Renklerin, kelimelerin, tarihin aynasından bir başka Amsterdam

11 dakikada okunur

“Umudu tablodaki bir yıldız söylesin, bir insanın coşkunluğunu batmakta olan güneşin pırıltısı. Bunlar gerçekçi aldatmalar değil tabii ama gerçekten var olan şeyler değil mi?” bu soruyu önce kardeşi Theo’ya sonra bize soruyor dahi ressam Van Gogh. Bu soru Yıldızlı Gecesi’nden mülhem şekilleniyor dudaklarında. Onun bu eserini Saint Paul Hastanesi penceresinden göğü seyrederek çizdiğini bilmek bizlere ne hissettirirse, o duygu keşmekeşiyle başlıyor müzeye dair izlenimlerimiz. Tabloları kendi isminin de önüne geçmiş, içindeki her türlü devinimi tuvaline aktaran ressamın eserlerinin sergilendiği Van Gogh Müzesi, Amsterdam’ın simge mekânlarının başında geliyor. 

Sanatseverlere kapılarını 1973’te açan müze, ressamın biyografisini okumaya yakın bir duygu geçişine sebep oluyor. Dört kattan oluşan müzede eserler kronolojik bir sıralamayla ve sanatçının renkleri birbiriyle kaynaştığı manzaralarına benzeyen bir harmoniyle sizi karşılıyor. Her bir katı dolaşırken onun dünyasında yer eden renklerin nasıl da başat tablolara dönüştüğüne tanıklık ediyorsunuz. 

Ruhun yüceliği ne renktir?

Müzenin giriş katına adımlarınızı attığınızda aslında resimlerinin ruhundaki çalkantıların turnusolü olmadığını fark ediyorsunuz adeta. Renkler, kompozisyon ve denge henüz onun melodisini fısıldamıyor. Hatta bazı resimler çağdaşlarının eserlerine fazlasıyla benziyor. O yılları kendisi, on yedi yıl boyunca bir başka ifadeyle yansıtana dek kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplardan bir başkasında şöyle özetliyordu: “Yalnız benim omuzlarımın bunca ağır bir yükü kaldıracak kadar geniş olmadığını vurgulamam gerek. Yine de gözümün önünde güzel bir gelecek canlandırmaktan kendimi alamıyorum.” 

Sanatçının en tanınmış eserleri ise birinci katta.  Yıldızlı Gece de onlardan biri. Her bir eserini gördükten sonra yaşamının evrelerine şahitlik etme mahcubiyetiyle diğer katları da dolaşıyoruz. Onu en iyi anlayanlardan biri ressam Cézanne, onun hakkını teslim etmek için ruhunun yüceliğini ve içtenliğini tablolara akıttığını söyler. Bu sözün gerçekliğini renkler birkaç gün aklınızdan silinmediğinde anlıyorsunuz. Peki ruhun yüceliği ne renktir? Patates Yiyenler kuzgunisi mi, sarı mı Ayçiçekleri sarısı misal. Ya da mavi mi demeliyiz? Onu en çok anlatan renk hani. Çiçek Açan Badem Ağacı beyazı mı yoksa arayıp durduğumuz renk?

Otoportreye son bakış

Müzede sanatçının eserlerinin tamamı yer almıyor ancak iki yüzü aşkın tablo, beş yüz eskizi ve sayısız mektubu görebileceğiniz müze dünyanın en çok ziyaret edilen otuz müzesinden biri. Müzede aynı zamanda sizi başka ressamların eserleri karşılıyor. Rodin, Renoir, Edouard Manet Delacroix ve Claude Monet gibi çağdaşlarının resimlerini de gördükten sonra sanatçının hayatı boyunca yalnızca bir resmine değer biçildiğini hatırlıyoruz. Kendinin farkında birinin şu soruyu neden sorduğunu da otoportresine bakarken anlıyoruz: “Çoğu insanların gözünde neyim ben?”

