Sahneye çıkmazsam içimde huzursuzluk oluyor

//
20 dakikada okunur

Sanatçı Levent Ülgen, “Artık sahnede olmak bir tutkunun, alışkanlığın ötesinde sizin yaşamınız oluyor. Sahneye çıkmazsanız içinizde bir huzursuzluk ve boşluk oluyor. Tutkunun falan da üzerinde bir şey bu…” diyor.

Sanatta çok yönlülük her zaman avantaj oluşturur. Özellikle bir oyuncunun performansını çıkarma noktasında hem rejiyi bilmesi hem de senaryonun bütününe hakim olabilmek, karakterin daha iyi bir şekilde seyirciye geçmesini sağlar. Üstelik bunu sadece tiyatro sahnesinde değil bir de kamera önünde sağlayabiliyorsanız, o zaman unutulmaz yüzlerin arasına yerleşmeyi de garantilemiş olursunuz. Tıpkı; yıllar boyunca Hallederiz Kadir ve Sinan rolleriyle anılan ancak bu rollerinin çok ötesinde bir isim olan Levent Ülgen gibi. Sayısal ve sözel zekasının eşdeğer derecede yüksek oluşu ve ezber yeteneğinin üstünlüğüyle dikkati çeken aktör ve oyun yönetmeni Levent Ülgen, performansını oluştururken hikayeyle kurduğu bağla ilgili olarak, “Ne yalan söyleyeyim ben senaryoya bağlı kalmayı çok sevmem. Tabii bu senariste saygısızlık anlamında değil; şimdi senarist bir sürü karakter yazıyor ama birini oynuyorum. Hiçbir şekilde benim kadar detaylı düşünemez. Bir de oynarken insan o kadar çok şey buluyor ki, yani o karakter belki senaristin düşündüğünden ya da sizin yapmak istediğinizden farklı bir yere gidiyor. O yüzden ben doğaçlamaya çok önem veririm” ifadelerini kullanıyor. Aktör ve oyun yönetmeni Levent Ülgen’le, Litros Sanat’ın yeni sayısı için bir araya geldik.

Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde fizik okuduktan sonra tiyatro bölümünde okumaya karar veriyorsunuz ve kariyerinizi bu yönde şekillendiriyorsunuz. Peki bu radikal kararınızın sebebi neydi?

ODTÜ’yü kazandığımda aynı yıl Ankara Halk Tiyatrosu’nda kursiyer olarak başlamıştım tiyatroya. Sonra bir yıl içerisinde başarılı kursiyerlere görevler verildi, ben de onlar arasındaydım. Önce ufak roller daha sonra büyük roller derken bir süre Ankara Halk Tiyatrosu’nda çalıştım. Bu arada fizik bölümünde okumaya da devam ettim. Ankara Halk Tiyatrosu’ndan sonra Ankara Sanat Tiyatrosu’na geçiş yaptım. Orada da önce ufak roller sonra daha büyük roller oynamaya başladım. Yani fizik bölümü eğitimim ile tiyatro hep kol kola gitti. Bu 6 yıllık eğitim sürecimde ben de biraz düşündüm; bilim insanı, fizikçi mi olmalıyım yoksa oyuncu mu olmalıyım diye ve oyuncu olmaya karar verdim. Bunun bir eğitiminin olması gerektiğini düşündüm, konservatuara girmeye karar verdim. Orada 4 sene lisansımı, 2 sene de yüksek lisansımı yaptım. 6 sene de orada eğitim gördüm. Yani benimki; bilinçle seçilmiş bir karardı. Fizik okumak da çok keyifliydi ama gönlümde yatan aslan tiyatro, oyunculuktu.

Uzun yıllar Ankara’da sürdürdüğünüz bir kariyer… Hem oyuncu hem yönetmen olarak Devlet Tiyatroları süreci ve TRT’deki çalışmalarınız… Sizi Ankara’dan İstanbul’a yönlendiren süreç nasıl gelişti?

Ankara’da tiyatro daha merkez odaklıdır. Çünkü orada çok fazla sinema filmi, dizi çekilmediği için tiyatro daha fazladır. Ben de zaten o dönemlerde sinema yapmayı düşündüm ama dizi yapmayı hiç düşünmemiştim çünkü pek hoşlanacağımı düşünmüyordum. Evet, tiyatroya ağırlık verdim. Uzun bir süre hem Devlet Tiyatroları’nda hem özel tiyatrolarda oyunculuk ve yönetmenlik, konservatuvarda ve Ankara Sanat Tiyatrosu’nda hocalık yaptım. Tesadüfen bir dizide oynamak durumunda kaldım ve kamerayı sevdim. Kameranın önünde olmak da güzel bir duyguymuş, zaten birkaç film yapmıştım. Bu yönde de tecrübe ve deneyimimin olmasını istedim. Diziler genellikle İstanbul’da çekildiği için bir süre sonra mecburen İstanbul’a yönelmek durumunda kaldım. Emekli olunca da İstanbul’a yerleştim.

Kendi geliştirdiğim ezber tekniklerim var

Siz hem sayısal hem sözel zekası yüksek bir insansınız. Günlük hayatınızda ve mesleğinizi icra etme noktasında bu sizin için büyük bir avantaj sağlıyordur kuşkusuz… Ezber yeteneğinizin de çok güçlü olduğu biliniyor. Ki katıldığınız bazı programlarda da bu durum dile getirilmişti. Bu yönünüzü geliştirebilmek adına, uyguladığınız özel bir tekniğiniz var mı?

Evet, sözel ve sayısal alanda çalışmış olmak bir avantaj. Sayılarla ve sözlerle aram iyidir. Tabii bu ezberime de yansıyor. Benim çok kuvvetli bir göz hafızam var. Senaryoyu, metni gördüğüm zaman hemen kaydedebiliyorum kafama. Bu da ezberimi çok kolay yapmamı sağlıyor, tabii bunun yanı sıra kendi geliştirdiğim bazı ezber teknikleri ve yıllardır yaptığım bazı çalışmalar da var. O sayede ezberimi çok güçlü kıldım. Mesleki hayatta sanat, sayısaldan matematikten çok ayrılan bir şey değil. Sanatın da kendine göre bir matematiği, formülde dengesi var. O yüzden fizik ve matematik okumuş olmak, bana bu dengeleri uygulamam da kolaylık sağlıyor. En azından daha eğlenceli hale getiriyor.

Kadir’le Sinan arasında çok ince farklılıklar var

Televizyonda hep akılda kalıcı işlerde rol aldınız. Levent Ülgen denilince televizyon seyircisinin aklına hep Kadir ve Sinan karakterleri gelir. Oynadığınız rollerin unutulmazlar arasına girmesinde, sizin de kattığınız karakteristik bir özellik var mı?

Önce Hallederiz Kadir’den başlayayım… Bu rolü Birol Güven teklif ettiğinde ekibe çok güzel bir şey söylemişti, “Ben şu anda kimin hangi rolünün nasıl ilerleyeceğini bilmiyorum, siz oynadıkça ben bunları renklendireceğim…” Benim de rolüm içgüveysi olan bir damat karakteriydi. Çok sevdim rolü ve senaryoyu yazarken Birol ile şunu konuştuk; tamam bu adam içgüveysi, hafif sahtekarlıkları olan birisi olsun ama asla ve kat’a hain birisi olmasın, karısını hiç aldatmasın. Buna çok özen göstermiştim çünkü bir insan bazı hatalar yapabilir, serserilik yapar ama bunu hainlikle yapıyorsa seyircinin gözünde pek itibar görmez. Ama sevimli bir şekilde yapıyorsa; haince değil de, beceriksizliğinden ve kolay para kazanma sevdasından yapıyorsa sevimli hale gelebilir. Nitekim de öyle oldu. Sahtekar ama sevimli bir sahtekar yapmıştık Kadir’i. İki sezon sonra hallederiz lakabını ekledik, hiçbir şeyi halletmeyen ama sadece bu kelimeyi kullanan bir adam. İşin sempatik ve eğlenceli tarafı buydu. Seyircimiz de onu çok beğendi belli ki, herkes halen Hallederiz Kadir der bana.

Sinan karakteri de sahtekar bir tipti. Ama o biraz daha eğlenceli, umursamaz, hafif de çapkındı. Onun için bir tespih buldum. Tespihi önceleri çeviriyordum, sonra ona sesler ekledim ve o seslerle duyguyu vermeye çalıştım. Yani; üzüldüğü zaman o tespihi sallamasıyla aklına bir şey geldiğinde sallaması arasında fark var tabii. O da öyle gelişti. Birbirlerine çok benzeyen karakterler gibi görünse de aslında çok ince farklılıklar var. Dediğim gibi mesela Kadir eşini hiç aldatmadı ama Sinan, her zaman aldatmaya meyilliydi. Bunların akılda kalıcı olması tabii benim için çok büyük bir şans ve başarı. Çünkü birçok iş yapıyoruz ama bazısı hiç akılda kalmıyor, seyircinin hiç haberi bile olmuyor. Tabii bunların bir de televizyonda sürekli oynamasının da etkisi var. Halen “Akasya Durağı” bir televizyon kanalında oynuyor. Önceleri buna biraz bozuluyordum ama şimdi mutluyum çünkü seyircinin aklında hep taze kalıyoruz, bizi unutmuyor. O yüzden iyi bir şey.

Doğaçlama yapmayı seviyorum

Rol aldığınız hikayelerde (tiyatro-sinema-dizi) tamamen senaryoya bağlı kalmayı mı seçersiniz yoksa o karakteri, ayrıca doğaçlayıp değiştirir misiniz?

Ne yalan söyleyeyim ben senaryoya bağlı kalmayı çok sevmem. Tabii bu senariste saygısızlık anlamında değil; şimdi senarist bir sürü karakter yazıyor ama birini oynuyorum. Hiçbir şekilde benim kadar detaylı düşünemez. Bir de oynarken insan o kadar çok şey buluyor ki, yani o karakter belki senaristin düşündüğünden ya da sizin yapmak istediğinizden farklı bir yere gidiyor. O yüzden ben doğaçlamaya çok önem veririm hele hele komedi dizisiyse. Mümkün olduğunca çok doğaçlama yaparım. Çünkü o karakterin artık nasıl konuştuğunu nasıl yürüdüğünü nasıl davrandığını ben biliyorum. O yüzden de bazen senaristlerin ipuçları da olur benim kullandığım kelimeler vs. Örneğin o kadar çok kelime deforme ettim ki, bunu da seviyorum ayrıca. Misal kaynana demiyorum da kaygana diyorum, Gülbin demiyorum da Gülibik diyorum. Hepsinin bir sebebi, bir anısı var bende. Doğaçlama yapmayı seviyorum çoğu zaman da daha iyi oluyor… Laflar benim oluyor, söylediğim kelimeler ağzıma oturuyor. O yüzden de keyif alıyorum.

İçimdeki tiyatro canavarı durmuyor

Sahnede olmak sizin için ne anlam ifade ediyor?

Tiyatroya ilk adımımı 1980 yılında atmışım yani 44 yıl olmuş. Bu süreçte bir 4 yıl haricinde – “Akasya Durağı” döneminde çünkü çok yoğun bir çekim programı vardı – hiç ara vermeden, hatta bazen yılda 3-4 oyun oynayarak 40 yıl boyunca bu işi yapmışım. Artık sahnede olmak bir tutkunun, alışkanlığın ötesinde sizin yaşamınız oluyor. Sahneye çıkmazsanız içinizde bir huzursuzluk ve boşluk oluyor. Tutkunun falan da üzerinde bir şey bu… 40 yıldır yapınca bu işi ve dediğim gibi bu kadar çok oyunda rol alınca başka bir hale dönüşüyor. Ama şundan eminim; bazen yorulduğum oluyor, bu sezon dursam mı diyorum ama içimde öyle bir tiyatro canavarı var ki, dursam o durmuyor. Hemen bir oyun görüp canım çekiyor, oynamak istiyorum. Böyle bir şey sahnede olmak benim için.

“Alevli Günler”le uzun yıllar devam edeceğiz gibi

Şimdilerde sizi Güven Kıraç, Erkan Can, Bahtiyar Engin ve Yıldıray Şahinler ile beraber “Alevli Günler” oyununda seyrediyoruz. Peki sahnede nasıl bir karakteri oynuyor Ülgen? Seyirci, “Alevli Günler” oyununda ne bulacak?

“Alevli Günler”; aslında bir araya gelmeleri çok zor olan çocukluk arkadaşlarının öyküsü. Birisi okuyamamış ve mahallenin kasabı olmuş, birisi çok fazla okumuş Türkoloji profesörü olmuş, birisi de haytalığından ve çenesini tutamadığından dolayı anca ticaret lisesinden mezun olmuş ve muhasebeci olabilmiş. O karakteri ben oynuyorum. Diğer yan rolleri Erkan Can, profesörü Güven Kıraç, kasabı da Bahtiyar Engin oynuyor. Oyunda; o üç arkadaş akşam bir araya geliyorlar ve içlerinden birinin ölümcül bir hastalığı olduğunu öğreniyorlar. Çok eğlenceli, keyifli çok da aslında toplumsal bir yaraya da değinen bir oyun. İşin eğlencesinin yanında, çok ciddi bir mesajı var. O mesajımız da şu; çoğunlukların, azınlıklara karşı nasıl tahammülsüz olduğunu gösteriyor. Yani siz eğer bir toplumda azınlıksanız, çoğunluğun dediğini yapmak zorunda kalıyorsanız bu çok ciddi bir yara. Bunu anlatıyoruz… Ama çok da eğlenceli, çok komik bir oyun. Bu sezon başladık, seyircimiz de çok iyi ve uzun yıllar devam edeceğiz gibi duruyor.

Türker İnanoğlu bana hiç kızmaz, güler geçerdi

Yakın zamanda çok önemli değerlerimizden birini kaybettik. Siz de kendisiyle çalışmıştınız; Türker İnanoğlu. Kendisiyle ilgili bizimle paylaşabileceğiniz özel bir detay ya da anınız var mıdır? Neler söylemek istersiniz?

Türk sineması ve dizi sektörü çok değerli bir insanı kaybetti. Yönetmen, yapımcı hatta senarist olarak bu sektöre çok emekler vermiş… Yaptıkları ortada; kurduğu okullar, müzeler, sinema salonları… Gerçekten çok emeği olan, birçok insana yol açan bir sinema adamıydı. Biz 7 sene birlikte çalışmıştık, tabii bir sürü güzel anımız oldu ama bunlar içerisinde en kıymetli olan şudur herhalde; hatırladığım kadarıyla son zamanlarında bile sabah erkenden işinin başındaydı, gözleri biraz bozulmuştu. Ona rağmen büyüteçle senaryosunu okurdu. Ben kendisiyle çok rahat konuşabilen bir insandım. Benim söylediğim şeylere kızmazdı herhalde beni seviyordu. Söylediğim lafları herkes söyleyemezdi yüzüne karşı, ben çekinmeden söylerdim. Bana hiç kızmazdı, güler geçerdi. Hatta beni sakinleştirirdi. Sonradan, yaptığımın çok yanlış olduğunu öğrendim.

Önceki Yazı

“Koca Adam Merhaba! Nuri Pakdil’e Mektuplar”  geçmişe ışık tutuyor 

Sonraki Yazı

Şiirlerimde bir vaadim yok

Son Yazılar

Burgazada, Sait Faik ve gençler

Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi öğrencileriyle yazar Sait Faik’in vefatının 70. yılında Burgazada’da birlikteydik. Burgazada

Şiir daima bir fazladır

Şair İhsan Deniz: “Şiir kendi başına vardır, olduğu yerde durur, orda, ancak orada vardır. Tanımlar ne