Sanatçı Parmak İzi Gibidir

13 dakikada okunur

2021 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nün kaligrafi alanındaki sahibi Etem Çalışkan, sanatçıların parmak izi gibi eşsiz olduğunu söyledi. Ödülü aldığına çok memnun olduğunu da belirten Çalışkan, “Biliyorsunuz ben Tarsus Göçük köyündenim. Ödül haberini aldığımda kendi kendime ‘Güneş, sırf küçük diye bizim Göçük köyünü de unutmadı’ diye düşündüm” ifadelerini kullandı.

Bu sene Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri’nin sahiplerinden biri de hattat, kaligraf ve ressam Etem Çalışkan’dı. 94 yaşında olan ve hâlâ çalışmalarını sürdüren Çalışkan’la sanata bakışını, hayatının önemli noktalarını ve ödülün kendisine düşündürdüklerini konuştuk.
Sanat hayatınızı geleneksel sanat olarak bilinen bir alanda ancak modern bir çizgide ilerlettiniz. Sizce geleneksel ve modern ayrımı nerede başlıyor?
Beni güzel sorunlarla sıkıştırıyorsunuz, doğrusunu da yapıyorsunuz. Geleneksel sanat vardır. Gelenekçilik yoktur. Ben geleneksel sanatlara karşı değilim. Falan “cılığa” karşıyım. Şöyle düşünün, dünyada türlü türlü millet vardır. Ama “cılık” yaptıklarında bu ayrımcılık olur. Sanat için de bu geçerlidir.
Önce yetenek sonra eğitim
Peki sanatçıyı ortaya çıkaran yetenek midir, eğitim mi?
Bu noktada size Aşık Veysel örneğini vermek isterim. Kendisi 7 yaşında görme yetisini kaybediyor. Eline aldığı saz onun yeteneğini ortaya çıkarıyor. Türkiye’nin en büyük saz ustası oluyor. Bunun yanında eğitim gören, yıllarını bu alana adayan insanlar onun kadar önemli eserler ortaya çıkaramadı. Yani önce yetenek, sonra da çok çalışmak ve sevmek. Her zaman yetenek öndedir. Eğitimi bir süre sonra bırakabilirsin. Çünkü yetenek seni yönlendirir ve kendin olmaya başlarsın. Yani önemli olanı bir şeyi kendine özgü yapabilmek, yapmış olmak. Sanatçı budur. Sanatçı parmak izine benzer. Sanatçının haritası da, sınırları da yoktur. Türkiye’de İran’da, Irak’ta, Fransa’da, Brezilya’da veya İspanya’da… Miro veya Picasso değil mi? Ne fark eder? Sanatçı sanatçıdır. Aynı şekilde Yaşar Kemal’den de bahsedebiliriz. Kendisi eğitimsiz ama çok yeteneklidir. Tabi onun mayasında doğunun havasından gelen bir masalcılık da vardır. Biliyorsunuz doğu masalcıdır.
Hocam sizce yazı resmin bir parçası mı?
Resimle yazının birbirinden ayrıcalığı yoktur. Ben harflerin resimini yapıyor olabilirim. Aynı zamanda her fırça darbesi de bir yazıdır. Bunun yanında ben teraziyi de elinde tutan bir ölçücü olmalıyım. Boşluk ve doluluk dengesini kurmam gerekir. İyi sanatçı da buradadır. Bu bir yüzeyi yüzde elli yüzde elli ikiye bölmek değildir. Boşluk denge kurar, eşitlikçi, iyi bir denge. Altamira Mağarası’ndaki resimleri düşünün. On binlerce yıl öncesinde yapılan bu resimlerde müthiş bir denge vardır. Picasso’yu, Picasso yapan da o resimlerdir. Yani yazı resimdir. Resim de yazıdır. Hepsi bir yüzey üzerindeki izler gibidir. Bu izler okunabildiği için yazı olur ve temel fark da budur. Yazı okunur, resim duyguyla izlenir.
Resimlerinizi farklı şekilde tarihlendiriyorsunuz. Bunun nedeni nedir?
Evet, mesela bu sene 2021 ama ben 6021 tarihini kullanıyorum. Çünkü benim için milat İsa’nın doğumu değil yazının icadıdır. Bunu da bilim adamları milattan önce 4 bine dayandırır. Demek ki biz aslında şu an 6021 yılındayız. Benim miladım böyledir.
Emin Barın bir ekoldü
Emin Barın’ın ilk öğrencisiydiniz. Kendisiyle çalışmaya nasıl başladınız?
Ben Emin Barın’ın öğrencisi olmak için İstanbul’a gelmedim. Kendisini tanımıyordum bile. Ne yaptımsa, kendi kendime yaptım. Daha ilkokuldayken okumanın ve yazmanın güzel şey olduğunu anladım. Okulun ilk günlerinde, yazıyı söktükten sonra arkadaşlarla kendi aramızda düzenli olarak güzel yazı yarışması yapardık. Henüz o zaman eğitim almamıştım. Bu yaratılıştan geliyordu. O yaratılış beni İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nin kapısına kadar getirdi. Sonra da Emin Barın Hoca’yla tanıştırdı. Biliyorsunuz, Emin Barın lisans eğitiminden sonra devlet tarafından Almanya’ya gönderiliyor. Orada yazı üzerine eğitim alıyor. Döndüğünde hem cilt hem de yazı alanında görevlendiriliyor. Onun akademideki ilk öğrencilerinden biri de ben oldum. O zaman Güzel Sanatlar Akademisi’nin afiş atölyesindeyim. Afiş hocamız Zeki Faik İzer’di. Aslında o döneme kadar Fransa’ya, Almanya’ya giden sanatçılar oradaki akımların temsilcisi olarak ülkeye döndüler. Ancak Emin Hoca’nın kendisi bir ekoldü. Ben bugün bile Emin Hoca’nın yazısının küçük bir parçasını göreyim, onun olup olmadığını hemen anlarım. İnanır mısınız, hâlâ yazı yazarken Emin Hoca beni görüyor diye hissederek çalışırım. Doğru olan da budur. Sanat disiplin ister. Laubaliyi kaldırmaz. Çünkü sanatçı topluma karşı sorumludur.
Emin Barın Hoca’nın atölyesinde “perşembe sohbetleri” yapıldığını biliyoruz. Siz de bu sohbetlere dahil olur muydunuz?
Şöyle anlatayım; o zamanlar ben de daha İstanbul’a yabancıyım. Güzel Sanatlar Akademisi’ne yeni girmişim. Ardından Emin Hoca’yla tanıştım ve onunla beraber çalışmaya başladım. Okuldan çıkınca Beyazıt’taki yurduma veya Emin Hoca’nın atölyesine giderdim. Cağaloğlu Narlıbahçe Sokak’ta atölye aynı zamanda Türkiye’nin en iyi matbaasıydı. O dönemde Osman Nebioğlu ve Tahsin Demiray’ın matbaaları da iyiydi. Ankara’da ise Doğuş Matbaası vardı. Ben ise kolum altında kitaplar, aç mıyım, tok muyum, umrumda olmadan her gün atölyenin yolunu tutardım. Bazı geceler de orada kalırdım. İbrahim adında bir gece bekçimiz vardı. Oranın temizliğini yapardı. Geceleri İbrahim bir türkü söylemeye başlar, ben de dinlerdim. Orada olmak, İbrahim’in kağıtları temizlerken söylediği türküler beni çok etkilerdi. İlerleyen dönemde Yeni Sabah gazetesinde işe girdim. 1955 yılında ise Hoca’nın atölyesi şimdi Barın İş Hanı olarak geçen Çemberlitaş’taki Boyacı Ahmet Sokak’a taşındı. Perşembe toplantıları burada yapılırdı. Bu toplantıların adı konulmamıştı, bizler “perşembe toplantısı” demeye başladık. Toplantılarda benim dışımda birkaç öğrenci daha olurdu. Tabii biz saygıdan sadece konuşulanları dinler, lafa karışmazdık. Şevket Rado gibi dönemin önemli isimleri olurdu. Hepsi çok yakın arkadaşlar olmasına rağmen sohbetler asla laubalileşmez, ağır başlı, saygın konuşmalar yapılırdı.
İstanbul sanatın merkezi
Oraya Emin Hoca’ya yazılarını göstermeye gelenler de olur muydu?
Önce şunu söylemeliyim ki Emin Hoca bugüne kadar hiçbir öğrencisinin çalışmasını reddetmemiştir. En fazla “Ben olsam şöyle yapardım” derdi. Bu nezakettir. Oraya Anadolu’nun farklı yerlerinden yeni yazılmış çok fazla yazı gelirdi. Emin Hoca yazıya bakar, “bu yazı Rumeli’den gelmiş”, “bu Adıyaman yazısı” derdi. Hoca bazen sevdiği bir yazı görünce, “bu yazıyı yazan keşke İstanbul’a gelse, buranın üslubuna girse” derdi. Çünkü biliyorsunuz hattatların kesinlikle İstanbul’a gelmesi gerekir. Burası sanatın merkezidir.
Hâlâ çalışıyorum
Bu sene Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü aldınız. Bu konu hakkında neler söylersiniz?
Cumhurbaşkanlığı 2021 Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü kaligrafi alanında aldım. Cumhurbaşkanı’na şükranlarımı sunuyorum. Bu aynı zamanda kaligrafi alanı için önemli bir olaydır. Ben 94 yaşında olmama rağmen hâlâ kendi alanım için çalıyorum. Biliyorsunuz ben Tarsus Göçük köyündenim. Ödül haberini aldığımda kendi kendime “Güneş, sırf küçük diye bizim Göçük köyünü de unutmadı” dedim.

Önceki Yazı

Edebiyatta Posthümanizm

Sonraki Yazı

Zamanın İçerisini Doldurmak İstiyorum

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde