Sadece biraz sükûnet…

10 dakikada okunur

*Yazıda filmle ilgili sürpriz gelişmelere yer verilmektedir.

Martin McDonagh’ın senaryosunu yazıp yönettiği The Banshees of Inisherin, İrlanda açıklarında Inisherin adlı hayali bir adada, güneşli bir günde başlar. Pádraic (Colin Farrell), başına geleceklerden habersiz, senelerdir hemen her gün aynı saatlerde geçtiği mekânlardan çevresine tebessüm, göz selamı vererek ilerler. Filmin ilk sahnesindeki aydınlık, mütebessim çehre dakikalar ilerledikçe dönüşecek ve kasvetli, ağır bir atmosfer bütün seyre hâkim olacaktır. Pádraic’in kendinden emin ilerlediği yolun sonu, en yakın dostu Colm’un (Brendan Gleeson) evine doğrudur fakat vardığında senelerin rutini sarsılır, Colm ona seslenen arkadaşını duymamazlıktan gelir. 

Senaryodaki düğüm noktası burasıdır, sonraki sahnelerde Colm’un doğrudan Pádraic’ın yüzüne söyleyeceği; “artık seni sevmiyorum”, “sıkıcı bir insansın”, “benimle konuşmanı istemiyorum” gibi cümleleri hiçbir işe yaramaycak, Pádraic’ın Colm’un evine gitme ısrarı seyir boyunca devam edecek fakat bu gidiş gelişlerde filmin pastoral manzarasına gömülü şiddet yavaş yavaş kendini açık edecektir. İrlanda İç Savaşı’nın da bu muhteşem manzaraya gömülü olduğunu not düşmekte fayda var. Karakterler uzaktan izledikleri patlamalara bigâne görünse de birbirleri ile kurdukları ilişkilerde, karşı taraftakinin kişisel hududuna riayetsiz kaba tavırlarında, dedikodularında, kelimelerinin sadizminde, fiziksel kavgalarında şiddeti nasıl beslediklerini görebiliyoruz. Küçük, sâkin bir adada yaşayan insanların bile iç gerilimlerinin hayatı nasıl zehir ettiğini ve bu ilişkiler ağının neticesi diyebileceğimiz iç savaşın anatomisine dair bir film izliyoruz.

Düşüncesizliğin yıkıcılığı 

Roland Barthes, Camera Lucida’da her fotoğrafın bir punctum’u olduğunu not düşer. Punctum, fotoğrafı delendir; ısırık, benek, kesik, küçük deliktir. Aynı zamanda fotoğrafa bakanı da bereleyen, acı verendir. Punctum bir nevi fotoğrafta duygunun yüzeyden taştığı, infilak ettiği yerdir. Bana kalırsa her filmin de bir punctum’u var. Kaba hatlarıyla oldukça sıradan bir hikâyeye sahip filmde de izleyiciyi yakalayan ve seyir boyunca (ve hattta sonrasında da) bırakmayan punctum, Colm’un abartılı bulunacak sert tepkisi ve onun bu keskin tavrına karşı Pádraic’ın ısrarıdır. Colm, sadece biraz sükûnet arayışındadır. Ömrünün geri kalanını, bütün gün boş konuşan arkadaşını dinleyerek geçirmek istemez. Daha çok düşünmek ve kendinden sonrakilere bırakabileceği besteler yapmanın hayalini kurar. Fakat Pádraic bir türlü Colm’u anlamaz. Hayatı o kadar düz ve ezbere yaşamaya alışmıştır ki Colm’un bu tepkisinin derinliğini kavrayamaz. Benimle bir daha konuşursan keman çaldığım parmaklarımı teker teker keseceğim der Colm ve bunu yapar da. Pádraic hayat üzerine çok da düşünen biri değildir, hayatın akışına kendini bırakmıştır ve mevcut ezberlerin dışına çıkmayı sevmez, çıktığında da nasıl yaşayacağını bilemez. “İyi kalpli biri” olarak tanınan ve bu niteliği ile gurur duyan Pádraic’ın karakteri Colm onunla konuşmayı reddettikçe ve parmaklarını teker teker kestikçe dönüşecek ve bu “sıradan” adamın içindeki canavar yavaş yavaş ortaya çıkacaktır. Pádraic’ın yıkıcılığı “düşünememez”liğinden gelir. Hayatını dolduran arkadaşı birden geri çekilince kendini boşlukta hisseder ve üzerindeki zamanın ağırlığı ile bir türlü baş edemez. Colm ise mecburiyete dönüşen anlamsız aidiyetlerden bunalmış, bir türlü bağlarını koparamadığı arkadaşı ile yıllar içerisinde kurduğu ilişkinin kendisini körelttiğini hissetmiş ve bu kısır döngüye savaş açmıştır. Arkadaşından ancak bu yıkıcı, üstten dil aracılığı ile kurtulabileceğine inanır. Halbuki yaşadığı çevrede herkesin önünde aşağılandığını hisseden Pádraic anlam veremediği bu üstten tavır karşısında bocalayacak ve seyrin sonuna kadar savrulup duracaktır.

Colm’un kibri, Pádraic’ın ısrarı  

Adanın delisi Dominic (Barry Keoghan), yan karakter olmasına rağmen senaryoda önemli bir yere sahip. Babası tarafından şiddete maruz kalan, dengesiz ifadeleriyle çevresindekileri çileden çıkaran Dominic, aynı zamanda en girift durumlarda en doğru tespitleri yapan kişidir. Misal Pádraic, Colm’un kendisine kötü davrandığı için bir taraftan üzüldüğünü düşündüğünde: “Sanki omuzlarından yük kalkmış gibiydi.” diyecektir. Barry Keoghan’ın etkileyici oyunculuğu ile Dominic karakteri adeta ete kemiğe bürünüyor ve filmin derdine dair pek çok şeyi hem beden dili hem de diyaloglarıyla seyre taşıyor. Diğer güçlü yan karakter, bütün kahramanlar için bir hapishaneye dönüşen Inisherin adasını terk edebilme cesaretini gösteren tek kişi, Pádraic’ın kız kardeşi Siobhán (Kerry Condon). Siobhán’ın adayı terk etme kararında itici güç Colm’un hayatın akışına dur diyen net tavrı olabilir. Bir taraftan da Colm’un can acıtıcı ve kibirli tavrının karşısında Siobhán’ın uzlaşmacı, çözüm odaklı, merhametli muamelesi onun aklıselîmine duyulan ihtiyaca da vurgu yapar. 

Martin McDonagh çağdaş İrlanda tiyatrosunun oyun yazarlarından biri. Güçlü kaleminin izlerini senaryoda, diyaloglarda görüyoruz. McDonagh’ın bu yalın ve bir o kadar da zor senaryoda en önemli başarısı karakterlerine aynı mesafeden yaklaşabiliyor olması. Colm’un kibrine ya da geleceğe dönük kaygılarına da Pádraic’ın anlamsız ısrarına ya da sıradan bir hayat ile yetinebilme telaşsızlığına da yargılamadan, anlamaya dönük bir bakış geliştiriyor. Senaryonun gerisinde kalmayan sinematografi de filmin izleyici üzerindeki tesirini artırıyor. 

 

Önceki Yazı

Suçu üzerine almak

Sonraki Yazı

Masallar bizi birbirimize bağlıyor

Son Yazılar

Sessizlik olarak görünen şey

Friedrich Nietzsche, “Bir sanatçının işi konuşmaya başladığı zaman kendisi susmalıdır.” der. Bunun ülkemizde en seçkin örneği