Ramazan’ın heyecanı nasıl yaşanırdı?

19 dakikada okunur

Herkesin anlattığı, hissettiği bir Ramazan vardır. O Ramazanların bir heyecanı da eğlencesi de vardır. Aynı zamanda Ramazan heyecanıyla etkinlikler, eğlenceler planlanır. Biz de “Ramazan’ın eğlencesi olur mu? Olursa nasıl olur? Ramazan’da ibadet ve eğlence arasında nasıl bir ilişki var?” sorularını şair Ahmet Murat’a, İslami sanatlar üzerine yoğunlaşmış olan yönetmen Murat Pay’a, “Osmanlı’da Eğlence” kitabının yazarı Özgü Çilli’ye ve yaptığı kuklalarıyla tanınan gölge sanatçısı Cengiz Özek’e yönelttik. 

Geçmiş zamanların Ramazanlarını süsleyen eğlenceleri, Ramazan’ın coşkusuyla sahura kadar sürüp giden hareketliliği dinlerken ya da herhangi bir yerde okurken âdeta masal tadı alıyorum. Cenab Şehabettin “İstanbul’da Bir Ramazan” adlı kitabında Ramazan’ı şöyle tarif ediyor: “Mübarek şehr-i Ramazan hulûI etti mi, payitahtın Fatih ile Bayezid arasındaki kısmı silkinir, canlanır, gürültüye başlar; bermu’tad evlerinde pinekleyenler sokaklara dökülür; ikindiden sahura kadar Direklerarası dirsekler arası olur. Bu kalabalıkta aşk bir küçük hükümdar ve sürur onun vezir-i a’zamıdır.” Bugün, topluluk halinde hissedilen bu heyecanı anlayacak ortamdan yoksunuz. Çok değil, pandemi öncesinde bile daha farklı bir Ramazan yaşıyorduk. Toplumdaki her kırılma Müslümanların beraber gerçekleştirdiği en büyük ibadet olan orucun kültürel yansımalarındaki bazı basamakları da yok etti ya da formunu değiştirdi. Peki bugün, Müslümanlar için kutsal sayılan ve ibadetle taçlandırılmaya çalışılan bir ayda eğlenmek mümkün mü? Bu bağlamda şair Ahmet Murat’a, İslami sanatlar üzerine yoğunlaşmış olan yönetmen Murat Pay’a, “Osmanlı’da Eğlence” kitabının yazarı Özgü Çilli’ye ve yaptığı kuklalarıyla tanınan gölge sanatçısı Cengiz Özek’e “Ramazan’ın eğlencesi olur mu?” sorusunu yönelttik. 

Ramazan’da hanelerde eğlenilmeli

Murat Pay

Bireysel okumalarımda Ramazan’da Beyazıt’ın canlılığına dair çok fazla ayrıntıya rastladım. Eskiden Ramazan ayının özellikle seyirlik sanatlar için bereketli olduğunu, halka dönük bir eğlence ortamının ortaya çıktığını görüyoruz. Hatta tiyatro yapanlar, orta oyunu oynayanlar ya da meddahlar Ramazan’dan sonra sinek avlıyorlar. Yani Ramazan’ın gelişi bir hareketlilik doğuruyor. Bu sebeple Ramazan eğlencelerinin organik katılımı sağlayacak ve halkın ilgisini çekecek biçimde düzenlenmesi oldukça isabetli. Kanaatimce bir dinamizm sağladığı için Ramazan’ın eğlencesi pekâlâ olur. Bugün ailelerin, evlerin, sosyal ortamların yapıları değişti. Dolayısıyla Ramazan algısı da değişti. Ama ben Ramazan’ın, oruç tutmanın hâlâ dinamizmini koruduğunu, sürdürdüğünü düşünüyorum. Dolayısıyla da bahsettiğimiz eğlence kültürünün bugüne bir şekilde dahil edilmesi gerekiyor. Bilhassa çocuklar için Ramazan eğlenceleri günümüze uyarlanmalı. Bugün belki de bahsettiğimiz eğlencelerin çapı küçülmüştür. Geçmişte meydanlarda gerçekleştirilen eğlenceler artık sadece evin içinde, aile ya da akrabalar arasında veya bir belediye etkinliğinde kendine yer buluyordur. Ama eğer Ramazan’da hanelerde de eğlenilmiyorsa eğlenilmeli diye düşünüyorum. 

Karagöz, Ramazan’dan Ramazan’a idi

Özgü Çilli

Ramazan ayı, Osmanlı döneminde rahatça eğlenmenin hüküm sürdüğü, herkesin kendine uygun bir eğlence bulabildiği bir dönemdi. İnsanların dört gözle beklediği Ramazan’da dükkânlar, kahvehaneler gece yarısına kadar açık kalırdı. Halka gezip, eğlenmesi için imkân tanınırdı. En ilgi çekeceği düşünülen gösteriler Ramazan’a saklanırdı. Sirkler, yerli ve yabancı tiyatro ve opera toplulukları, ilk gösterilerini Ramazan’a denk getirmeye çalışır, yeni eğlence mekânları kapılarını bu ayda açmaya özen gösterirdi. Sinema gibi son dönem icadı bir yenilik bile daha çok ilgi görmesi için seyirci karşısına bir Ramazan ayında çıkmıştı. 

Diğer aylarda nispeten sakin bir yer olan Şehzadebaşı, sadece Ramazan’da İstanbul’un en önemli gezinti yeri olma özelliğini Beyoğlu’nun elinden alırdı. Gezintiler ikindiden sahur vaktine kadar devam ederdi. Genellikle dramatik eserler oynayan Mınakyan’ın önderliğindeki Osmanlı Tiyatrosu, tulûatçı Kel Hasan, Abdi, kantocu Şamran, Peruz, Karagözcü Hayali Salih Efendi gibi her kesimden sanatçılar, Şehzadebaşı’nın karışık Ramazan eğlencelerinin en önemli icracılarıydılar. Cumhuriyet döneminin başarılı Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, Osmanlı’nın son dönemlerine denk gelen çocukluk ve gençlik yıllarında hayatın eğlence anlamında oldukça durağan olduğunu belirterek şöyle der: “Tiyatro veya Karagöz, Ramazan’dan Ramazan’a idi. Bu mübarek ay o zaman için ibadet ayı olmaktan çok hürriyet ve hatta sefahat ayı idi.” Muhsin Ertuğrul da anılarında, tiyatronun sadece Ramazan’da akla gelen bir eğlence olmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmiştir. Ünlü tiyatrocu, Ramazan bitip bayram gelince, sadece bir ay boyunca tiyatro mevsiminde yaşanan canlılığın birdenbire ortadan kalktığını, İstanbul’un gece yaşamının bir balon gibi söndüğünü, tiyatronun adının adeta ağza alınmaz hale geldiğini yazmıştır. Osmanlı’nın son dönemlerine kadar halkın ramazan ayına özel bu eğlenme âdeti devam etmiştir.

Karagöz, orta oyunu, meddah gibi geleneksel gösterilerin gerçekleştiği Ramazan ayı diğer zamanlardan farklı olarak herkesin rahat bir biçimde dilediğince eğlendiği dönemlerdi. Şehzadebaşı, Ramazanlarda eğlence mekânlarının çokluğu ile rağbet bulan bir yerken, Bayezid Meydanı geniş alanından ötürü arabalarla ve yaya olarak gezmeye gelen kadınlar için en çok tercih edilen gezinti mekânıydı. Namık Kemal, kadınların Bayezid gezintilerinin yaklaşık olarak Tanzimat döneminde başladığını söyler. Dönemin bazı yazarları tarafından kadınların bu semtte yaptıkları Ramazan gezintilerindeki rahat hareketleri, bu kutsal ayı özgürce eğlenmek için bir fırsat olarak görmeleri gibi durumlar sık sık eleştirilmiştir. Hükümet tarafından kimi zaman kadınların Bayezid gezintileri esnasındaki davranışlarını, giydikleri kıyafetlerin biçimini, erkeklerin de kadınlara yönelik kimi tavırlarını düzenlemeye yönelik çeşitli tenbihnameler ilan edilmişse de bunlar sıkı bir biçimde uygulanmamıştır. 

19. yüzyılın ortalarında İstanbul’da bulunan Abdolonyme Ubicini, Karagöz için şöyle yazmıştır: “Ne paşalar, ne dervişler, ne sarraflar, ne tüccarlar onun acı iğnelemelerine hedef olmaktan kurtulabilirler; bütün meslekleri sıraya çeker ve biriyle kendine has hususiyetlerini ortaya koyarak alay eder. Hükümetler bile onun sansüründen geçmekten kurtulamazlar; kıyafet değiştirerek gelen vezir nice acı gerçeklerin açıkça ortaya koyulduğuna şahit olur. Fakat her şey sadece Ramazan’da hoş görülür.”

Ramazan’ın günümüz Türkiye’sindeki algısı ile karşılaştırıldığında Osmanlı İstanbul’unda İslam dünyası için kutsal olan bu ayın eğlence yönüyle öne çıkması ilk bakışta anlaşılması zor bir olgu gibi görünür. Osmanlı yöneticileri tarafından yüzyıllar boyunca karnaval ve paskalya gibi gayrimüslimler için dini açıdan önemli günlerde, onlara tanınan dilediğince eğlenme hakkının, İslam inancında kutsal olan Ramazan ayında da Müslümanlara bahşedildiğini düşünmek yanlış olmayacaktır. Günümüzde Ramazan ayı içinde Osmanlı dönemine öykünen çeşitli etkinlikler yapılmaktadır. Ancak artık dilediğince eğlenmek için her türlü imkâna sahip olan modern toplumda, bu eğlenceler sadece nostaljiye meraklı belli bir kesimin katıldığı etkinliklere dönüşmüştür. 

Eğlenceler ramazan görevlerini hafifleten desteklerdir

Ahmet Murat

Ramazan’ın eğlencesi olur. Öncelikle ibadet cinsinden olur. İftar davetleri, hediyeleşmeler, teravih kovalamalar, hatim yetiştirmeler bu türden eğlencelerdir. Yine Ramazan vazifelerini yapan bir oruçlunun eşi dostuyla geçirdiği vakit de Ramazan eğlencesidir. Geçmişteki Karagöz, orta oyunu gibi eğlenceler Ramazan görevlerinin rakibi olarak değil, o görevlerin üstlenilmesini kolaylaştıran, ramazanı taşınabilir kılmak anlamında hafifleten destekler olarak görülmeli. Ramazan görevlerini yapmadan eğlencesine tabi olmak ise gayri müslim tavrıdır, bizimle ilgisi yok, konuşmaya da gerek yok.

Kadir Gecesi haricinde her akşam Karagöz oyunu oynardı

Cengiz Özek

Osmanlı döneminde Ramazan İstanbul’da başka Anadolu’da başka yaşanmış olabilir. Anadolu’da eğlence yapılıyor muydu ya da nasıl yapılıyordu bilmiyorum ama mantık yürütecek olursak insanlar iftarla sahur arasında koca bir günün rehavetini atacak ve kalplerini ısıtacak birliktelik alanlarına ihtiyaç duyuyorlardı. Özellikle teravih namazından sonra bir araya gelebilecek imkânlar arıyorlardı. Aslına bakılırsa Ramazan eğlenceleri birliktelik ihtiyacının bir sonucuydu ve bu sebeple Anadolu’da da var olduğunu düşünüyorum. İstanbul’a bakacak olursak Ramazan’da özellikle Direklerarası’nda akşamların yoğun geçtiğini biliyoruz. Karagöz yıl boyunca oynardı ama Ramazan’da çok sık oynardı. Hatta Karagözcüler arasındaki bir söylentiye göre 29 tane klasik Karagöz oyununun olmasının nedeni Kadir Gecesi haricinde Ramazan’ın her akşamı oynanmasıyla alakalıdır. Ama Osmanlı dönemi için de herkesin Ramazan eğlencelerine katıldığını söyleyemeyiz. Dini vecibelerini sürdürmek ve eğlenceden uzak kalmak isteyen insanlar da vardır. Ramazan’ı yaşayış biçimi kişinin tercihine bağlı olarak değişir. 

Kendi kültürümüze sahip çıkmalıyız

Günümüze baktığımız zaman artık Ramazan’ı hissetmeyen pek çok insanın olduğunu görüyoruz. Çok görüşlü bir dönemde yaşıyoruz. Eğlenceden daha çok dini vecibelerine ağırlık veren insanlar Ramazan’ı yaşıyorlar ve aile içinde eğlenmeyi yeğliyorlar. Tabii burada eğlenmekten kastım konuşmak, dostlukları arttırmak, birlikte vakit geçirmek. “Ramazan eğlencesi” adı altında geleneklerimizi halka ulaştırmak isteyen pek çok belediye var. Ancak hepsi aynı yanlışı yapıyor; bu etkinlikleri gerekli özeni göstermeden planlıyor ve sunuyorlar. Kendi geleneğimizdeki kültür sanat unsurlarına mücevher değeri vererek seyirciye ulaştırma gayreti olan bir belediyeye rastlamadım. Bugün Ramazan eğlenceleri içerik önemsenmeden, çadır kurup geçiştirilen ve sadece geçmişte yapıldığı için sürdürülen etkinliklere dönüşmüş durumda. Elbette işini düzgün yapan birkaç belediye vardır ama çoğunluğu aynı yanlışı tekrar ediyor. Bu görüntü beni çok mutsuz ediyor. Çünkü böyle olmamalı ve kendi kültürümüze sahip çıkmalıyız. Bir gölge oyunu olan Karagöz İstanbul’da, payitahtta başlayarak gelişmiş ve Cumhuriyet’in kurulmasıyla beraber başına “Türk” kelimesi eklenerek Türkiye’nin sanatı olarak kabul edilmiştir. Ardından UNESCO Kültür Mirası listesine girerek dünya mirası olmuştur. UNESCO’nun sahip çıktığı Karagözümüzü seyirciyle buluştururken daha özenli ve duyarlı yaklaşmalıyız. Dünya bizim sanatımıza sahip çıkıyorsa biz daha çok sahip çıkmalıyız, dört elle sarılmalıyız.

Önceki Yazı

Kayıp şehirde sinema bulundu 

Sonraki Yazı

Oğuz Atay’ın sofrasında neler var?

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde