Rus edebiyatı ya da Dostoyevski

27 dakikada okunur

Dünya klasikleri denince akla Rus edebiyatı gelir. Rus edebiyatı denince XIX. yüzyıl Rus Edebiyatı ve ardından da tabii ki Fyodor Mihayloviç Dostoyevski gelir. Bir araştırmaya göre Dostoyevski’nin 1848 yılında yayımlanan öyküsü Beyaz Geceler, 1866 yılında yayımlanan novellası Yeraltından Notlar ve 1864 yılında yayımlanan romanı Suç ve Ceza ülkemizde son yıllarda en çok okunan 50 kitap arasında… İlk romanı İnsancıklar’ı şair Nikolay Nekrasov “bir şaheser” olarak tanımladı, yazar Vissarion Belinski “Rusya yeni bir Gogol kazandı” şeklinde yorumladı. Öteki, Dostoyevski’nin eserleri arasındaki en Gogolestik romanı olarak görüldü. Netoçka Nezvanova devrimci aktivitelere katılma suçundan tutuklanıp Sibirya’ya sürülmesi sebebiyle tamamlayamadı. Sibirya sürgünü döneminde kaleme aldığı Stepançikovo Köyünde köy hayatı hakkında ve yarı mizahi bir üslupla yazdı. Ezilenler, roman olarak basılmadan önce bir dergide “Başarısız bir yazarın notlarından” alt başlığıyla tefrika edildi. Bir yazarın hapislik yaşamı ve toplum dışına itilmiş insanların acılarını anlattığı Ölüler Evinden Anılar romanı Turgenyev ve Tolstoy’dan övgüler aldı. “Ben hasta bir adamım.” ifadesi ile giriş yaptığı romanı Yeraltından Notlar’ı ile birçok Batılı düşünürü varoluşçu anlamda etkiledi. Sibirya sürgününün dönüşünde yazdığı tam uzunluktaki ikinci romanı Suç ve Ceza, yazarın “olgunluk” döneminin ilk büyük romanı olarak kabul edildi. Gençlik yıllarından izler taşıyan romanı Kumarbazı yirmi beş günde tamamladı. “Romanın çoğu aceleyle yazıldı, çoğu çok dağınık ve iyi sonuçlanmadı ama yine de çoğunluğu iyi sonuçlandı.” dediği Budala’yı yayımladı. 19. yüzyılın ikinci yarısında ateizm, nihilizm ve sosyalizm gibi ideolojilerle birlikte Batı düşüncesinin Rusya ve Rus insanı üzerindeki etkilerini eleştirdiği Ecinniler’i yazdı. Mektup tarzında romanı Delikanlıyı kaleme aldı. “Zirve romanı” olarak adlandırılan son romanı Karamazov Kardeşlere iki yıla yakın bir zaman harcadı. Büyük Bir Günahkâr’ın Anıları ile uğraşırken, günümüzden tam 143 yıl önce 8 Şubat 1881 tarihinde St. Petersburg’da yaşamını yitirdi. Dostoyevski hem  edebi hem de düşünsel anlamda dünyayı etkisi altına alan isimler arasında gösterilmektedir. Türk edebiyatı hatta Türk sinemasında dahi etkisi hissedilmektedir. Eserlerini tekrar okumanız dileğiyle…

Önerdiklerim

Agatha Christie’nin Kutusu / Mira Meksi / Ketebe Yayınevi

Arnavut yazar Mira Meksi, Türkçeye çevrilen ilk romanı Agatha Christie’nin Kutusu’nda baş döndürücü bir gizem sarmalı oluşturuyor. Aşk, ihanet ve cinayetin sırt sırta yürüdüğü kanlı serüven, okuyucuyu, Miss Marple, Hercule Poirot ve Sherlock Holmes gibi yüksek gözlem gücüne sahip birer dedektife dönüştürüyor ve kendisini, sinsice içine çekildiği polisiye girdabından çıkaracak bir anahtar aramaya çıkarıyor. Arnavut diplomat Mithat Bey ile genç sanatçı Nineta’nın, rüyaya benzeyen fakat yok edici bir güç de taşıyan aşklarının perçinlediği romanda, arka planda Arnavutluk’un bir asırdır süregelen sorunları ve Balkan devletlerinin siyasi arenadaki çekişmeleri ele alınıyor. Arnavut halkının sesini duyurmak amacıyla tozlu arşivlerin derinliklerinde kalmış gizli antlaşma belgelerinin izini süren başarılı diplomat, “aşkı cömertçe armağan eden büyüleyici şehir” İstanbul’da, rüyalarının şehrini yaşamakla şehrin rüyasını yaşamak arasında gidip geliyor.

Aslan Asker Şvayk ve Dünya Savaşı’nda Başından Geçenler / Jaroslav Hasek / Can Yayınları

Aslan Asker Şvayk, insanlık tarihinin en acımasız savaşlarından birini, İkinci Dünya Savaşı’nı, tüm anlamsızlıkları, gülünçlükleriyle yerden yere vuran bir yergi başyapıtı. Çek yazar Jaroslav Hašek’in, savaş çığırtkanlığını, militarizmi, devlet buyurganlığını gözünün yaşına bakmadan eleştirdiği bir mizah klasiği. Şvayk ise dünya edebiyatının en unutulmaz karakterlerinden biri. İşte, Hašek’in kahramanı Şvayk, Prag’da bir yandan soysuz hilkat garibelerini millete soylu köpekler diye yutturmakla, bir yandan da dizlerindeki romatizma ağrılarıyla uğraşırken, kendini birden böylesi bir boğazlaşmanın içinde bulur. Ama Aslan Asker Şvayk romanında, bu uluslararası kapışmanın yanı sıra, Çek ulusunun Avusturya İmparatorluğu’na, Habsburgların egemen kılmaya çalıştığı Alman dili ve kültürüne karşı gösterdikleri direnişin, verdikleri bağımsızlık savaşımının gündelik yaşamdaki yansımalarını da izleriz. 

Hürriyetin İlanı & İkinci Meşrutiyet’in Siyasî Hayatına Bakışlar / Tarık Zafer Tunaya / Kronik Kitap

İkinci Meşrutiyet, bugünün kapılarını açan anahtarlara sahip olmasıyla çok önemli bir dönemi kapsar. Osmanlı İmparatorluğu, tarihinin bu döneminde en kritik anlarını yaşamış, yine bu dönemde dünya tarihine veda etmiştir. İkinci Meşrutiyet ve İttihatçılık gibi konuların popülerliğini koruması, bu konularla ilgili çalışmaların giderek artması, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum sancılarının bu dönemde yaşanmasıyla alakalıdır. “Meşrutiyet, Türkleri imparatorluk formülünden demokratik bir Cumhuriyet formülüne iletmiş olan köprüdür” diyen Tarık Zafer Tunaya’nın bu çalışmasında, bir imparatorluğun geçmişine, hâline ve geleceğine ait bütün sorular 1908’den itibaren büyük bir açıklıkla sorulmuş ve cevaplar aranmıştır. Tunaya çalışması boyunca bugünün değil zamanın insanlarını tanıtmayı ve konuşturmayı amaçlamıştır. Hürriyetin İlanı, İkinci Meşrutiyet hakkında çalışmalar yapan tarihçiler ve öğrenciler kadar geçmişimize dair soruları olan tüm meraklılar için de kolayca okunabilen, benzersiz bir kaynak…

Kolonizatör Türk Dervişleri / Ömer Lütfi Barkan / Ötüken Neşriyat

Türk iktisat tarihçiliğinin büyük ismi Ömer Lütfi Barkan, tarihçiliğimizin Köprülü sonrasında uluslararası mecrada boy gösteren ve onun Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası’nı çıkararak açtığı çığırın kendisinden sonraki ilk büyük ismidir. Barkan’ın en önemli yanı, tahrir defterlerini ilk defa sistematik olarak incelemeye başlayan ve bunların Osmanlı toprak ve nüfus meseleleri açısından değerini ortaya koyan bir bilim adamı olmasından kaynaklanır. Strazburg’da okuduğu yıllarda Lucien Febvre ve Marc Bloch gibi Annales ekolünün kurucusu olan tarihçilerin ders ve yayın faaliyetlerinin etkisiyle; ayrıca onların da üstadı olan meşhur Orta Çağ tarihçisi Henri Pirenne’in eserlerinin gölgesinde gelişen düşünceleri ve bilhassa bu ekolün sonraki temsilcisi Fernand Braudel’in çalışmalarına duyduğu ilgi, Türk tarihçiliğini bu yolda hazırlamak konusunda da kendisini bir öncüye dönüştürmüştür.

Yeni Çıkanlar

Cumhuriyetimizin 100. Yılında Türkçemiz / Mesut Şen / Post Yayınevi 

Türkçenin doğduğu topraklar bugünkü Moğolistan’ın olduğu topraklardır. Türkçe orada ilk kez bengü taşlar üzerine yazıldı. Türkçe ilk kez orada sonsuzluğa kazındı. Türkler bu topraklardan göç etmeye başladıktan sonra, yalçın kayaları aştılar, susuz çöllerden geçtiler, başka toplumlara karıştılar, çeşitli dinlerle karşılaştılar, yaşam biçimlerini değiştirdiler. Bu çetin yolculukta belki epey hırpalandılar, fakat ne Türklüklerinden ne de Türkçelerinden vazgeçtiler. Azınlıkta kalanlar belki her ikisini de kaybettiler, belki yüzyıllarca başka dillere hizmet ettiler, başka gönüllere aktılar. Çoğunluktan ayrılmayanlar da Tonyukuk’un izinden yürümesini bildiler. Cumhuriyetimizin 100. Yılında Türkçemiz kitabı, Türkçenin 1300 yıllık yolculuğunun başlangıçtan günümüze serüvenini anlatmaktadır, tanıklı ve belgeli olarak. 

İmparatorluk Tasavvurları & Beş Emperyal Devlet Dünyayı Nasıl Şekillendirdi? / Krishan Kumar / Doğu Batı Yayınları

İmparatorluk Tasavvurları tarihin en can alıcı meselelerini doğrudan günümüze taşıyan bir eserdir. İmparatorlukların farklı tarihsel gelişimlerini ortak bir zeminde düşünmemizi sağlayan senteze dayalı ve son derece kapsamlı bir çalışmadır. Ulus-devletlerden farklı olarak imparatorluk iddiası evrensel bir iddiadır. İster din, ister medeniyet, ister bir siyasi ideoloji olsun, kendi halklarını evrensel bir misyon etrafında örgütleyebilmişlerdir. Dolayısıyla bu imparatorluk misyonu ve anlatısının kaybı, birçok ulus-devletin tarihinin ayrılmaz bir parçasını oluşturur. İmparatorluklar gerçekten öldü mü yoksa yeni yaşam biçimleri mi kazanıyor? Göç krizi, küreselleşme, yükselen popülizm gibi güncel olguları anlamakta imparatorluklar faydalı tarihsel araçlar olabilir mi? İmparatorlukların yükseliş ve çöküşlerinden çıkarılacak olumlu dersler var mıdır? Osmanlı Devleti’nin de dâhil olduğu Avrupa’nın beş büyük imparatorluğunun karşılaştırıldığı bu devasa çalışma, bu sorulardan hareketle, günümüzün en yakıcı meselelerine de değiniyor.

İsmail Gaspıralı’da Din ve Toplum / Muhammed Özdil / Çizgi Kitabevi

Bu kitap, özellikle Rusya Müslümanları olarak adlandırılan Rusya’daki Türklerin toplumsal yapılarını, bu yapıları oluşturan faktörleri ve bunların din ile olan ilişkisini gözlemleyerek, sorgulayarak inceleyen ve bu konuda oldukça derin müktesebatı olan İsmail Gaspıralı’yı konu edinmektedir. Rusya Türklerinin hızlı toplumsal değişmelerle dağılma sürecini yaşadığı bir dönemde onlara tek bir millet olma şuurunu kazandırmaya çalışan İsmail Gaspıralı, Türk milliyetçiliğinin öncüsü olarak görülebilir. İsmail Gaspıralı düşünceleri ve uygulamalarıyla topluma yön veren bir aksiyon adamıdır. O, statik toplum yerine dinamik unsurların öne çıktığı bir toplumu ideal olarak görmektedir. Gaspıralı’nın temel düşüncesi modern hayat anlayışının hâkim olduğu bir toplum meydana getirmektir. O, ileri medeniyet olarak Avrupa’yı görmekle birlikte daha üst düzey bir medeniyet ve yaşam şekline ulaşmayı amaç edinmiştir.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Romanlarında İdeoloji / Sabanur Yılmaz / Paradigma Akademi Yayınları

Yakup Kadri Karaosmanoğlu roman türüne gelinceye değin hikâye, tiyatro, mensur şiir, makale, deneme gibi türlerde eserler kaleme almışsa da Türk toplumunu geniş bir bakış açısıyla ele aldığı ve toplumun sosyal yapısı üzerine özgün tespitlerde bulunduğu romanlarıyla öne çıkan bir yazardır. Şair, gazeteci ve romancı kimliğiyle Türk edebiyatı literatürüne değerli eserler kazandırmış, kalemi güçlü ve üretken bir yazar olan Karaosmanoğlu, aynı zamanda politikacı ve diplomat kimliğiyle Türk siyasi hayatında da etkili olmuş isimlerden biridir. Yazarın, Osmanlı Devleti’nin çöküşü, Millî Mücadele ve ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini ele aldığı ve sosyal bir kronik olarak okunabilecek romanları yalnızca edebiyat alanında değil siyaset ve sosyoloji gibi alanlarda çalışan araştırmacılar için de önemli bir kaynak niteliği taşımaktadır. 

Mehmet Samsakçı’dan Tavsiyeler

Tanpınar’ın Eşiğinde, Türk Mezar Taşı Edebiyatı, Tütmeye Devam Eden Buhurdan: Yahya Kemal, Tuzu Engin Denizlerin, Kosova Kitabeleri, Siyaset ve Roman kitaplarının yazarı Mehmet Samsakçı’ya “Hangi kitapları okuyalım?” diye sordum. İşte aldığım cevaplar:

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Peyami Safa / Ötüken Neşriyat

Türk edebiyatında bir ilk kabul edilen Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Tanpınar dediği gibi, “acının ve ıstırabın yegâne kitabı” olarak hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından başka hiçbir eser olmasa da Türk romanının var olduğuna delil gösterilebilecek kudrette bir eserdir. Romanın genç kahramanı, ayağındaki rahatsızlıktan kurtulabilmek için sayısız doktora görünür ve en nihayetinde havadar bir ortamda, stresten uzak bir istirahat dönemi geçirmesi gerektiğine ikna edilir. Ancak, gerek akrabaları olan bir Paşa’nın Erenköyü’ndeki köşkünde misafir kaldığı dönemde, gerekse kendi evi ve hastaneye gidiş gelişlerinde şuurunu adeta bir facia atmosferinde yoğurur. Peyami Safa’nın çocukluk ve gençlik dönemlerinden fazlasıyla izler taşıyan roman, hem umudu ve umutsuzluğu, hem de sevinci ve felaketi aynı sayfalara sığdırabilmiş olması bakımından insanın eşsiz bir tarifini sunuyor.

Gurbet Hikâyeleri / Refik Halid Karay / İnkılâp Kitabevi

“İstanbul’dan bahsedecektik. Uzakta kalanlar için İstanbul’un kaldırımları bozuk değildir, sokaklarda çamur ve süprüntü yoktur; tramvaylarda ve vapurlarda azap çekilmez. Musluklardan Terkos yerine kevser akar, sersemletici lodos ılık bir buse, dişleyici poyrazı bir serin nefestir. Bilhassa çöl¬de onu konuşurken hep beyaz yelkenlerin kayıp gittiği şurup renkli denizler, avize gibi şıkırdayan pınarlar, ağızlarından şekerleme kadar tatlı sözler dökülen kızlar görürsünüz.” Refik Halid Karay Memleket Hikâyeleri’nin devamı niteliğinde olan Gurbet Hikâyeleri’nde ikinci sürgünlüğünü geçirdiği Ortadoğu’yu güçlü kalemiyle resmeden Refik Halid Karay, hatıra karakterindeki satırlarıyla gurbette duyulan vatan hasretini somutlaştırarak okura taşıyor. Yeraltında Dünya Var’da ise memleketlerinin sınırları dışında yaşayan Nihan ve Nebil karakterlerine hayat verirken, aşk, yalnızlık ve macera temalarının arasında İstanbul hasretini işliyor.

Huzur (Eleştirel Basım) / Ahmet Hamdi Tanpınar / Dergâh Yayınları

İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde yer alan Tanpınar Arşivi çalışmalarımızın sonucunda hazırladığımız eleştirel basımlar dizisinin ilki, güzel bir rastlantıyla Huzur’un yayımlanışının 75. yılına tesadüf etti. Bu edisyona, 1948’deki tefrikasıyla, 1949’daki ilk basımı karşılaştırmalı olarak sunduğumuz özel bir tasarımın yanı sıra, Huzur’un zengin arka planını verecek açıklamalı notlar ve sözlük ekledik. Huzur’un yaşandığı zamanların İstanbul’unun fotoğrafları ve mekânlarının çizimlerini Tanpınar’ın “Bu romanın kahramanları İstanbul ve musikidir,” sözünden yola çıkarak hazırladık. Sona iliştirilen harita ise, bazen Mümtaz’ın yürüyüşlerine, bazen de Nuran’la Mümtaz’ın Suriçi’nde, Pera’da ve Boğaziçi’ndeki İstanbul gezilerine ilişkin semt ve mekânların tam ve toplu bir görünüşünü vermektedir. Haritanın dış yüzündeki kare kodlarla da okurlar, Nuran ve Mümtaz’ın geçtiği yolları ve mekânları izlerken Huzur’un müziklerini de dinleme olanağını bulacaklardır.

Osmancık / Tarık Buğra / Ötüken Neşriyat

“Ben, yola, bir görüşü veya yorumu savunmak veya aşılamak için çıkmadım. Bunu hiçbir romanımda yapmadım. Sadece konuyu anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Anladığım gibi anlatmaya çalıştım.” diyen Tarık Buğra, Osmancık’ı da aynı anlayışla ve “Osmanlı’nın sırrı nedir?” sorusundan yola çıkarak yazdığını söylüyor. Bu nedenle, romanda Osmanlı Tarihi ile birtakım paralellikler veya zıtlıklar bulunsa da -ki, bunlar önlenemez- karşılaşacağınız, “Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde katlanma sende; bundan böyle, yanılgı bize, hoş görmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler bize, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adâlet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Osmancık; bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşuklu bize, rahat bize, uyarmak, şevklendirmek, gayretlendirmek sana” gibi sözler, aslında, hiçbir tarih kitabında bulamayacağınız, yalnızca romancı Tarık Buğra’nın, Kayı Boyu’ndan Osmanlı İmparatorluğu’na götüren karakteri ve anlayışı ortaya çıkarmak için Ede Balı’ya söylettiği nasihatlerdir.

Önceki Yazı

Orada, kalplerde bir hanımefendi

Sonraki Yazı

Sanat etkinlikleri yüz güldürdü

Son Yazılar

Bir ailenin duygusal otopsisi

2023 yılının en çok konuşulan filmlerinden olan ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye layık görülen Justine