Sanat bizi bahtiyar kıldı

/
17 dakikada okunur

Gülbün Mesara: “Bu sanat bizi bahtiyar kıldı. Bazı insanlar bunu bir hobi olarak görürler ama bizim için öyle değildi. Çünkü bu sanata başladığımız ilk yıllardan itibaren işin ciddiyetinin bilincine varıp, araştırmalara yönelip, çalışmalarımızı da o şekilde sürdürdük. Bu güzelliklerle meşgul olmak hakikaten bizi çok mutlu kılıyor” diyor.

Tezhip ve minyatür sanatında ülkemizin yetiştirdiği en önemli sanatçılardan biri Gülbün Mesara’dır. Kendisi 2022 Türkiye Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü alan isimlerden oldu. Türkiye’de geleneksel sanatlardan bahsettiğimizde akıllara gelen ilk isim Ordinaryus Profesör A. Süheyl Ünver’in kızı olan Mesara’yla bu vesileyle bir araya gelip hem sanatını hem de babasından devraldığı mirası konuştuk. 

Çocukluğunuzdan başlamak isterim. Kuşkusuz sanatla iç içe büyüdünüz. Bize çocukluk döneminizi, o günleri anlatabilir misiniz?

Biz doğma büyüme Kadıköy Mühüdar’lıyız. Kendimi hatırladığımdan itibaren çok entelektüel bir çevre içindeydik. Rahmetli ağabeyim ve ben babamın dizlerinin dibinde bir çocukluk geçirdik. Ona büyük bir hayranlık duyarak büyüdüm. Çok yakın bir ilişkimiz vardı. Ama her zaman “siz” diye hitap ederdik. Küçüklüğümüzde bile babamızın yanında laubali hareketlerimiz olmazdı. Çünkü o duruşuyla, konuşmasıyla, hal ve tavırlarıyla bize bunu telkin ederdi. Böyle bir atmosferin içinde büyüdükçe babamın kendi mesleği olan tıp ve tıp tarihçiliğine değil, sanat alanında yaptıklarına yöneldim. Ben Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nde okuyordum. Yavaş yavaş onunla birlikte ben de bir şeyler öğrenmeye, çalışmaya başladım. Cuma günleri sürdürdüğü derslerine onun da arzusuyla katılmaya başladım. Önce öğrencisi, sonra da asistanı oldum. Hocamızın vefatından sonra ise, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde kurucusu bulunduğu Tıp Tarihi Anabilim Kürsüsü’nde sürdürdüğü sanat seminerlerine başkanlık ettiğimiz derslerimizde, Hocamız’ın Klasik sanatlarımızı canlandırmak yolundaki şahsi gayreti ve hedeflerinin takipçisi olarak uzun yıllar öğrenci yetiştirdik. 

O yıllarda Cuma derslerinde tanışıp, hâlâ irtibatınız olan isimler var mı?

O zamanlar tanımış olduğum veya isimlerini duyduğum pek çok kişi artık maalesef hayatta değil. Hocanın başlıca öğrencilerinden olup, O’nun sanat yolunun en önemli takipçilerinden olan sevgili sanatkâr Azade Akar ile imkân nispetinde el’an görüşmekteyiz. Azade Akar’ın Hocamız’a refakaten İstanbul’un tarihi mekânlarına yaptıkları ve çoğuna benim de katıldığım gezilere dair tuttuğu notlardan oluşan ve her biri bir kitap olabilecek nitelikteki önemli defterleri bugün bende bulunmaktadır.

                                                                                                                                                                                (Gülbün Mesera ve Merve Akbaş)

Sanatımızın esaslarını tanıtmak gayesindeyiz

Bir söyleşinizde şöyle diyorsunuz: “Ben öğrencilerimden bu sanatların sadece işçisi olmalarını değil, bu kültürünü de bilmelerini istiyorum.” Bize bu cümleyi açıklayabilir misiniz?

Derslerimiz, klasik sanatlarımıza merakı olan herkese açıktı. Burada başlıca görevimiz, sanatımızın esaslarını ve bağlı olduğu kültürel özelliklerini tanıtmak gayesini taşıyordu. Tabii ki derslerimizde bütün katılımcılar içinde, sanatımıza ciddi anlamda gönül verenler ve ne alacağını bilenler kendilerini daima belli etmiştir. Kalabalık bir sınıfta o birkaç gerçek hevesliyi yetiştirmek de sanatımız adına büyük bir kazanç olmuştur. Bu kişiler ne mutlu ki bugün kendi çevrelerinde başarılı çalışmalar yapmaktadır.

Bazı ellerde Türk klasik sanatlarımız bozuluyor

Siz tezhip ve minyatür sanatında çok önemli çalışmalar yaptınız. Peki bugün “yenilik” bağlamında yapılan çalışmalara nasıl bakıyorsunuz? Bu sanatlar yeniliğe açık mıdır, yoksa geleneksel formlar devam mı etmelidir?

Biz bu sanatı geleneksel biçimde öğrendik. Tabii bu asırda yeniliğe açığız. Hoca da açıktı… Ancak bir yerden sonra yenilik kabul edilemeyebiliyor, iş yolunu şaşırabiliyor. Ben şimdi yapılan bazı minyatürlere bakamıyorum bile. Kimseyi de eleştirmiyorum, herkes kendi yolunda ilerliyor. Doğrusu yenilik yapmak için çok fazla araştırıp, eskiyi bilmek gerekir. Eskiyi tahrip etmeden, bozmadan yapmak gerekir. Bu da zordur. Yani bazı ellerde Türk klasik sanatlarımız maalesef bozuluyor. Bana babamın yeniliğe açık olmasıyla alakalı bir anekdot aktarmışlardı: Bir öğrencisi yeni bir motif çizip Hoca’ya göstermek istiyor. Arkadaşıysa bunu görüp, sakın, yırt at onu diyor. Ancak çok emek verdiği için tüm cesaretini toplayıp Hoca’nın odasına gidiyor ve “Affınıza sığınarak bir şey göstermek istiyorum. Ben böyle bir çalışma yaptım” şeklinde kendini ifade ediyor. Hoca da siz gidin içeriyle meşgul olun, ben buna biraz bakayım diyor. Bir iki saat sonra öğrencisini çağırıp, “ben sizin yeriniz olsam şunun yerine bunu koyardım” gibi yorumlarda bulunuyor. Yani Hoca yeniliğe açıktı ve vakti olursa sizi rencide etmeden o işin düzgününü de gösterirdi. 

İhtiyacı olan talebemin yanındayım

Babanızın Vasiyetname’sinde geçen bir ifade var: “Çok bahtiyar bir hayat yaşadım.” Bu cümleden yola çıkarak siz, bu sanatlar üzerine geçirdiğiniz yılları düşündüğünüzde aynı cümleyi kurabilir misiniz? Hayatınızı sanatlarımız üzerine kurmak size nasıl yansıdı?

Bu sanat bizi bahtiyar kıldı. Bazı insanlar bunu bir hobi olarak görürler ama bizim için öyle değildi. Çünkü biz bu sanata başladığımız ilk yıllardan itibaren işin ciddiyetinin bilincine varıp, araştırmalara yönelip, çalışmalarımızı da o şekilde sürdürdük. Bu güzelliklerle meşgul olmak hakikaten bizi çok mutlu kılıyor. Bugün bile sanat çalışmaları dolayısıyla hayatımda hiç boş zamanım yok. Ders vermeyi bıraksam da yazıya yöneldim. Süheyl Ünver kitaplarına yazılacak ön söz çalışmaları ve Türk sanatı içinde uzmanlaştığım ayrı konular hakkında makaleler kaleme alıyorum. Bir de hâlâ benimle irtibatı olan, çok değerli talebelerden birkaçına el’an hizmet vermeye çalışıyorum. Hâlâ bu konuda bana ihtiyacı olan talebemin yanındayım.

Babamın gizli noktası “sanat”tı

Babanızın size bir öğüdü var: “İçinde bir nokta olsun, oraya hiçbir üzüntü, sıkıntı girmesin.” Bugünün sanatla ilgilenen gençleri adına bu cümleyi bize açıklayabilir misiniz?

Biz baba kız olarak çok yakındık. En başta bunu söylemem gerek. Tabii, ben bunu dinledim ama ne demek istediğini o zaman tam olarak anlayamadım. Daha sonra bu anlamı onun hayatında buldum. Şöyle ki, ordinaryüs profesörlüğe yükselmiş olsa da akademik hayatta bazı sıkıntılar yaşardı, çevresiyle çekişmeleri olurdu. O bize bunu hissettirmemeye çalışırdı. Fakat bunu etrafından duyardık. Şunu ise hiç unutmadım: Bir gece yarısı kalktım, babam uyumuyor, odasında dosya karıştırıyor. Demek ki o sıkıntıyla uyanıyor fakat kendini bu güzel şeylerle teselli ediyor. Onun içindeki gizli nokta bu demek; Sanat… Ben kendisinin öğüdünü bu şekilde çözdüm. O gizli noktanızı kaybettiğiniz zaman hiçbir şey sizi teselli edemiyor. Bizim gizli noktamız nedir? Onu bulmak gerekiyor. Ben bunu hayatımda kendime çok tatbik ettim. Hâlâ da ediyorum.

Süheyl Ünver’in büyük bir İstanbul sevgisi var. Hatta şöyle bir anekdot aktarılır: Ahmet Hamdi Tanpınar’la bir gün yolda karşılaşıyorlar. Tanpınar babanıza hitaben, “İstanbul sana emanet” diyor ve maalesef birkaç gün sonra da vefat ediyor. Kendisinin İstanbul sevgisinden de bahseder misiniz?

O İstanbul aşığıdır. Genç yaşında İstanbul’daki tarihi eserlerin tespitine başlamış. Hoca Ali Rıza’dan dersler alıyor ve bu şehirdeki değerli eserlerin sulu boyalarını yapıyor. Kendisi “ben bunu sanat için yapmıyorum. Benim gayem ileride mevcut olmayacak tarihi eserleri tespit etmek” derdi. Kendisi manzara resimleri yapmazdı. Nerede bir tarihi eser, yapı varsa onları belge oluşturabilmek için çizerdi. Sayısız sulu boyası vardır. Anadolu’nun neresine gitse defterlerini yanına alırdı. Bir tıp kongresi veya toplantı için yaptığı gezilerde sabah erken saatlerde kalkar, oradaki tarihi köşeleri bulur ve onları çizerdi. 

Bahsettiğiniz bu defterler, çizimler ve çok sayıda arşiv belgesi sizin korumanız altında. Bu değerli eserlerle alakalı gelecek planları var mıdır?

Milletimden aldığımı yine milletime vereyim düşüncesi içerisinde arşivini bana emanet etti. Onun arzusu buydu. Ben şimdi aynı anlayışı içinde onları koruyorum. Vefatından sonra Süleymaniye’de kendisinin çalışmaları için bir oda tahsis ettiler. Hocanın defterleri, arşivi buradadır. Hatta geçen hafta Hoca’nın bütün neşriyatını teslim ettim. Elimde hâlâ çok fazla arşiv belgesi, sulu boya gibi dosyalar var. Bunlar da dağılmadan Süleymaniye’ye yerleştireceğiz. İlk zamanlar bir enstitü kurulmasını çok istedik. Yurt dışında olmasına gönlümüz razı gelmedi. Maalesef Türkiye’de de mümkün olmadı. Zaten Süleymaniye Kütüphanesi onun için değerli bir yerdi. Sağlığında haftada iki kere var gidiyordu. Arşivinin orada olması bu anlamda çok isabetli oldu.

Türkiye Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü alan isimlerden biri de sizsiniz. Bunun hakkında neler söylemek istersiniz?

Beni layık görmüşler, çok teşekkür ediyorum. Maalesef törende bulunamayacağım. Bu haberi aldığımda da kızlarımın yanında, Amerika’daydım. O tarihte de Türkiye’de olamayacağımı kendilerine söyledim. Benim yerime ödülü sağ olsun Semih İrteş Hoca alacak.

Önceki Yazı

Gelenek yenilerek geleceğe aktarılır, bu yüzden modern olamaz!

Sonraki Yazı

Bugün ellerimizi boş bırakan eserler çoğunlukta

Son Yazılar

Alyoşa’dan aşk ile selam

Sanat ajandası, sanat dolu bir sayfa ile karşınızda. Bu sayımızda sanatçı Aliye Berger’in hikayesini anlatacağız. Aliye