Sanat hayattan çıkar 

/
27 dakikada okunur

Sanatını icra ederken gelenek ve gelecek kavramlarına da odaklanan akademisyen ve ressam Hüsamettin Koçan: “Geleneğin birikiminden yola çıkarak yeni şeyler üretmek lazım ve bu gelecekçi olmalı. Ama şunu da söylemek lazım gelenek size bir hayat hikâyesi anlatır, insanı tanımak istiyorsanız kendinize bakın. Sanat hayattan çıkar, bilgisini Yaşar Kemal’den öğrendim. Hayatınız çok iyi bir kılavuz. Çünkü insan kendi dünyasını bilir ve öteki insanlarda senden biraz farklıdır. O yüzden kendi yaşamınız özgün işler yapmanıza vesile olur.” şeklinde anlatıyor.  

“Bir Dağda Mucize Yaratan Ressam” olarak tanımlıyorlar onu… Hayatını sanatına adayan, bu alanda gençler yetiştiren, uluslararası pek çok projede yer alan, 2010 yılında kurduğu Baksı Müzesi ile köyüne vefa gösteren ve İGART Yürütme Kurulu Başkanı olarak sanatı havaalanına taşıyan Hüsamettin Koçan ile Litros Sanat için bir araya geldik. Baksı Müzesi’nde gerçekleştirdiğimiz röportajda onun sanat yaşamının başlangıcından sanatçı nasıl olunura kadar konuştuk. Herkes ona Hüsamettin Hoca dediği için ben de o şekilde hitap ediyorum. Akademisyen tarafının yanı sıra bilgeliği ile de çevresindeki herkese yol gösteren gerçek bir sanatçı, o… Bütün çalışmalarının ve söylemlerinin temelinde Anadolu’nun bulunduğunu dile getiren Koçan, gelenek ve gelecek kavramlarına odaklanıyor. Doğan Hızlan’ın dediği gibi: “O, yaşamımızın her döneminin kültürel yönünü yaratır. Anadolu’dan bugüne gelen sanatımızı ve en önemlisi sanat/hayat bağlantısını eserlerine yansıtır. Onun sergilerini, çalışmalarını izlediğinizde görsel bir kültür tarihini okumuş ve seyretmiş olursunuz.” Kendine özgü teknikler kullanarak çağdaş Batı sanatından yerel kültürlere, resimden heykele farklı alanlarda eserler üreten Hüsamettin Hoca, “Resim yapana ressam, grafik ile uğraşana grafikçi, heykel yapana heykeltraş denir. Ama özgün bir şey yapıyorsan o zaman sanatçısındır.” diyor. 

Doğma büyüme Bayburtlusunuz. Mühendislik okurken güzel sanatlar bölümüne geçiyorsunuz. Bu o yıllarda kolay olmasa gerek… Babanızın bu konuda size çok destek olduğunu okudum. 

Evet, Bayburt’a doğdum burası benim köyüm. Sanat enstitüsünü bitirene kadar 1960 yılına kadar burada yaşadım. Babam bizi çok destekledi. Çoğu zaman gurbetteydi ama eğitim konusunda hep arkamızda oldu. Mühendis olmamı istiyordu. 3. sınıftayken duydum ki Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu açılmış. Sınava girdim ve sondan birinci olarak kazandım. Ama ağaya sormadan bir şey yapamazdım. Babam izin verdi. Mühendisliği bırakıp güzel sanatlara geçtim ve hayatım değişti. Okulda herkes felsefe, mantık okumuş ben de o alanlar eksikti. Kendi kendime  bir okuma planı yaptım. Arkadaşların okuduğu kitaplardan on tanesini satın aldım. Tatilde köye gittiğimde onları yanımda götürdüm. Okula döndüğümde başka bir adamdım. O kitaplar bana çok büyük bir ufuk açtı. Sonra öğrenci lideri oldum. Oya ile tanıştık. O da bizim okula geldi. Âşık oldum ona ama aramızda kültür farkı vardı. O zaman babam Osmaniye’de baraj yapımında çalışıyordu. Onun yanına gittim ve Oya’dan bahsettim. Bu konuda da çok destekledi beni. Oya ile evlenerek köy-kent çatışmasını da aştım.

(Merve Yılmaz Oruç ve Hüsamettin Koçan)

Mezun olduktan sonra farklı işlerle de uğraştınız sanırım… Neden sanatınızı icra etmediniz?

Ana alanım resimdi ama mezun olduktan sonra yaptığım işlerin bununla alakası yoktu. Ama bir şekilde yaşamımızı sürdürmeliydik. O dönem sanat eseri alan yok. Akademisyen olmak istedim önce beni kabul etmediler. Ben de askere gittim. Orada İngilizcemi ilerletip döndüğümde akademisyenlik için sınava girdim ve kazandım. Asistan olunca hayatımız daha iyi oldu. O arada evlendik Oya ile… Farklı işler yaptım dedim ya Divan Oteli’n lambirilerini ben yaptım. Daha sonra 1974 yılında Sheraton Oteli Sanat Eserleri Yarışması’na katıldım ve kazandım. Taksim Otelcilik vardı onun da yarışmalarına katıldım. Bir an da şöhret oldum. Yalılara vitray yapmaya başladım. Bir atölye kurduk. Yanımda bir sürü kişi çalışmaya başladı. Bir gün baktım ki benim bu yaptığım şeyler iyi güzel ama bunlar süs idi, sanat eseri değildi. Bütün eşyalarımı topladım, atölyeyi kardeşime bıraktım. 1980’li yıllardı. Sanatımı icra etmek istiyordum. Aynı anda akademide de yükseldim. 1980 yılında öğretim görevlisi oldum. 1983 senesinde, Marmara Üniversitesi’nden sanatta yeterlik derecesini aldım. 1986’da doçent, 1993’te profesör oldum. 

Müze sanatımızdan elde ettiğimiz gelirle yapıldı

Üniversite’de dekanlık yaptınız. Neden akademi tarafını bıraktınız?

Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneği’nin kurucuları arasında yer aldım. Buranın seçilmiş ilk başkanı oldum. 1991’de İstanbul Sanat Fuarı’nı kurdum. Sanatçı hakları meselesini gündeme getirdim ve sanat alanın demokratikleşmesi konusunu kitaplarda ele aldım. Daha sonra oradan ayrıldım ve Marmara Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi’ne dekan oldum. Kabul etmeden önce Yaşar Kemal’e sordum. O da bana “Şerefli iştir, yap.” dedi. Seçime girdim, kazandım. 3 dönem üst üste dekanlık yaptım. 2006 yılında emekli oldum. Zaten Baksı’nın yapımına da başlamıştım. Bir ara Teşvikiye’de bir moda akademisinin başına geldim. Oradan çok iyi bir gelir aldım. Baksı içinde maddi destek lazımdı tabii. Yoksa paraya önem veren biri olmadım hiç. Ama zaman içinde gidişat hoşuma gitmeyince orayı da bıraktım. Atölyemde çalışmaya başladım. Sonra kendi sanatıma ve Baksı Müzesi’ne yöneldim. 

Baksı Müzesi için ne zaman harekete geçtiniz?

2000 yılında ilk kazmayı vurmuştuk. 2005 yılında da vakfı kurduk. Vakıf kurulduğunda bazı oda ve atölyeler vardı. Ama ana amaç müze kısmını, ana binayı kurmaktı. Tabii bunun içinde maddiyat gerekiyordu. O dönem İstanbul Resimleri yapıyordum. Onlar çok sevildi ve satıldı. Bu bina o resimler sayesinde yapıldı diyebilirim. Yine müze binası için Dragos’ta evim vardı onu satmak istedim. Haber saldım arkadaşlara. Arkadaşlar bir dayanışma sergisi yapalım dediler ve 125 sanatçı eser verdi. Bunların bir kısmını sattık. Elimiz dönmeye başladı. İstanbul Resimleri’ne ilgi hep oldu ama sanat biraz problemle boğuşmak demektir. Kolay iş yaparsan o sanat olmaz diye düşünürüm ben. Onun için İstanbul Resimleri serisini bıraktım ve Anadolu’nun görsel tarihi diye bir tema üzerine çalışmaya başladım. Bu konu üzerine baya çalıştım. Daha sonra depo müzeyi, taş odaları, amfi tiyatroyu ve helikopter pistini yaptık. Kimi yerlerin yapımında bazı arkadaşların katkısı oldu. Yine iş dünyasında konferanslara çağrıyorlardı onlardan da vakfa bağış yapmalarını istiyordum. Ama  esas sanatımızdan elde ettiğimiz gelirlerle bu müze bugüne geldi. El emeği göz nuru bu anlamda. Baksı Müzesi için ilk adımları attığımda böyle bir şey çıkacağını düşünmemiştim. Ummadığım bir yere götürdü bu proje beni. Dünya müzeciliği burayı çok özgün buluyor. 2014 yılında ödül aldık. Kurduğumuz atölyelerle üretimler yaptık. Geleneği devam ettirmek ve istihdamı sağlamak istedik. Şimdi şehir merkezinde büyük bir bina yapılıyor. Üretim orada devam edecek. Bayburt’u önemsiyorum ve bütün yatırımları buraya yapıyorum.

Bizim gibi gurbetlik çekmesinler istedim

Baksı Müzesi büyük bir vefa göstergesi aslında. Burayı kurmanızdaki ana neden neydi?

Biz burada hiçliğe geldik. Herkes burayı terk ediyordu, göç veriyordu sürekli. Ya da aile babaları gurbette çalışıyordu. Benim babamda gurbetçiydi. Biz toplasan babamla 2 sene yaşamamışızdır. Abimle babamın yollarını gözler, karartılara koşardık. Bugün de bunu yaşayanlar var. Aile hasreti bitsin istedik. Bir de benim kuşağım sanatı, topluma yaygınlaştırmayı benimsemiş bir gruptu. 68’ler kuşağından bahsediyorum. Çağdaş Sanatı Anadolu’ya getirmek istedim. Tabii buradaki geleneksel sanatların da yaşamına devam etmesini istedim. Bu süreçte şunu farkettim ki bizim toplumun aydınları gelenek problemiyle doğru düzgün ilgilenmiyor. Bizim kuşak halka yakındı. 

Peki bugünün sanatçıları sizce geleneğe, geçmişe, Anadolu’ya yakın mı?

Bugünün sanatçıları öyle mi bilemiyorum. Çünkü ben bütün bu işlerle uğraşırken genç kuşakla biraz iletişimim koptu. Benim akademisyenlik zamanımdakiler bu konuda iyiydi. Çünkü onları biz de yönlendiriyorduk. Şunu keşfettim ben, akademi aslında insan hayatının ta kendisidir. Evet bir eğitim alırsınız ama sizin bir de çevreniz, eşiniz, dostunuz vardır. Mesela Yaşar Kemal benim dostumdu. Ben ondan çok şey öğrendim. Sanat hayattan çıkar, bilgisini ondan öğrendim. Ben öğrencilerime sanatı hayatınızdan çıkarın derdim. Hayatınız size neyi özgün yapacağınızı gösterir. Ama şunu söylemek lazım gelenek size bir hayat hikâyesi anlatır, insanı tanımak istiyorsan kendinize iyi bakın. Çünkü insan kendi suçlarını kendi dünyasını; neleri inkâr ettiğinizi, sakladığını bilir. Onun için kendi hayatını kıymetli bir ansiklopedi ve iyi bir kılavuz. Oradan bak insanı gör. Çünkü öteki de senden biraz farklıdır. O yüzden kendi hayatınız ve duyargalarınız özgün işler yapmanıza vesile olur. 

Geleneği gelecekle harmanlayıp aktarmalıyız

Köklere dönmekten mi bahsediyorsunuz?

Köklere dönmek değil de köklerden beslenmek gerek derim ben. Geri gitmek iyi değil. Mesela bizde ehram kumaşı var. Bunu üretmek istiyoruz. Bu çağa karşı elle üretim yapmak kolay değil. Ama bu bizim kültürel mirasımız. Bunu devam ettirmek lazım. Ama nasıl? Geleneğin birikiminden, dokusundan, motifinden yola çıkarak yeni şeyler üretmek lazım. Ve bu gelecekçi olmalı. Ortaya çıkan ürün de geleceğin kültürünü oluşturacak. Sanat buradan çıkıyor. Bir insanın hayat hikâyesi, geçmişi, kültürü yoksa o insan da yoktur. Her toplumun kendi hayat hikâyeleri vardır. Geleceğe akmayan bir toplum yaşamıyor demektir. O yüzden gelecekle ilgili fikrimiz, hayallerimiz olacak. 

Sanatınızı konuşalım. Çalışmalarınızın temel motifleri olan toprak, bellek, gurbet, yalnızlık, kavuşma ve kayboluş olguları… Ve eserleriniz görsel bir tarih gibi. Sizin kendinizi özgü teknikleriniz de var. 

Yukarıda anlatmıştım biz gurbetlik çok çektik. Babamın yolunu hep gözledik. Bu yaşadıklarım da zaman zaman eserlerime yansıdı. Aslında 1990’lara kadar serbet çalıştım. 90’dan sonra Anadolu’nun görsel tarihini yapmaya başladım. Anadolu mistisizmi vardı eserlerimde. İlk olarak Fasiküller serisini yaptım. Kitapları çıktı. Bu çalışmada Anadolu’da 300 yılın üzerinde yaşamış uygarlıkları koydum. Bu seriyi çamur bir zemine yaptım. Çamuru ilk kez kullandım. Kullandığım malzemelerimde yereldir. Ve tekniklerin hepsi bana aittir. Alanya’da Selçuklu Tershanesi var. Orada sergilenmek üzere eserler yaptım. Bu serginin olacağı yerde acayip bir rutubet vardı. Ne yapacağım diye düşünürken ben çalışmalarımdan önce mutlaka bir okuma dönemim olur. Anneler muska yapardı ve yağmurda, çamurda bir şey olmasın diye onu mumla kaplardı. Baktım Selçuklu döneminde de mumyalama var. Ben de eserleri bu teknikle yapayım dedim. Tabii mum nasıl yapılacağını çözmek için epey uğraştım. Ama eserler 6 ay orada kaldı ve hiçbir şey olmadı. Kendi tarzımı oluşturuyorum. Baktığınızda bunların hepsi gelenekten çıktı. Gelenek cümleleri kurmayı seviyorum. Ama eskiden kullanıldığı gibi ya da o yöntem ile değil içine çağı da ilave ettim. Yöntemlerim bakirdir ve bu teknikleri kendime saklarım. Bir dönem silikon resimler yaptım. Biz de cam altı tekniği vardır. Camın kırılma tehlikesinden dolayı silikon kullandım bu çalışmalarda. Resmi yapıp üzerine silikon çekiyordum, sır altı tekniği gibi… İstanbul Resimlerim de silikon eserler. Farklı teknikler kullandım. Hayvan kakası bile kullandım. Sonuçta o da bir doku ve denemek lazım. Sanatçı olmak böyle bir şey. Her şeyi deneyeceksin, imkânları göreceksin. Sanatçının tutkusu onu oraya bu farklılıkları görmeye götürür. 

Asıl mesele yeniyi aramak ve topluma sunmak

Peki çalışmalarınızı yaparken planlı mı giderseniz yoksa bir an da mı oturup yapmaya başlarsınız?

Ellerim terlerdi, eşim resim yap derdi bana. Resmi, yapacaklarımı düşününce terlerdim. Size bir hikâyemi de anlatayım. Bayram tatili için eşim ailesiyle plan yapmış ben gitmek istemedim. Çünkü resimden çok ayrı kalmıştım ve çalışmak istedim. Salonu boşalttım. Tuvallerimi kurdum. Gece gündüz çalışıyorum, uyuyamıyorum. Elim, ayağım, yüzüm boya. Müthiş bir süreklilik var. Karanlıktan bize doğru gelen iç ışığın peşindeyim. Burada yaptığım eserler Bangladeş’de düzenlenen Asya Bienali’nde ödül aldı. Sanat yaparken satmayı düşünürseniz bu sanat olmaz. Sanat meslek değildir. Yaşama biçimidir. Bir insan resim yapıyorsa ressam, heykel yapıyorsa heykeltraş, grafik yapıyorsa grafikçidir. Ama özgün bir şey yapıyorsa sanatçıdır. Sanatın asıl meselesi yeniyi aramak ve onu topluma sunabilmektir. Bu içten gelen bir şeydir. Şimdi daha planlı çalışıyorum. Kafam daha net, tekniklere hâkimim. Deneyim sahibi olmak başka bir şey. Tabii bugün geldiğim nokta içinde bir hayat verdim. 

Sanat hayatınızı kimler etkiledi? Yaşar Kemal bu isimlerden biri mi? 

Yaşar Kemal benim dostumdu ve düşünce hayatımı çok etkiledi. Tabii sanatımı da etkileyen büyük ustalar ve akımlar oldu. Leonardo da Vinci, Michelangelo, Picasso gibi ustalardan etkilendim. Bir dönem Meksikalı sanatçılar beni çok etkiledi. Batı’nın sanatı da beni etkiledi. Evrensel olan herşeyden etkilenirsiniz. Önemli olan onları dönüştürüp kendi kişiliğinizde yeniden özgün bir biçimde üretmenizdir. 

İnsanlar sanatla yolculuk ediyor 

Siz sanatı galeri ve müzeler dışına çıkaran bir isimsiniz aynı zamanda. Bugünlerde de İGART  Yürütme Kurulu Başkanı olarak görev yapıyorsunuz. Artık havalimanı da bir sanat alanı oldu. Neler söylemek istersiniz?

Normalde olması gereken bir şey bu zaten. 1940 ve 60’lar arasında Batı’da kamusal alanda sanat eseri zorunluluğu vardı. Bütçenin bir kısmı buna ayrıldırdı. Kamusal alanda sanatın olması sanatın doğrudan hayata zenginlik katması meselesidir. Bu dönem dönem bizde de denenmiş. 1960’larda yasa çıkarılmak istendi olmadı. Sonra bazı oteller yaptı bunu. Bugün sanatı daha çok hayatın içinde görüyoruz. İstanbul Havalimanı’da bu alanlardan biri. Burası herkesin, kamusal bir alan. Herkesin isteği burada sanatın yer almasıydı ben de destek veriyorum. Çok güzel bir kurulumuz var. 27 alan belirledik. Burası için yarışmalar yapıyoruz. İlk yarışma sonuçlandı. Şimdi ikinci alan için yarışma açıldı. Herşey şeffaf ilerliyor. İsteyen herkes katılabiliyor. Başka projeler yapmak istiyoruz. Şimdi Türk Kahvesi ve lokum anlatılsın istiyoruz. Buradan geçen yolcular beslenerek, etkilenerek buradan geçip gitsin niyetindeyiz. Ayrıca belirlediğimiz bazı alanlarda da sergiler yapıyoruz. Şu an dış hatlarda Mehmet Kavukçu’nun Doğa sergisi var. Bunlar devam edecek. 

Asıl olan toplumun testinden geçmek

Dijital sanat hakkında ne düşünüyor sunuz? 

Dijital sanat, çağın bir gereği. Bizim insanımızın en aşina olduğu akım izlenimcilik veya empresyonizm resimlerdir. Bu eserler ilk yapıldığında da jüriler ne bu saçmalık demişti. Yenilik alışma süreci gerektirir. Picasso’da Kübizm’i cebinden çıkarmadı. Dijital sanatı beğeni dünyamız hemen kabul etmeyebilir. Ama zaman içinde bu olur. Yeniliğe prensip olarak karşı olmamak lazım. Ama sanatın zirvesi bu demek bana yanlış geliyor. Yeniliğin önü açılmalı. Fakat asıl olan toplumun testinden geçmektir. İyiyi, güzeli onlar eler. 

 

Önceki Yazı

“Beni heyecanlandıran format değil, içerik”

Sonraki Yazı

Bir filmi bir Filistinli olarak dünyaya sunmak

Son Yazılar

Bir değirmendir bu dünya

Muhtârî’nin “Men be-pây-ı hod in hatâ kerdem/Tâ be-destâ renc gestem âsiyâb” (Ben kendi attığım yanlış adım