“Sanatçı daima sessiz bir gevezelik içindedir”

/
26 dakikada okunur

Bağımsız Sanat Vakfı kurucusu, sanatçı ve küratör Hülya Yazıcı, Litros Sanat’ın yeni sayısında konuğumuz oldu. Sorularımıza; küratörlük anlayışından, vakfın kurulma amacına, gerçekleştirdikleri sanat faaliyetlerinden kendi üretim sürecine kadar detaylı yanıtlar veren Yazıcı, kendi sanatını ise şu tanımla özetledi: “Küçük yaşlardan itibaren hayranlıkla izlediğim varlık aleminin her rengini, biçimini tanımak, taklit etmek benim için sessiz ve derinden bir konuşma yöntemi olmuştur, esasen sanatçı böyle sessiz bir gevezelik içindedir daima ve içinden taşanları sızdırma eğilimindedir ürettikleriyle…”

Hem sanatsal üretim çalışmalarına devam eden hem de Bağımsız Sanat Vakfı çatısı altında sanat etkinliklerini hayata geçiren; sanatçı, küratör ve vakıf kurucusu Hülya Yazıcı, Litros Sanat’ın yeni sayısı için sorularımızı yanıtladı. Vakıf faaliyetleri, küratörlük anlayışı ve kendi üretimleri hakkında bilgiler paylaşan Yazıcı, “Sanatçı kendisinde var olan ontolojik yatkınlığı, gözünü eğiterek, algısını geliştirerek, hayal gücünü canlı tutarak ve felsefi derinliğini artırarak geliştirir. Kendinde olanı, evrensel olana dahil eder, güncele taşır…” diyor. Tamamı, sohbetimizde, keyifli okumalar dileriz…

Sizi daha yakından tanıyabilir miyiz?

İstanbul Çengelköy’de dört çocuklu bir ailenin üçüncü kız çocuğu olarak dünyaya geldim. Çocukluğum metropolün henüz şehir olduğu, insanların çılgınca tüketebilmek için köle gibi çalışmadığı, eşyadan çok insanın kıymetinin bilindiği yıllara denk geliyor, aslında kişiliğimi yoğuran biçimlendiren en önemli etken böyle bir yaşama sürecinden ve hızlı değişim aşamalarından geçmiş olmaktır diye düşünüyorum. Sıkı bir doğa gözlemcisi, adalet tutkunu, görünüşte sakin fakat kendi içinde inatçı bir çocuktum, hala öyleyim galiba, o çocuk içimde hiç büyümeden aynı doğallıkla duruyor gibi.  Küçük yaşlardan itibaren hayranlıkla izlediğim varlık aleminin her rengini biçimini tanımak taklit etmek benim için sessiz ve derinden bir konuşma yöntemi olmuştur, esasen sanatçı böyle sessiz bir gevezelik içindedir daima ve içinden taşanları sızdırma eğilimindedir ürettikleriyle. Orta ve lise eğitim yıllarımda müzikle, edebiyatla, şiirle olan yakınlığım, sanatın daha soyut alanlarına olan ilgim, yoğun olarak devam etti, lise sonrası İDGSA’da Resim Bölümü’nü kazanarak eğitimime orada devam ettim. O yılların üzerinden otuz yıl geçti, hayatı ve insanı tanırken yaşadığım olumsuzluklar bazı yönlerimi törpüleyip biçimlendirmiş olsa da ait olduğum varlık alemine hayranlığım an be an artarak çoğalıyor.

Sanatsal deneyim taklitle başlar

Siz de bir sanatçı olarak üretimlerde bulunuyorsunuz. Sanatınızı nasıl anlatır ve tanımlarsınız?

Sanatsal deneyim taklitle başlar ve bu süreç size nasıl zengin ve tükenmeyen bir kaynağın içinde olduğunuzu öğretir, bu asla nesnelere öykünme veya rekabet değil yalnızca hayranlık duygunuzu besleyen bir bilinçlenme ve oradan kaynakla, zihnin kurguladığının hayal gücünüzle, deneyimlerinizle birleşerek yetkinleşmenin en önemli yolunu açar, ben de bu yoldan geçerek kendimi buldum diyebilirim. Bedri Rahmi Eyüboğlu bir sözünde şöyle diyordu: “Akademi bana bir ağacın öğrettiğinden fazla bir şey öğretmemiştir”. Bu söz şunu anlatıyor, en önemli öğretici doğadır, eğitim size bazı teknik kolaylıklar, kısa yollar sunmuş olsa da. Benim teknik anlatım arayışım da uzun yıllarımı aldı biçimi soyutlama az elemanla çok şey anlatabilme, renk, ritim ve kompozisyon konusunda denemelerim buna dayanır. Sanat serüvenimi iki zaman dilimine ayırırsak ilk dönemim on beş yıl kadar süren renk ve ifade zenginliğinin belirgin olduğu, daha çok mistik temaları işlediğim dönemimdir, 1990 – 2005 yılları arası. Sanatsal duyarlılık, derin görme ve sezgi gücüne dayanır. Sezgisellik ise bize görünür olmayan, fakat yine de varlığını hissettiğimiz şeylerle ilgilidir. Benim 2005 yılından sonraki çalışmalarım “perde” kavramıyla ilgilidir, üstü örtülü olanı keşfetmek açmak, görünür olmayanı aralamaya çalışmak veya onun varlığına işaret etmekle ilgili, bu süreçte bana yol gösteren, yoldaki sayısız işaretlerden yalnızca biri, ama benim için biricik olan ipek böceği, onun metaforik yaşam süreçleri ve ördüğü muhteşem kozasıdır ki, bu muhteşem sanatsal yaratımdan etkilenmemek bu konuya derinleşmemek mümkün değildi benim için. Teknik olarak çalışmalarımda tuval zemininden biraz uzaklaşarak boyut kazanan formlar için boya dışında koza, kumaş, plastikleştirici malzemeler kullanıyorum. 

Bağımsız Sanat Vakfı ne zaman kuruldu ve amacı nedir?

Bağımsız Sanat Vakfı, sosyal ve toplumsal konuları çağdaş sanatın araçlarıyla ifade etmek, bulunduğumuz coğrafyada yaşayan medeniyetlerin kültürel birikiminden kaynaklanan sanatların izlerinden bir kimlik oluşturacak sanatsal çalışmaları desteklemek, yetenekli gençlerin önünü açmak, sanat eğitimleri, felsefe ve sanat söyleşileri, kültürümüzün fazla bilinmeyen yönlerine odaklanan projeler yapmak gibi amaçlarla 2016 yılında kuruldu. Ayrıca vakıf galerimizde aylık süreli sergiler de düzenlenmekte.

Bağımsız Sanat Vakfı ilkelerinden taviz vermiyor

Bağımsız Sanat Vakfı çatısı altında neler yapıyorsunuz? Diğer sanat kurumlarından ayrıldığınız noktalar neler?

Vakıf çatısı altında üç yıl ara ile Uluslararası İstanbul Trienali’ni sürdürüyoruz, bu etkinlik için bir yıl önce çalışmalara başlanıyor.  2016 vakfın kurulduğu yıl T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle yedi ay süren “Anadolu Selçuklu Sanatı ve Güncel İmgeler” projesini gerçekleştirdik, bu proje kapsamında sanat tarihi ve GSF mezunu kırk kadar öğrencimize Selçuklu sanatıyla ilgili çok sayıda seminer verilerek, ardından İç Anadolu bölgesindeki Selçuklu eserlerini yerinde tanıtan bir gezi düzenledik, gezi sonrası katılımcılar farklı disiplinlerdeki atölye çalışmalarına katılarak gözlemlerini sanat yoluyla ifade ettikleri işler ürettiler, resim, seramik, heykel ve dijital çalışmaların olduğu büyük bir sergi gerçekleştirdik. Projenin otuz dakikalık bir filmi ve kapsamlı bir kitap çıktısı da gerçekleşti. 2018 yılında yine bir yıl sürecek “İstanbul’un Meczupları- Delileri” projesini, Bizans’tan başlayarak delilik ve meczupluk kavramlarının tarihini, tedavi yöntemlerini ve sosyolojik boyutlarını sorgulayarak, gezi gözlem atölye çalışmaları, sergi, kitap ve otuz dakikalık konuyla ilgili bir film yaparak tamamladık. Bu iki projede konu ve işleyiş açısından son derece yararlı, sanatsal açıdan da öğretici ve geliştirici olmuştur. 2022 yılında Hollanda’nın Lahey şehrinde Pulchriy Müze Galeri’de yine Türk çağdaş sanatını tanıtan 18 Türk sanatçıyla önemli bir sergi gerçekleştirdik. 8 Mart Kadınlar Günü dolayısıyla üç kez ve yine disiplinlerarası, kadın sorunlarına değinen sergiler düzenledik, bu sergilerin küratörlüğünü üstlendim ve kendi çalışmalarımla da sergilere katılım sağladım. Diğer sanat kurumlarının tamamı hakkında tam olarak bilgi sahibi olmamama rağmen bizimki kadar farklı alanlarda faaliyet gösteren çok sayıda kuruluş olduğunu zannetmiyorum, sanırım İKSV’den söz edebiliriz, fakat geniş imkanlara sahip olan bu kurumla bizim çok sınırlı imkanlarımızı karşılaştırmak asla kıyas edilemez, destekçilerini ve çalışan sayısını düşündüğümüzde İKSV bu konuda tam olarak kurumsallaşmış bir yapı olarak varlığını sürdürmektedir. Bağımsız Sanat Vakfı ise çoğunlukla gönüllü çabalarla sürdürdüğü çalışmalarını, bağımsız bir sanat inisiyatifi olarak, ilkelerinden taviz vermeden, evrensel insanlık değerlerini önemseyerek, kendi coğrafyasının sanatsal gelişimini reddetmeden bir süreklilik yakalamaya çalışan işler yapmaya gayret etmektedir. Vakfımız, ülkemizde mülteci olarak yaşayan Suriyeli sanatçılarla da ilk günden itibaren iletişimini sürdürmüş sergilerini yapmış ve tanıtımlarını gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bütün burada söz ettiklerim sanıyorum bizim farkımızı ortaya koyuyor.

Öte yandan Türkiye sanat piyasası hakkında sorunlu olarak gördüğünüz konular neler?

Türkiye sanat piyasasının dünya genelinde sürmekte olan etkin sanat piyasalarına yeterince entegre olamadan varlığını küçük ölçekte devam ettirdiğini düşünüyorum. Yakın coğrafyalarda özellikle Türki Cumhuriyetlerle yapılandırılmaya başlanan kültürel etkinlikler dışında. Ülkemizde az sayıdaki özel koleksiyonlara girebilmek çok fazla sanatçıya nasip olmazken, sanata yatırım yapabilecek imkanlara sahip iş insanlarının ise böyle bir kültürel alt yapıya sahip olmadığı da yadsınamaz bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Sanatçı ile alıcıyı bir araya getiren fuarlar yapılmasına rağmen galeri kiralarının yüksekliği buralara giriş ücretlerinin yüksek olması da bir diğer olumsuz etken sanatçılar açısından.

Sanatçının yolu, yolculuğu çetin bir yolculuktur

Son olarak sanatçı olmak ve bu alanda üretim yapmak isteyen genç ve yeni kimselere neler söylemek istersiniz?

Sanatçı olmak için öncelikle söylediğim gibi ontolojik yatkınlığın olması önemlidir büyük ölçüde ancak insanında bir parçası olduğu varlık alemiyle olan hassas, sezgisel ilişki, derin görme, olgular hakkında farkındalıkla düşünme ile de alakalı, sonrasında bütün bir ömrü kapsayan gayret ve sabır gerekli, toplumda birebir maddi ve manevi karşılığı olmayan işinizi inanarak kararlılıkla, aşkla sürdürebilmeniz için. Ancak gelişen teknoloji sanatın endüstriyel boyutlarını da bir ihtiyaç olarak ortaya çıkarmıştır ve dijital sanatın geniş bir alanda kullanımı artarak sürdürmekte ve yeni iş alanları oluşturmaktadır, bu konuda kendini geliştirmek isteyen gençlerin teknik eğitimlerini sağlayan alanlarda fakültelerde bölümler açılıyor, buralara devam edebilirler. Günümüz gençleri sanatsal ilgilerini aynı zamanda bir gelire dönüştürebilmek açısından daha şanslılar benim tavsiyem şu olabilir, hangi mesleği yapıyorsanız yapın mutlaka estetik hassasiyetlerinizi, güzellik, doğruluk, yararlılık ilkelerini benimseyerek yapın. Sanatçının yolu, yolculuğu çetin bir yolculuktur, muhalifliği ve aykırı duruşu yanlışa tepki vermek, doğruyu ve güzeli önermekle ilgili olmalıdır.

Sergi düzenleyenin küratör olarak tanımlanması doğru değil

Öte yandan çeşitli sergilerde küratör olarak yer alıyorsunuz. Sizin için küratörlük ne demek? Küratörlük anlayışınızı paylaşır mısınız? Sizce bu iş Türkiye’de doğru olarak algılanıyor ve yapılıyor mu?

2008 yılında birkaç arkadaşımla birlikte Bağımsız Sanat Derneği’ni kurdum, amacım altmışlarda ortaya çıkan ve bir kavram çerçevesinde etkili bir söylemin, metnin sanatsal yolla aktarımını sağlamayı hedef alan güncel sanat pratikleri yapmaktı. Yeni düşünceler, deneysel malzemeler ilgimi çekiyordu ancak bu tür bir etkinlik için büyük mekanlara, ekip çalışmasına ve kurguladığınız metin çerçevesinde üretim yapmayı kabul eden sanatçılara ulaşmak, onları ikna etmek, işlerini takip etmek, etkinlik mekanını bulmak, düzenlemek bir yıl önce başladığınız çalışmanız için sponsor temin etmek bu işin zorlayıcı yanlarıydı ve bütün bu saydığım görevleri üstlenen kişi küratördü ve aslında itiraf etmeliyim ki 2010 yılında İstanbul Modern’in Antrepo’larından birinde gerçekleştirdiğimiz Uluslararası 1. İstanbul Trienali benim için hem bir sanatçı hem de işin içinde bütün aşamalarını deneyerek öğrendiğim ilk küratörlük çalışmam oldu. Küratörlük literatürümüze bienallerle girmiş yeni bir kelime olmakla birlikte günümüzde çok yaygın ve tam karşılığı olmadan kullanılmaktadır. Küratör tanımı yukarıda saydığım uzun süreçleri üstlenen ve gerçekleştiren kişidir, sergi düzenleyenin küratör olarak tanımlanması pek doğru bir karşılık olmaz.   2013 yılında ikinci trienali ‘yol’ kavramını işlediğimiz yine uluslararası bir etkinlik olarak ve 2016’da üçüncü trienali Suriye Savaşı ve mültecilik kavramını işleyen ‘yurtsuzlaşma’ teması ile gerçekleştirdik. Pandemi nedeniyle bir süre ara verdiğimiz 4. İstanbul Trienali ‘heterotopik mekanlar olarak sınırlar ve surlar’ temasında geçtiğimiz yıl Yedikule Hisarları’nda sergilendi. Yurt içinde ve yurt dışında Türk çağdaş sanatını tanıtan grup sergileri yapmaya devam etmekteyiz.             

Gelenekten beslenerek yeniliğe açık olmak gerekir

Çağdaş sanat ile geleneksel sanat ayrımı hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu ayrıma inanıyor musunuz?

Gelenekli sanatlarla çağdaş sanat arasındaki ayrımın şimdiye kadar üzerinde fazla konuşulmamış sorunlu bir yanı var bana göre. Gelenek var olanı tekrar ederek çok katı bir taklitçilikten kaynaklı süregiden bir yapıya dönüşmüşse eğer, ki çoğunlukla böyle olduğunu düşünüyorum bu zanaatçılıktan öteye gidemeyen bir döngüden ibaret olarak devam eder. Sanatın evrensel sanat süreçlerini takip ederek gelişen kendini tekrar etmeyen, yeniliğe açık olması gereken yanı ne yazık ki bu şekilde doğru bir gelişme çizgisi gösteremez, bu nedenle gelenekten, kültürden beslenerek yeniliğe açık olmak gereklidir. Kabımızın temel eğitimle dolması, özgün olanla taşması gerekir, sanat budur.

Sanatçının serüveni bozulmamış olanı yakalama çabasıdır

Sizce bir sanatçı için sanat eğitimi almış olmak önemli bir durum mudur? Sanatçı için eğitim olmazsa olmaz mıdır?

Sanatçı kendisinde var olan ontolojik yatkınlığı, gözünü eğiterek, algısını geliştirerek, hayal gücünü canlı tutarak ve felsefi derinliğini artırarak geliştirir. Kendinde olanı, evrensel olana dahil eder, güncele taşır. Mevlâna Celaleddin’in sözü bu manada çok açıklayıcıdır: “Sanatçı bir ayağı kendi coğrafyasında sabit, diğer ayağıyla dünyayı dolaşan bir pergel gibi olmalıdır”. Bu söz onun diğer bütün sözleri gibi kendi çağını aşan bir söz ve bütün zamanlara hâkim bir söz. Sanat eğitimin mutlaka bir sanat kurumundan alınmasının gerekli olduğu kanaatinde değilim, bu yola girmiş birinin kendini geliştirmesi için birçok sayıda yol var, hatta hiçbir eğitim almadan belli bir disiplin içinde sanatsal üretim yapan önemli sanatçılardan söz edebiliriz, primitif sanat, ham sanat, naif sanat dediğimiz sanat akımında yer alan sanatçılar hiç etkilenmeden, tamamen özgün, çocuksu saflıkta sanat yapanlardır. Esasen sanatçının serüveni bozulmamış olanı yakalama çabasıdır, çünkü insan büyürken o temiz ve saf görüyü kaybeder çoğunlukla ve Fransa’da Altamira Mağaralarında bulunan en eski çizimlerin mükemmelliği bu işin aslında salt eğitimle mümkün olamayacağını göstermiştir. 

 

Önceki Yazı

Söz özgürlüğün ve müziğin

Sonraki Yazı

Bir şey ispatlama derdinde değilim

Son Yazılar