geldi ama senden önce belki de o tedaviyi alıyor… Biraz bunların hicvi ve taşlamasını içeren bir dizi. Kore’de orijinali ‘Romantik Doktor’ diye geçiyor. Öte yandan Türkiye’de oyuncu ücretleri şu anda çok düştü. Dünyadaki ekonomik kaygılar Türkiye’de de dalga etkisiyle daha da büyüyerek ilerliyor. Bu da belki de fırsatı değerlendirmek isteyen yapımcı ya da kanal tarafından da gereğinden fazla kullanılarak suistimal ediliyor. Fiyatlar tabii ki bizim 5 sene öncesinde aldığımız gibi değil.
Neden ‘Baba oynamak istemiyorum’ dediniz, bu bir yaş alma kompleksi mi?
Hayır değil. Haluk Bilginer’in oynadığı babaya baksana mesela, muhteşem. Sorun o değil. Sorun o babanın bir hikayesinin olmaması yani sadece birisinin babası konumunda olması… Artık oynadığım roller dışında bir hikayesi olsun istiyorum. Örneğin Hacı Bayram Veli dizisinde en azından bir Mevlüt karakterini oynadım, oba reisi idi. Farklı bir sureti ve farklı bir duruşu olan bir baba temsili idi. Dediğim gibi baba da olayım, dede de olayım, mesele o değil. O babanın veya dedenin bir yumruğu olsun ve masaya vurabilsin.

    Vitrindeki pasta olmak istemiyorum

Anlıyorum ki kamera arkasında da üretim yapmak gibi bir kaygınız var, neden? Bu bir heves mi?
Belgeselde sana ait şeyler çıkarabiliyorsun. Güzel insanları bünyende barındırıp onlarla faydalı bir şeyi beraber üretiyorsun. Dizi dediğimiz şey, yazılanı oynamak ve ekrana taşımak. Tabii ki kendi karakterinden ve ruhundan katıyorsun, malzemesini sen oluşturuyorsun ama ben o bir önceki hamur ve mutfak tarafında olmak istiyorum. Yani vitrindeki pasta olmak istemiyorum.

Kendiniz için bir karakter yazacak olsaydınız bu karakter nasıl olurdu?

Bunu 5 sene önce sorsaydın biraz daha uçan, kaçan bir karakter diyebilirdim. Ama şimdi sanırım bir anti kahraman olmak isterdim. Beceriksiz ve başarısız. Kore sineması ile dizilerini çok seviyorum. Fazlasıyla doğal ve alçakgönüllü insanlar. Bu sinemalarında bile belli oluyor. Yaptıkları süper kahramanlar bile ayakkabısını çıkarıp eve girer ve annesinden azar işitir, eziktirler, kahramanlıklarını kahraman olmak için yapmazlar. “Bu maalesef bana verilmiş bir yetenek ve maalesef bununla yaşamak zorundayım” modundadırlar. Bu duygu içerisinde oynarlar. Bunu çok seviyorum ben. Bu çağda aslında hepimiz birer anti kahramanız. Başarısızlıklarımızla aslında farkında olmadan büyük başarılara sebep olabiliyoruz. 

Bundan sonrası için hayaliniz, hedefiniz nedir? Hem işinize hem de hayatınıza dair…

Hedef her zaman olmalı. Ama hedef nedir, örneğin “Beyazperdede öyle bir film yapacağım ki ardından bütün ödülleri toplayacağım, herkes benden bahsedecek” ya da “Muhteşem bir oyunculuk sergileyeceğim, Oscar’a kadar gideceğim” midir hedef… Biz öleceğiz arkadaş. Geride bıraktığın şey bir kupa veya ödül olmamalı. Örneğin belki de çok kalp kırdım, belki de çok insan üzdüm. Helallik almam gereken insanlar var. Ben bunları toparlayabilme derdinde olmalıyım. Artık benim hedefim bu olmalı. Ama mesleki anlamda şunları söyleyebilirim: Aile üyelerimin hepsi çok yetenekli insanlar. Abilerim, yeğenlerim… Yönetmen abim de var, yazar abim de yogi abim de. Henüz 16 yaşında dördüncü kitabını çıkaran bir yeğenim var. Hem müzik hem de resim alanında çok yetenekli başka bir yeğenim… Tüm bunların hepsini bir araya getirip, yoğurup birlikte bir sinema filmi ortaya çıkarmayı çok isterdim. Kısacası beraber üretebileceğimiz bir işin içinde olmak isterdim hem yapımcı hem de oyuncu olarak. Ailem de hırs yok, olsa neler yapardık…

     Benim kaygım insandır, derdim de insan odaklıdır

Sosyal medyanızda Ukrayna’da devam eden savaş ile ilgili birtakım açıklamalarınız, paylaşımlarınız oldu. Bunun hakkında yeni bir şeyler söylemek ister misiniz?
Benim o videoda nasıl bir giriş yaptığım ortada. O girişi yapmadan, “Filistin’de Suriye’de yıllardır şunlar oluyor, hiç kimse oraya tepki vermiyor, ama Ukrayna söz konusu olunca tepki veriyorsunuz” deseydim, insanlar bana tepki göstermekte haklıydı. Ben elbette Ukraynalıların acısını anlıyorum ve başta da bu acıyı hissettiğimi dile getiriyorum. Yıllar önce Avrupa’nın göbeğinde on binlerce insan katledilirken kimsenin ses çıkarmadığını görüyorsun. Neden, Müslüman oldukları için. O videoyu çekme ve paylaşma nedenim yani o an beni patlatan şey şu, bir paylaşım gördüm. Birtakım insanlar “Onlar Avrupalı ve mavi gözlü, sarışın… Onlar Filistinli veya Arap değil, onlar bizden, nasıl yardım etmiyoruz” diyor. Benim kaygım insandır, derdim de insan odaklıdır. O şu dinden, o bu dinden değildir derdim. Elbette ben de Müslüman olduğum için Müslümanların acılarına daha fazla ortak oluyorum ama zulme uğrayan ya da kimliğinden yoksun bırakılan insanların çoğu Müslüman. Herkes Bosna Savaşı’nda yaşananlara bir daha bir dönüp baksın. Avrupa’nın göbeğinde neler oldu… Saraybosna’da sadece zevkine Sırplar sniper pozisyonunda keyfine insan öldürdüler. Katliamlarıyla övünen insanlardı onlar ve bu Avrupa’nın göbeğinde yaşanırken hiçbir dünya devleti bugünkü gibi bir araya gelmedi. Çaba dahi göstermediler, kınamadılar bile. Ama şimdi keşke bütün savaşlara bu denli tepki gösterebilseler, ama yok. Fakat şu anda oynanan oyun da başka. Yine masum insanlar ölüyor orada. Ama şu an o katliamların sebebi Rusya’nın oraya gidip o toprakları almak istemesi adına değil, orada yine başka tezgahlar dönüyor. Yine ABD devreye girdi. Herkes birbirini gaza getirdi. Bu da başka bir konu. Ama sonuçta insanlar ölüyor orada. Ben buna duyarlıyım, benim buna yapabileceğim bir şey varsa elimden geleni yapıyorum. Bizim birçok yardım kuruluşumuz da Ukrayna’da şu an. Biz gereken duyarlılığı gösterebiliyoruz. Ama bu duyarlılık onlardan gelmiyor, onlar demek zorunda kalıyorsun, insan ayırıyorsun, seni ayıranı sen de ayırmak zorunda kalıyorsun ya da göstermek, işaret etmek zorunda kalıyorsun. “Bu adamdı benim ölümüme sessiz kalan, katliama sessiz kalan” bunu göstermek ve duyurmak zorundasın. O videodaki kızgınlıkta oydu. Niye bu kadar görünür bir şekilde çifte standarda sahip bu dünya. Yıllardır Filistin’de katliam oluyor, Suriye’de insanlar ölüyor yıllardır. Suriye, Filistin ve diğer bölgelerde yaşananları bilip, tanık olup şu anki dünya düzenine öfke duymamam mümkün değil, Ukrayna’ya gösterilen hassasiyet karşısında. Doğru bir hassasiyet ama kendi başlattıkları bir savaş ve arkasından hassasiyet oyunu oynuyorlar. Duyarlılığa önce kendi hanenden başlayıp sonra diğer mahallelere ulaşacaksın. Birikimle çıkmak zorundasın.

    Hiçbir zaman ‘keşke çenemi tutsaydım’ demedim 

Hissiyatınızdan veya davranışlarınızdan dolayı kendinizi yalnız hissettiğiniz oluyor mu?
Ben her sete girdiğimde “Selamün Aleyküm” derim. Bu illa birilerine çakmak değil, yahu selam güzel bir şeydir. Sana Allah’ın selamını getirdim. İlla bunu tutucu bir kavrammış gibi algılamaya gerek yok. Allah’ın selamı senin üzerine olsun. Ne güzel bir şey bu, Allah sana selam söylüyor beni de aracı kıldı sana. Öte yandan bugün bir Hristiyan misafirimiz olsa ve ibadet için kiliseye gitmek istediğini söylese, kendimizi parçalarız onu oraya ulaştırmak için elimizden geleni yaparız. Ama ben bugün yahu Cuma’ya gideceğim desem garip karşılanıyor. Ama şimdi göstermelik de o niyazda bulunanlar, kendini ibadette gösterenler çoğaldı. Ben yıllardır böyleyim, selamlı kelamlıyım. Ya da biraz daha duruşumla ilgili maneviyatını yaşayan bir insanım. Cuma’ya giderim, namazımı kılarım. Ama şu an bile bunu dikkat çekmeden yapmaya çalışıyorum. Zira rahatsız olan insanlar oluyor. “Ben şimdi yargılanır mıyım, o beni yargılar mı?” gibi düşüncelere kapılıyorum. Kısacası ayrı görülme hali her zaman var. Ayrıca şimdi sadece dini veya ibadet anlamında değil, kimin adamı olduğunuzla ilgili durumlar çoğaldı. Cenah içinde cenahlar oluştu artık. Ben kendi adıma bu yıllara kadar çenemden, fikriyatımdan ya da bunu dile getirişimden çokça eleştirildim. Mavi Marmara’dan sonra piyasada çok sıkıntı çektim. Her zaman bir cenahın tepkisi ile karşılaştım ve beni her yerde her zaman engelleyecek bir grubun oluşmasına sebep oldum. Elbette çok üzüldüm. Ama hiçbir zamanda “Keşke çenemi tutsaydım” demedim. Bir şey söylediysem demek ki düşünmüşümdür ben onu. Düşündüğün şeyi zikretmekten acizsen ya da çevrenden dolayı kendini engelliyorsan o zaman senin o toplumda bir yerin yok. Bir düşüncen veya fikrin varsa bunu her zaman dile getirebilmelisin. Yanlış dahi olsa… Yanlışını da kabullenebilmelisin, bu benim için çok önemli.

Önceki Yazı

Her yaşam bir yol denemesidir

Sonraki Yazı

Bir Ahmet Özhan hikâyesi…

Son Yazılar

Alyoşa’dan aşk ile selam

Sanat ajandası, sanat dolu bir sayfa ile karşınızda. Bu sayımızda sanatçı Aliye Berger’in hikayesini anlatacağız. Aliye