Sanat uğraşı

11 dakikada okunur

Sanat, güzel ve güzellik duygusu, güzeli arayıp bulma, ortaya çıkarma ve bu güzelliği görmeyen insanların görmesini sağlama şeklinde tanımlanabilir. Sanat, estetik ve güzellik kavramlarını birbirinden ayırmadan genel itibari ile bedii olan, beğenilen şeyler yapma, üretme şeklinde de ifade edilebilir. Sanat, bir milleti birleştiren, kaynaştıran değerler bütünü içinde yer alır. Kültürün içinde kendi varlığını belirgin kılar ve evrenseldir.

 Sanatın dili evrenseldir. Gönüllere hitap eder. İnsan ruhunu okşar, mütebessim bir çehre oluşturur ve insanların bir araya gelmesine vesiledir. Sanat uğraşında zaman sınırlaması yoktur. Estetik ve güzel olanla iç içe geçerek kaynaşma, buluşma ve şuurlanmayı sağlar. Bizim sanata bakışımız elbette Kur’ani bir bakıştır. Secde suresi 7.ayette; “O her şeyi güzel yaratmıştır.” buyuruluyor. Tin suresi 4. ayette ise; “en güzel şekilde yaratılan insandan” bahsedilmektedir. Müslim’de geçen bir Hadis-i şerifte ise; “Allah güzeldir, güzelliği sever.” denilmek suretiyle bedii sanatların kapıları aralanmış oluyor. Dünyanın en büyük ressamlarından Picasso’nun hat sanatımızı gördüğünde şaşırıp kaldığı söylenir. Hat sanatını sürrealist, soyut resim sanatının zirvesi olarak  tanımlayarak şöyle söyler; “Ben bu çalışmaları daha önce görseydim resme hiç başlamazdım”. Bizim medeniyetimizde bedii sanatların zirvesi kabul edilen Hat ve hattatlarımız için şöyle söylenir; “Hat cismani aletlerle meydana getirilen ruhani bir hendesedir.” Güzel sanatları sözlükte ise şöyle tanımlıyor: “Güzel sanatlar; edebiyat, müzik, resim, heykel, mimarlık ve tiyatro gibi insanda meftunluk ve hayranlık uyandıran sanatlar ki gerçekleştirdikleri eserler ancak hayat ve tabiatın ince duygu ve üstün bir sezgiye dayanan bir görüşle görülebilmesi ile meydana çıkarlar.”

 Güzel sanatların hedefi, ruhlara maddeden sıyrılmayı ve geldiğimiz yere geri dönme tefekkürünün bir ibda düşüncesi olduğudur. Bütün çalışmalarını onun iradesine teslim edebilecek bir tekâmül yolunun açılması için çabalamaktır. Beşerin ruhu, ideal güzelliklere ve metafizik estetiğe ne kadar vakıf olabilir, ulaşabilir ve yükseltilirse ibda kudreti o kadar hareketli olur. Ressam resmine başladığında maddeden sıyrılarak metafizik bir çabayla sanatın coşkusu içerisinde kendisini keşfe çıkmıştır. Böylesi bir alan insanın kendisiyle buluştuğu, kendisiyle tanıştığı, hedefe doğru yaratılış sırrını çözdüğü oranda yeni yollar bulur. Arayış, insana has bir özelliktir. Kaybedilmiş hikmetin peşinde olan tefekkür ehli, yani ressam resmini, şair şiirini, edebiyatçı metinlerini, müzisyen güfte ve bestelerini meşkle bir yandan derinleştirir, diğer yandan fazlalıklardan arınarak bugünden yarına ve geleceğe ışık tutacak eserler inşa eder. Meşk meclisi, nefsin arındırılması ve zikrin meydanıdır. Ressamın resminde kaybolup gittiği anlar, zuhuratın, ilhamın fırçada tuvale dönüştüğü anlardır. Her birey toplumda farklı ödevlerle cemiyete hizmet ederken, sanatkârlar yalnızca bugün için değil gelecek ve bütün insanlık için kendilerini sanatlarına vakfetmişlerdir.

