Sahne kendinizle sınandığınız bir arena

//
28 dakikada okunur

Tiyatro sanatçısı ve eğitmen Devrim Nas: “Sahne her oyunda kendinizle sınandığınız bir arena. Ustalarımdan aldığım feyzle; tiyatro ve oyunculuk için bir enstrüman olan bedenimi sağlıklı, dinç, hazır tutmak, kondisyonu kaybetmemek, bunun için neredeyse bir sporcu disipliniyle oyun olmadığı zamanlarda dahi fiziksel çalışmalara, egzersizlere devam etmek hem kendime hem tiyatroya (oyunculuğa) hem de seyirciye saygının bir karşılığı.” diyor.

Hayatın her alanında kişilerin sahip oldukları çok yönlü kimlik, günümüzde en çok dikkat çeken özellikler arasında yer alıyor. Kişinin sadece tek bir alanda değil birçok yönden kendisini geliştirmiş olması, onu bir adım öne çıkarıyor. Bu durum sanatta da geçerli. Örneğin salt oyuncu olmak bir noktadan sonra kişiyi kariyer yolculuğunda tekdüzeliğe itebiliyor. Bu tekdüzeliğe uymayıp hem popüler işlerde rol alan hem de sahneyi bırakmayan kişiler de var. O kişilerden birisi de Devrim Nas. Devrim Nas, Küheylan oyunuyla sahneye çıkmaya devam ederken bir yandan da hem yeni oyuncu adaylarına hocalık yapıyor hem de sinema ve dizi projelerinde rol alıyor. Daha okul sıralarındayken çalışma hayatına atılıp yurt içi ve yurt dışında önemli tiyatro çalışmaları yürüten sanatçı, hocası duayen sanatçı Müşfik Kenter’den Ben oldum! dediğinizde bitmeye başlamışsınız demektir’’ nasihatını da bu yıllarda almıştı. Uzun yıllardır kendisi de hocalık yapan Devrim Nas bu yönünü, “Ben her zaman ‘deneyimlerimi paylaşıyorum’ demeyi seçiyorum. Hocalık haddime değil… Bir sır vereyim aslında; ben, tekrar öğrenci olma şansı yakaladığım için eğitmenliği seviyorum. Tersine bir durum gibi gözükse de genç oyuncu adaylarıyla çalışmak, zaman geçirmek bana da çok şey katıyor, tazeliyor ve yenilenmemi sağlıyor.” sözleriyle tanımlıyor.

Eğitimci bir ailenin tek çocuğu olarak büyüyorsunuz. Lise yıllarınızda bilim insanı ya da yazar olmak gibi bir hayaliniz var. Böyle bir hayaliniz mevcutken; tiyatro sanatçısı olmak, konservatuar okumak fikri nasıl gelişti?

Öncelikle anneme ve babama sevgilerimi, minnettarlığımı ve teşekkürlerimi iletmek isterim. İlkokul  öğretmeni annem sayesinde 5 yaşında okumaya başladım. Babam ilköğretim müfettişi olduğu için sürekli yollardaydı, eğer evdeyse her akşam uyumadan önce mutlaka bir öykü okurdu. Rafları dünya klasikleri, ansiklopedilerle dolu geniş bir kütüphanesi olan bir evde büyüdüm. Kendime ait raflar ve mini bir kütüphanem vardı. Anaokulu yıllarında Nazım Hikmet Ran ve Bertolt Brecht’in çocuklara dair şiirlerini okumam ilk sahne deneyimim oldu. İlkokuldaki ilk tiyatro oyunumda Aziz Nesin’in Pırtlatan Bal oyunuydu. Oyunun yönetmeni aile dostumuz sevgili, rahmetli Meral Ulusoy’u özlem ve saygıyla anıyorum. 1980’li yıllar benim için pek çok yaşıtım gibi, Jacques Coustueau belgeselleriyle doğa ve deniz bilimine merakla geçti. Uzay mekiği çağında, ender canlı yayınlarda mekiklerin fırlatılışlarını izlemek…. Soğuk savaş dönemi, nükleer çalışmalar, her iki bloğun da birbiriyle  teknoloji alanındaki rekabetleri… Merak etmeyi ve merakının  peşinden gitmesine cesaret verilmiş bir çocuk olarak bilim; büyülü, baş döndürücü ve eğlenceli bir alandı benim için. Bunlar ilkokul ve ortaokul yılları… Babam Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde öğretim görevlisiydi ve Bursa Devlet Tiyatrosu’ndan oyuncular, öğretmen adaylarına eğitimde tiyatroyu, dramayı nasıl kullanacaklarını anlatmak için seminerler veriyorlardı. Ve benim kaderimi belirleyen gelişme yaşanıyor; Bursa Devlet Tiyatrosu “Gençlik Birimi’’ açmaya karar veriyor. Sınavla öğrenci alacaklar. Babam bu durumu bana aktardı ve kararı bana bıraktı. Frank Strang’e hiç benzemiyor değil mi? (Frank Strang: Devrim Nas’ın Küheylan oyununda oynamakta olduğu kurgusal karakter) Sınav için, son başvuru gününün son saatinde gittim ve kaydımı yaptırdım. Neredeyse konservatuvar sınavı ciddiyetinde zorlu bir sınavdı. İyi ki son dakikada olsa bu kararı vermişim. İlk dersimizin olduğu gün tiyatrocu, oyuncu olma kararını vermiştim. Çok değerli oyuncu eğitmenlerimizle dolu dolu iki yıl geçirdim orada. 

Hedefi konservatuvar tiyatro bölümü olan tüm arkadaşlarım amaçlarına ulaştı. Disiplinli, heyecanlı, tutkulu çocuklardık. Başarılı ve bereketli bir program oldu.  Beni sınava hazırlayan Devlet Tiyatroları sanatçısı Özer Tunca’ya da sevgi ve selamlarımı iletiyorum.

Müşfik Kenter yaşantısıyla örnekti

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde hem lisans hemde yüksek lisans eğitimlerinizi tamamlıyorsunuz. Kariyeriniz sürecinde atölyelerde workshoplarda aldınız. Sanırım öğrenme isteğini içinizde hiç söndürmeyen bir yapınız var.

Tabii merakı ve öğrenme isteğini sürdürmemde nasıl bir aileden, yetiştirilişten ve yapıdan geldiğim belirleyici oldu. Konservatuvarda büyük ustalarla da karşılaşıp onların hem öğrencisi hem de çırağı olunca; sadece teknik değil, etik ve hayat dersleri de alıyorsunuz. Canım Müşfik (Kenter) Hocam, “Ben oldum! dediğinizde bitmeye başlamışsınız demektir’’ derdi hep. Bunu da sadece söylemekle kalmaz, kendi sanat ve tiyatro yaşayışında bizzat gösterirdi bize: Disipliniyle, her daim araştırması, yeni oyun için karakter çalışmasında, yeni bir şeyler bulmak için didinmesinde… Oysa ustaların ustası, ne yapsa seyredilecek biri değil mi? Kendisini yormadan, üzmeden otomatik pilota bağlayabilirdi… İyi ki onların çağına denk gelmişim bir yerinden.

Öğrenciler beni tazeliyor ve yeniliyor

Aynı zamanda öğreten bir tarafınız da mevcut. Uzun yıllardır hocalık yapıyorsunuz…

Ben her zaman “deneyimlerimi paylaşıyorum’’ demeyi seçiyorum. Hocalık haddime değil. Ama tabii eğitimci bir ailenin çocuğu olarak öğretme teknikleri, pedagojik yaklaşımlar, öğretmenlik nosyonu küçük yaşlardan beri hep hayatımda oldu. İlk deneyim biraz da rastlantılar sayesinde 1994 yılında, daha çiçeği burnunda genç bir oyuncuyken başladı. Pera Güzel Sanatlar Okulu’nun tiyatro bölümünün kurucuları arasında yer aldım. Kesintisiz on yıl kadar sürdü oradaki çalışmalarım. Lise düzeyinde ilk tiyatro bölümünü de açtık orada. Sonra kendime zaman ayırmak istedim. Tiyatro işletmeciliği, eğitmenlik değil salt oyuncu olarak var olmak için uzun bir ara verdim. Ta ki 2018  yılında Sadri Alışık Kültür Merkezi’nde (SAKM) tekrar ders vermeye başlayana dek. Çolpan İlhan-Sadri Alışık Tiyatrosu’nda Dali’nin Kadınları oyununu çıkardığımızda Kerem Alışık ve Sadri Alışık’tan gelen nazik davetle başladı bu süreç. Halen aralıklarla da devam ediyor. Bir sır vereyim aslında; ben, tekrar öğrenci olma şansı yakaladığım için eğitmenliği seviyorum. Tersine bir durum gibi gözükse de genç oyuncu adaylarıyla çalışmak, zaman geçirmek bana da çok şey katıyor, tazeliyor ve yenilenmemi sağlıyor.

Bir röportajınızda, “Dünyanın en güzel insanı da olsanız zeki değilseniz bir işe yaramıyor. Ben sadece sağlam bir damar bulup, sonuna kadar tiyatro yapmak istiyordum. 22 yaşında tiyatro kurmamın nedeni de oydu.” diyorsunuz. Açıklamanızdan yola çıkarsak; sahnede olmak bugünkü Devrim Nas için ne anlam ifade ediyor?

Şükrediyorum elbette… Sahne her oyunda kendinizle sınandığınız bir arena. Ustalarımdan aldığım feyzle; tiyatro ve oyunculuk için bir enstrüman olan bedenimi sağlıklı, dinç, hazır tutmak, kondisyonu kaybetmemek, bunun için neredeyse bir sporcu disipliniyle oyun olmadığı zamanlarda dahi fiziksel çalışmalara, egzersizlere devam etmek hem kendime hem tiyatroya (oyunculuğa) hem de seyirciye saygının bir karşılığı. Oyuncunun o günkü gösterim için ön hazırlığı, kulisteki süreci ve hazırlığı, seyircinin tiyatroya gelmek için zaman ayırması, fuayede geçirdiği zaman ve perdenin açılmasını beklediği süreç… Tiyatro ritüelinin günümüzdeki iz düşümleri… İyi ki bunları deneyimleme şansım devam ediyor.

Oyunculuğu bir kariyer olarak görmüyorum

Kendi tiyatronuzu kurdunuz, eğitimcisiniz, yurt dışı pek çok tiyatro çalışmanız mevcut. Mesleki kariyerinizde tiyatro bu kadar etkinken, televizyon projelerinde rol alma süreciniz nasıl gelişti?

Aslında ilk profesyonel deneyimim, ilk paramı kazandığım iş televizyonda oldu. Henüz konservatuvarın ikinci sınıfındayken, TRT3’te yayınlanan Video Müzik Türkiye adında bir programın sunucularından birisi oldum. YouTube öncesi dönemde rock ve pop müziğin dünyaca ünlü önemli sanatçıları ve gruplarının kliplerinin, konserlerinin yer aldığı çok seyredilen bir programdı. Dört yıl kadar sürdü. Sonrasında da özel kanalların yaygınlaşmasıyla yerli dizi dönemi başladı. Şansım ve seçimlerimle, dönemin iyi ve kaliteli işlerinde yer aldım. Tiyatroyu kutsallaştırıp diğer mecraları küçümseyen bir yapıda olmadım hiç. Temel olarak oyunculuğu ön plana koydum. Mecraları değişse de içerik ve kaliteyi gözeterek; tiyatroda, sinemada ve televizyonda o alanlara uygun tekniklerle, bir oyuncu olarak kendimi var etmeye çalıştım hep.

Yer aldığınız projeler hem televizyonda hem de sinemada akılda kalıcı işler ve roller oldu. Bunun için kariyer yönetimi mi dersiniz yoksa şans mı?

Öncelikle böyle düşündüğünüz için teşekkür ederim. Pek çok faktör var galiba. Oyunculuğu bir kariyer olarak görmediğim için bununla ilgili bir planlamam olmadı. Evet oyunculuk temelde bir meslek ama aynı zamanda bir yaşam tercihi ve biçimi. Kendine saygısı olan her insan, hayatını dikkatli ve özenli seçimlerle sürdürür. Oyunculuk da benim hayatım olduğundan aynı özeni göstermeye çalışıyorum. 

Bu sorudan ilerlersek; şans sizin için ne anlam ifade eder peki?

Şans seçimleriniz sırasında kenarda köşede zaman zaman parıldayan minik yıldızcıklardır, fark ederseniz yüzünüz güler.

Devrim Nas deyince sanatınızdaki çok yönlülüğünüz direkt ön plana çıkıyor. Bunlardan biri de Japonya’daki çalışmalarınız. Ünlü tiyatro yönetmeni, yazar, filozof Tadashi Suzuki ve ünlü Yunan tiyatro yönetmeni Theodoros Terzopoulos ile çalışmalarınız oldu. Bu iki isimle buluşmanız nasıl gerçekleşti?

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen İstanbul Tiyatro Festivali’nin bu konuda önemli rolü var. Sadece benim için değil pek çok genç oyuncunun dünya tiyatrosuyla, uluslararası ustalarla ve projelerle buluşmasına ve çalışmasına aracılık etmiştir. Uzun yıllar festivalin sanat yönetmenliğini yapmış olan Dikmen Gürün Uçarer aynı zamanda bir hoca olduğu için de gençlerin gelişmesine, önünü açmaya önem verirdi. 

İlk buluşma Terzopoulos’la oldu. 1995 yılındaki festivalde bir atölye düzenledi. Ben de katılımcılardan biriydim. Atölye sonunda iki kişiyi yine o yaz Delphi’de yapılacak Antik Yunan Tiyatro Festivali’ne davet etti. Biri de bendim… Festivalde Dario Fo, Franca Rame, Lubimov, Robert Wilson ve T. Suzuki gibi dünyaca ünlü yönetmenlerle, yazarlarla  tanışma ve çalışma şansım oldu henüz 23 yaşındayken. (Şans mı demiştik az önce?) 1999 yılında Terzopoulos, İKSV ile ortak uluslararası Heracles projesini yapmak için İstanbul’a geldi. Proje için ilk seçtiği oyunculardan oldum. Oyunu burada ve Atina’da Attis Tiyatrosu oyuncularıyla çalıştık. İstanbul prömiyerinden sonra da T.Suzuki ve ekibinin önderliğinde Japonya’da düzenlenen Tiyatro Olimpiyatları’nda sergiledik. Yine aynı yıl içerisinde üç aylığına, New York’ta gerçekleşen ve SITI Company tarafından düzenlenen Suzuki Metodu ve View Points atölyesine katılmak için gittim. Suzuki Company ile organik bağı olan, ABD’nin ünlü kadın yönetmeni Anne Bogart’ın kumpanyasıdır SITI Company… 2001 yılında T.Suzuki uzun yıllar ara verdiği uluslararası atölyesini başlatma kararı aldı. 

Terzopoulos aracılığıyla ben de Japonya’da, Suzuki Company’nin dağlardaki enfes doğasıyla Togamura köyündeki tiyatro kampüsünde uzun süren atölyesine katıldım. Rüya ve masal gibiydi. T. Suzuki sonraki yıl için de bizzat kendisi davet etti beni. İkinci yıl sonunda neredeyse orada kalıp topluluğun bir üyesi olmaya karar verme aşamasındaydım. Sonra hayat başka türlü aktı ama bağımız kopmadı. 

2003 ve 2006 yıllarında Özen Yula’nın yazıp yönettiği Yakındoğu’da Emanet oyunuyla Japonya’da konuğu olduk Suzuki Company’nin düzenlediği festivalde… Bu iki büyük yönetmenle tanışmam ve çalışmaya başlamam dışında, kariyerimde önemli yer tutan başka karşılaşmalara da aracılık etti İstanbul Tiyatro Festivali. Robert Wilson’un DDD3 (The Island of Day Before) oyununda Şahika Tekand ve Yetkin Dikinciler’le birlikte anlatıcı olarak yer aldım. 2000 yılı İstanbul Tiyatro Festivali’nde sergilenen oyunda, Isabella Rossellini de baş anlatıcı olarak tiyatro sahnesindeki ilk performansını yapacaktı. Kendisi için çok önemli olan bir süreçte Atatürk Kültür Merkezi’nde 10 gün kadar prova yaptık. Biz o zamanların görece genç oyuncuları kendisinden bu alanda deneyimli olduğumuz için, bir anlamda destek vermiş olduk. 

Bize sık sık teşekkür ederdi provalarda. Unutulmaz bir deneyimdi. Ve de efsane tiyatro insanı Peter Brook… Kendisi İstanbul Tiyatro Festivali’ne oyunlarıyla birlikte onur konuğu olarak katıldığında, birebir sohbet edip provasını izleme ve küçük bir sahne çalışması ayrıcalığı ve onuruna eriştim. Benim için çok özel an ve anılardan biridir.

Oyunculuk hayatımda hep var olacak 

Peki halen devam ediyor mu bu şekilde benzer çalışmalarınız ya da kişisel olarak yeni projeler üretmek fikriniz var mı, olacak mı?

Oyunculuğun benim için bir yaşam biçimi olduğunu belirtmiştim. O nedenle nefes aldığım sürece çalışma ve arayış hep devam ediyor. Oyunculuk, her mecrasında yeni sürprizleriyle hep var olacak hayatımda. Tabii yaşamda başka rollerim de var: Bir babayım da artık. Ailemle, çocuklarımla geçirdiğim zamanın değeri ve yeri apayrı… Öncelik doğal olarak zaman zaman ve daha çok onlarda bu aralar. Ama içimdeki muzır oyuncu hayvanı yerinde sessiz durmuyor tabii. Çocuklarımla birlikteyken çaktırmadan hesapsız, doğal, kendiliğinden olmanın, sadece oyun oynamanın, akışta olmanın gözlemini yapıp tadını çıkarıyorum. İyi ki varlar… Tüm çocuklar… Yaşasın oyun…

Oyunda herkes hem kurban hem kahraman

Küheylan oyunu tiyatro seyircisinden yoğun ilgi görüyor. Sizi oyunda; Alan Strang karakterinin babası Frank Strang rolünde seyrediyoruz. Frank Strang; en yakınlarına dahi sert tutumları olan ve kesin hükümlü bir baba figürü. Peki sizin gözünüzden nasıl bir kişiliğe sahip?

Küheylan oyunumuz evet, seyircisiyle tutkulu ve güçlü bir şekilde buluşmaya devam ediyor. İyi ki…Frank, sert ve öfkeli olmaktan çok hayatı ilkeleri üzerinden sürdüren bir yapıya sahip. Matbaa sahibi, okuyan, sistemi, düzeni sorgulayan bir kişi aslında. Ama duygularını ifade edebilen, dışarı vuran birisi değil, bu da onu köşeli birisi yapıyor. Oğlunun en özel, en kırılgan anına tanıklık ediyor ve bununla ilgili tek söz etmiyor, bir tutum ve davranış sergilemiyor. Düzen karşıtı geliştirdiği ve sürdürdüğü hayattaki duruşu, kendisinin yeni statükosu oluyor adeta. Bir an empati kursa, Alan’ın düzleminden, boy ölçüsünden baksa belki pek çok şey başka olurdu… Ama eşi Dora’nın da dediği gibi, “Bir zorba değil ailesini de, oğlunu da, hayatı da düşünür benim kocam…’’ Frank ne kadar düzen karşıtı, sosyalist bir bakış içerisinde olsa da ait olduğu orta sınıf, küçük burjuva değerleri ve gelenekleri, kişisel ilişkilerinde belirleyici oluyor.

Küheylan seyircisine; çocukluk travmalarının, hayatımıza olan etkilerinin dışa vurumunu çok iyi bir resimle yansıtıyor. Her karakterin kendi içerisinde bir yüzleşmesi mevcut. Bu hikayenin içerisinde bulunan biri olarak, sizce de öyle mi?

Evet, kesinlikle. Peter Shaffer’ın yeteneği ve ustalığı da burada zaten. Hemen özdeşleşeceğiniz ya da taraf olacağınız karakterler ve durumlar sunmuyor size. Kapalı köşeler ve kalın çizgiler yok. Helezonik bir örgü içerisinde, uçları açık öyküler ve kişilerle karşı karşıyayız… İzleyicimizin de bizimle birlikte bir yolculuğa çıkmasını sağlayan da, oyunun bu çok katmanlı yapısı. Hemen herkes kurban ve aynı zamanda kendi öyküsünün  kahramanı. Bu ikili durum oyunu canlı, yaşanır ve taze kılıyor… Karakterlerin kendi sorgulamaları, yüzleşmeleri izleyicide de sorulara, düşünce ve duygu yolculuğuna yol açıyor.

 

Önceki Yazı

Tanpınar’ı seyretmek

Sonraki Yazı

Gerçek müzik gönülleri fetheder

Son Yazılar

Sessizlik olarak görünen şey

Friedrich Nietzsche, “Bir sanatçının işi konuşmaya başladığı zaman kendisi susmalıdır.” der. Bunun ülkemizde en seçkin örneği