Masallardaki kütüphane ya da Rijksmuseum 

Amsterdam’ın tarihi evleri, hafıza mekânları arasında bisikletle dolaşmak kadar olmazsa olmaz bir plan daha var: Museumplain’de yer alan Rijksmuseum’a gitmek.  Hollanda ulusal müzesi olan Rijksmuseum, Hollanda’nın önde gelen plastik sanat eserlerinin sergilendiği bir müze. Lahey’de 1800 yılında kurulan müze önceleri National Kunst-Gallerij adını taşır. Daha sonra Kral Louis Bonaparte’ın emriyle müze Amsterdam’a taşınır. Aynı zamanda sanat ve zanaatın bir arada olduğu zengin bir koleksiyonun da ev sahibi mekânda, çağdaş sanatçıları da Altın Çağ’a ait eserleri de görmek mümkün. Müzeyi diğerlerinden ayıran bir özelliği daha var. Ülkenin en zengin sanat kütüphanesi de bu binada ziyaret edilebiliyor. Kütüphanede adımlarınızı atarken adeta masallardaki devlerin kitaplığı arasında dolaşıyor, bir anda o devasa dev, kitabın kapağından ışıklar saçıyor sanabilirsiniz. Otuz beş bin kitap ve el yazması eserin yer aldığı müzedeki sanat eserlerinin yedi milyonun üzerinde olduğunu hatırlayıp turumuza devam ediyoruz.  

Bir günlüğü karıştırır gibi Anne Frank Evi

Hollanda’da hayatın ritminin en çok hissedildiği şehir Amsterdam kuşkusuz. Bir yönüyle turistik olduğu kadar bir yönüyle de sizi düşüncelere daldıran toplumsal tarih noktası ise Pitoreski. Prinsengracht bölgesinde yer alan Anne Frank Evi on üç yaşındaki bir kız çocuğunun günlüğünü okumak gibi. Buna eşlik eden şey, yoğun bir suçluluk ve çaresizlik elbette. 

İçeri adıma tar atmaz bir ağırbaşlı hava yüzünüze çarpıyor zira burası II. Dünya Savaşı’nın ağır sonuçlarını iliklerinize kadar hissedeceğiniz bir yer. Yazar olmak istediğini günlüğünden öğrendiğimiz Anne Frank ve ailesinin Frankfurt’tan Amsterdam’a uzanan yolculuğunun tanığıyla başbaşasınız. Nazi iktidarının kıyımından kaçan aile bu evde tam yedi yüz gün boyunca gizlenmeyi başarır. 

Odaları dolaşırken Anne Frank’ın dilinden evi anlatan bir sesli rehber teknolojisi size eşlik ediyor. Herkes kadar masumken, yanaklarının pembesi erkenden solacak olan bir kız çocuğunun anlatımıyla savaşın seyrini hatırlamak ağır bir deneyime dönüşüyor. Ailenin öyküsünün bu binadaki sığınaktan sokağa çıkıp özgürlükle sonuçlanmasını diliyorsunuz. Ancak aile buradan kaçamaz ve takvimler 1942’yi gösterdiğinde Anne ve ablası Margot kamplara çağrılır. Tek çıkar yol gizlenmektir. Evde gizli bir bölmede gizlenen aile 1944’te saklandıkları yerde bulunur ve tutuklanır. Müzenin kapısından dışarı adım attığımızda, ailesini son kez kampın avlusunda gören Anne’nin yerine derin bir soluk alıp bugüne dönmeye çalışıyoruz. 

Dam Meydanı’ndan resim atölyesine kaçış

Amsterdam’a yolunuz düştüğünde Dam Meydanı’nındaki kalabalık, İstanbul’un yeraltı çarşılarında satılan kurmalı -deyim yerindeyse delirmiş- oyuncakları hatırlatırsa, hemen yönünüzü Rembrandt Evi Müzesi’ne çevirebilirsiniz. İçeride sizi usta ressamın anıları karşılıyor. 1606 yılında inşa edilen evde ömrünün yirmi yılını geçiren Rembrandt van Rijks’e ait bazı tablolar, gravürler göreceksiniz. Biz yine de ufacık bir hatırlatma yapıp eserlerin orijinallerinin Rijksmuseum’da sergilendiğini belirtmiş olalım. Her şeye rağmen 17. yüzyıla uzanacağınız bu müzede bir ressamın gündelik hayatına dair bütün ayrıntılarla karşılaşacağınızı sizi temin ederiz. Rembrandt Evi’nden ayrılmadan sanatçının resim tekniği hakkında bilgi alıp resim atölyesine ücretsiz olarak katılmayı unutmayın deriz. 

Önceki Yazı

Gezi merak; seyahat deneyim arzusudur

Sonraki Yazı

Çöl’de kadim bir güzel: Şinkıt

Son Yazılar

Bir değirmendir bu dünya

Muhtârî’nin “Men be-pây-ı hod in hatâ kerdem/Tâ be-destâ renc gestem âsiyâb” (Ben kendi attığım yanlış adım