 Ressamın elindeki fırça, hattatın elindeki kalem, şairin dilindeki kelimeler birbirlerinden çok da farklı değildir. Sanat hakiki olanı, gerçek olanı arayıp bulma ameliyesidir. Yaratılmış insanın ve mevcudatın içindeki sırlar dünyasına yolculuk yapmaktır. Burada taklitten tahkike doğru bir yol ressamı bekler. Taklit geleneğin izidir. Üstadın sözüdür. Eflatun ve Aristo, sanatın temelinin taklit olduğunu söyler. Taklitten tahkike ulaşmak hakiki sanata ve sanatkâra doğru yolculuk yapmak insanın fıtratı ile ilgilidir. İnsan fıtratı, kendi yaratılış sırrını idraktir. Her renk, her fırça darbesi ve her tablo insanı eğitir ve içini olgunlaştırır. İç olgunluk, sanatkârı disipline ederek köklerinden beslendiğini unutturmaz. Hayata estetik bakar.

Kısa bir sergi hatıramla sözü tamamlayalım: Beyoğlu İstiklal Caddesi dünyaca meşhurdur. Günün hemen her saatinde kendine has özellikleriyle insan manzaraları izlenilmeye değerdir. Yirmi beş yıl evvelinde İstiklalde beş on sergi açmıştım. O yıllar ve öncesi yıllarda heyecan duyardım sergilerimde. Hafta sonlarına denk düşürerek sergide bulunmaya gayret ederdim. Hafta içinde de geldiğim olurdu elbette. Kasım ayları filandı ve o yıllarda “Tual” diye bir sanatçının “Bugün aylardan kasım” şarkısı dillerden düşmüyordu. O gün yine sergiye erkenden gelmiştim. Gelip gidenlerle hem ilgileniyor, hem de resimler üzerinde sorular ve söyleşiler olursa onları cevaplandırıyordum. Salona, yaşı yetmiş beşin üzerinde olan bir beyefendi ile dokuz on yaşlarında torunu geldiler. Salona girerken göz göze geldiğimizde mütebessim bir çehre ile hoş geldiniz ifademe hoş bulduk diyerek resimlerin önünde tek tek ve uzun uzun yorumlar yapmaya başladılar. Özellikle dededen ziyade torunun yorumları dikkatimi çekmişti. Pek kalabalık olmayınca genç delikanlı resme bir metre uzaktan bakıyor, olmuyor yakınına varıp dokunur gibi yapıyor, sonra sağ taraftan, sonra sol taraftan bir daha baktıktan sonra; “efendim ressam burada soyutlama yapsa da dikkatlice bakıldığında insan kendisinden bir parça bulabiliyor. Renkleri kullanma tarzına bayıldım. Hiç de fena değil ne dersin dede?” Dede sana katılıyorum evlat diyerek bütün resimler üzerinde böylesi bir muhabbete tanıklık ettim. Bana hiç soru sorulmadı. Uzaktan seyrine bayıldığım bu Dede ile Torun muhabbeti, beni derinden etkilemişti.  Kuşkusuz sergilerimizde yaşadığımız birçok hatıra var. Hepsi hafızamızda kayıtlı değildir lakin öyle anlar olur ki hayatınız boyunca unutulmaz. İşte Dede ile Torun’un bir hafta sonu geziye çıkmış olmalarından başlayarak resimler hakkındaki bir buçuk saate yakın yorumlarını uzaktan izlediğim ve serginin bitiminde bir çay ikramıyla tanışıp, muhabbetle uğurladığım aklımdan hiç çıkmadı.

 Ellerinden tutulmalı evlatların, gençlerin. Yüreklerine yüreklerimiz eklenmelidir. Sergiler, kitap fuarları, kitabevleri, tiyatrolar, filmler ve kitaplar birlikte okunup izlenmelidir. Çocukluk yıllarında yaşadıklarımız ömrümüzü şekillendiriyor. Geleceğimiz olan gençlerimizin hafızasında taht kurmak için sanat atölyeleri ve etkinliklerde yer almak en büyük ödüldür. Buralarda kendimizi keşfetmek kadar onların da keşfine kapılar açmış oluruz. Çağa kuşkusuz sanat, edebiyat, düşünce ve teknoloji hükmeder. Çelebizâde Asım’ın şu beyti bu durumu ne güzel ifade ediyor; “Kabiliyettir husul-i matlabın sermayesi / Elde istidad olunca kar kendin gösterir”. Talep edip arzuladığımız şeylerin gerçekleşebilmesi elbette kabiliyete bağlıdır. Eğer bir insanın elinde böylesi bir maharet-kabiliyet varsa kuşkusuz yaptığı işten belli olur. Efendim, eserleriyle yaşayan ustalara rahmet diliyorum. Dünya ressamlar günümüz kutlu ve mutlu olsun. Selam ve esenlikle.

Önceki Yazı

Tiyatroda ben oldum denmez!

Sonraki Yazı

Yeraltı dünyasının iki yüzü yaşamak ya da ölmek adına: Tüneller

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde