Sanatçılar çalışmalarıyla Yedikule Zindanları’nda yeniden “karşılaşıyor”

26 dakikada okunur

Litros Sanat’ın yeni sayısı için “Mekânsal Katmanlar, Zaman Dışı Diyaloglar: Heterotopik Mekânlar Olarak Sınırlar ve Surlar” başlığıyla bu yıl dördüncü kez gerçekleşen Uluslararası İstanbul Trienali’nin katılımcı sanatçılarıyla konuştuk. Sanatçıların yanıtlarında buluştuğu ortak nokta çalışmalarının mekânla diyaloğu ve uyumu oldu.

12 Mayıs’ta Yedikule Zindanları’nda kapılarını sanatseverlere açan 4. Uluslararası İstanbul Trienali, Türkiye’den ve dünyadan 29 sanatçının farklı biçimsel formlarda ve mekâna özel olarak ürettikleri eserlerden oluşuyor. Bağımsız Sanat Vakfı tarafından organize edilen, T.C. İletişim Başkanlığı, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Fatih Belediyesi tarafından desteklenen trienal bu edisyonunda “Mekânsal Katmanlar, Zaman Dışı Diyaloglar: Heterotopik Mekânlar Olarak Sınırlar ve Surlar” başlığı üzerine şekilleniyor.13 Haziran’a kadar devam edecek olan trienalde aynı zamanda sanatçı atölyeleri, ücretsiz rehberli turlar, söyleşi, performans ve gösteriler gerçekleştiriliyor. Hülya Yazıcı ile Filiz Ağdemir’in küratörlüğünde düzenlenen 4. Uluslararası İstanbul Trienali’ni, Litros Sanat’ın yeni sayısı için katılımcı sanatçılarla konuştuk.

Özgün Şahin
Çalışmamı yaklaşık 1500 yıllık bir koşuşturmanın hafızası ile buluşturuyorum

Bir sanatçı olarak daha önce birçok sergi mekânında çalışmalarımı sergileme fırsatım olmuştu ama davet edildiğim andan itibaren beni gerçekten heyecanlandıran bir sergide yer almak çok özel bir deneyim. Bu özel deneyimin öncelikli olarak nedeni Yedikule Zindanları gibi hem mimari hem de tarihi açıdan oldukça önemli ve bir o kadar karakteristiği yüksek bir mekânda çalışmamla yer almam. Ayrıca sergideki diğer değerli sanatçıların çalışmalarıyla aynı çatı altında olmak bu eşsiz mekânı beraber deneyimlemek oldukça değerli. Bu eşsiz mekâna özgü olarak tasarladığım ve yerleştirdiğim çalışmamda gündelik hayatın koşturmasının olduğu küçük video kesitleri yer alıyor. Yüzlerce video kesitinin bir araya getirerek bir ‘noise’ etkisi oluşturmaya çalıştığım video çalışmamı yaklaşık 1500 yıllık bir koşuşturmanın hafızası ile buluşturuyorum. Projeksiyon ile bu taş duvarlara yansıttığım gündelik yaşam görüntüsüyle taşların dokusunu ve hafızasını iç içe geçirerek bir ‘bütünleşme’ etkisi oluşturdum. Kent yaşantısının ortak alanlarındaki herhangi bir hareketli geçiş anının, çoklu olarak gösterildiği video çalışmamda, hareketliğinin esas kaynağı ve yönü okunaksız bir tekrara dönüşüyor ve bu tekrar, görüntüleri kayıp ve amaçsız şekilde sıradanlaşan figürler aracılığıyla muğlaklaştırıyor. Bugün modern kentlerdeki geçiş alanlarının bildik görüntüsü videoya eşlik eden sesle de aşina bir etki yaratıyor. Bu çalışmanın köklü bir tarihe sahip olan Yedikule Zindanları’nın odaları birbirinden ayıran ve mekânı yani içeriyi dışarıya bağlayan merdiven boşluğuna yerleştirilmesi, videonun ve mekânın zamansal gerilimini derinleştirirken, belki binlerce yıllık koşturmaların, işlerin, günlük hayata dair hareketliliğin ortak belleğine de atıfta bulunuyor.

Maze Sürer
Mekân, işimi bambaşka bir şekilde görmemi sağlıyor

Trienalin dördüncüsünde yer almaktan heyecan ve mutluluk duyuyorum. Kültür, toplum, birey, coğrafya, tarih gibi birçok kavramdan temel alan, mekân-zaman ve insan ilişkisini dönüştürebildiğine inandığım bu projede hem izleyiciler hem de sanatçılar açısından çok değerli anlar deneyimlendi diye düşünüyorum. İstanbul’un kozmopolit yapısında, geçmişten günümüze aktarılan değerli bir miras Yedikule Hisarı. Bir zamanlar şehri sınırlayan surların, zindanların içinde çağdaş, genç sanatçıların bu mekânda bir araya gelişi zaten çok katmanlı olan dokuya bambaşka bir etki katıyor. Tüm o yaşanmışlıkların üzerinde kolektif ve yeni bir inşa halini deneyimliyoruz sanki. Heykel yerleştirmem “Diyalog” Kitabeler Kulesi’nde yer alıyor. Mekânı ziyaret ettiğim sırada gerçekten çok etkilendim. Kulenin dokusu ve işlerimde açığa çıkan kişisel üslubumun uyum sağladığını hissettim. Kulenin içinden dolaşan merdivenler belirli pencerelere açılıyor fakat tüm açıklıklara ulaşmak bizler için imkansızdı. Kulenin, kendi zamanındaki kullanım amacını da düşündüğümde sanki bu durum insanın bir birey olarak topluluk ile arasındaki bağları ve iletişimin mümkünlüğünü sorguladığım çalışmamı da bambaşka bir şekilde görmemi sağlıyor ve mekânla bütünleşiyor. Yerden yükselen direkler bir şekilde kule ile ve kendi aralarında belli belirsiz bir iletişim kuruyor.

Nilhan Sesalan
Eserimizin içini adiyet ve özlem gibi hislerle doldurduk

İstanbul doğduğum şehir. 1970’lerden günümüze o bana, ben de ona tanığım. Prehistorya, Roma, Bizans, Osmanlı, Türkiye ve benim Balkanlar’dan gelen aile kökenlerim… Kökenleri Gürcistan ve Artvin olan iki Yunan sanatçı ile birlikte yapıt üretme deneyimimiz: Yük. Üç ay önce Odysseas Tousinidis ve Giorgos Taxidis ile 2022 İstanbul Trienali için İstanbul’da pandemi koşulları eşliğinde buluştuk. İstanbul, Yedikule Zindanları ve günümüz sosyolojisi üzerine sohbet ettik, hissettiklerimizi değerlendirdik. Bu süreçte trienalin küratörü Filiz Ağdemir ve müzecilik üzerine ihtisasını yapmış koordinatör Zeynep Toy bize katkı sağladılar. Sanırım hepimiz için önemli bir deneyimdi. “Yük” adını verdiğimiz yapıtımız İstanbul’daki baskın bir izlekten referans aldı. Dünya ve kent arasında fiziki bağ kuran yük gemileri, Yedikule Hisarı’nın kulelerinden minyatür gibi görünürken, boşlukta süzülen sürrealist bir etki ile bizde öncelikli hale geldi. Gördüğümüz ölçek küçüklüğünde, mavi metal bir yüzeyde çamurdan yük gemileri yaptık ve Hisar’dan denize doğru yönlendirerek yerleştirdik. Minimal etkide form aktarımını görsel bir şölene tercih ettiğimiz “Yük” adlı yapıtımızın içini, varoluştan günümüze bize ulaşan genetik istiften seçerek yüklediğimiz aidiyet ve özlem gibi hislerle doldurduk.

Ayşegül Altınok
Yedikule Hisarı üzerine düşünürken birden fazla unsura tutunmam gerektiğini fark ettim

İstanbul Trienali’ne davet edildiğim için mutlu olduğumu belirtmek isterim. Trienalin gerçekleştirildiği Yedikule Hisarı Müzesi; hikayesi, dokuları, görsel kimliği ile üzerine düşünmek, bir yapıt üretebilmek için çok etkileyici bir alan. Sanatçı için alışıldık bir alanı aşan her tür deneyimin, incelikli bir önem taşıdığını düşünüyorum. Yapıtlarımı ışık ile temel biçimlerin bir araya gelerek donmuş bir anı, bir anının izlenimlerini kurması üzerine kurguluyorum. Yedikule Hisarı üzerine düşünürken burada birden fazla unsura tutunmam gerektiğini fark ettim. Birincisi burada yapının tarihi boyunca sürekli bir akışın olması, durmayan bir döngünün bir parçası olması, belirli öğelerin zamanla yalnızca sözcüklere dönüşmesi (altın kapı, akar su vb.) üzerinde durmaya karar verdiğim konulardı. Bu verilerden yola çıktığımda buraya altın rengini anımsatan, donup kalmış bir yağmurun akışta görünen dikey elemanları gibi yerleştirilmiş bir yapıt kurguladım. Yapıt, surların içinde, mekânın tümünde, yapıların arasında bir yerden bir yere sürekli akışta kalmış bir suyun iziydi. Yerin tarihsel döngüsü gibi sürekli bir devinim içinde olan, mekânın değişik yerlerinde görülebilen izlerde, kendisini belli eden bir akışın parçası olarak bu su, günün tüm döngüsü kullanan bir yapıt olarak kurgulandı. Sabahları sarı parlayan dikey elemanların baskınlığını akşama doğru ışıkların egemenliği yeniyor… Geceleri ise yalnızca bir ışık demeti iz olarak görünüyor, böylece yapıt tıpkı mekânın kendisi gibi sürekli bir döngüde kalıyor. Pek çok sergiye katılmış bir sanatçı olarak bu serginin gerek mekân gerekse insan ilişkileri, işlere gösterilen özen, katılımcı sanatçıların birbirleri ile uyumu açısından beni çok mutlu ettiği söylemeliyim. Karma sergilerin bazen talihsizlikleri olabiliyor, sanatçıların eş değer biçimde konumlanmaması ya da yapıtların birbiri ile içinde oldukları alan ile ilişkilerinin doğru kurgulanamaması gibi… Bu serginin, bahsettiğim konularda çok özenerek kurgulanmış iyi bir ekip işi olduğunu, özellikle yapıtların mekân ile ilişkisine yönelik çözümlerin örnek oluşturabilecek nitelikte olduğunu düşünüyorum.

Sebahattin Alaca
Eserim trienalde izleyicilerle buluştuğu her gün daha da tamamlanıyor

Böyle bir projede yer aldığım için mutluyum. Dönüşebilen malzemeden yeniden bir üretim yapma düşüncesi üzerine planlamalar yaptım. Tüm planlamalarımın pozitif geri bildirimle gelmesi bu işe inancımı daha da arttırdı. Eser şu an trienalde izleyicilerle buluştuğu her gün daha da tamamlanıyor. ‘Briket’ eserimin mekanla ve izleyici ile derin bir bağ kurduğuna inanıyorum. Görselinin orijinal briket görüntüsü olmasına karşın malzemenin atık plastikten, parçalanmış sandalyelerden manuel olarak üretilmesi izleyicide ilgi uyandırıyor. Başka bir karakterinden bahsedecek olursak briketler temel bir inşaat malzemesidir. Sınırlar ve Surlar konusunda bize ipuçları veriyor. Emeği geçen tüm trienal ekibine, sponsorum Tilia ekibine ve tüm izleyicilere çok teşekkür ederim.

Sarya Nurcan Kaya
Yok oldukça unutulanın izlerini mekânın belleğine sabitleyerek arşivledim

Öncelikle doğup büyüdüğüm ve şimdilerde ise uzakta olduğum coğrafyada düzenlenen organizasyonun bir parçası olmak benim için önemli ve güzel bir süreç. Ayrıca kendi izlerimi mekâna taşımak ve izleyiciyle buluşturmak da bir o kadar anlamlı heyecan verici. Çalışmamın aurasına uygun bir mekânda sergilenip izleyiciyle buluşması, aynı zamanda ifade biçimin ortaya çıkması açısından yön belirleyicidir. Bilindiği gibi mekanlar geçmişin izlerini belleğine işlediği gibi aynı zamanda anıların şekillenmesinde ve kalıcılığında da önemli bir rol oynar. Unutma ve hatırlamanın mekanla ilişkisini irdeleyen yapıtlarında Paul Connerton, mekânlar üzerinde ortaya çıkan unutkanlığın hangi sebeplerle ortaya çıktığına değinir. Connerton’a göre ilk özellik, insan yerleşiminin çapı, ikincisi hızın üretilişi. Üçüncüsü ise kurulu bir çevrenin belirli aralıklarla kasti olarak yıkılmasıdır. Connerton’un da ifade ettiği gibi mekanların değişimi, yok edilmesi yeni bir belleğin inşa edilme sürecidir. Bu bağlamda mekânın kalıcılığı anıları ve yaşantıları sabitlediği gibi bireyin mekanla kurduğu bağları da güçlendirir. Ancak kültürel mekanların değişimi ve yıkımı belleği de zayıflatır. Sergide yer alan video performans çalışmam mekanların yok edilmesine yöneliktir. Serginin gerçekleştiği mekânın tarihi kimliği ile şimdilerde değişin mekanlar arasında bir bağ kurdum. Bu bağlamda çalışmanın tarihi bir mekânda sergilenmesi, zamana içerisinde yok olan, yok oldukça unutulanın izlerini mekânın belleğine sabitleyerek arşivledim.

Mareo Rodriguez
Çalışmam Avrupa’yı Asya’dan ayıran kırık bir boşluk yaratıyor ve bir köprü örüyor

Gelişmekte olan ve gelişme potansiyeli çok yüksek olan bu trienalin bir parçası olmak için davet edildiğim için çok mutlu oldum, etkinlik gerçekten ilginç ve çeşitliydi. Serginin yer aldığı 13. yüzyılda yapılan Yedikule Zindanları belki de trienale katılma konusunda beni en çok ilgilendiren unsur oldu. Enstalasyonlarıma gelince, mekânın mimarisiyle çok ilgileniyorum. Bu durumda LED şerit ve tel gibi bir malzeme kullanarak kulenin yüksekliği arttırılıyor ve mekânın mimarisini takip eden dairesel ayna, yansıtıyor ve yansıtılıyor. Madde ve eterin iki kutbunu birbirine bağlıyor. Boşluğu, hiçliği, bilinmeyen yola o sessiz daveti, çağıran kapıyı, çatlağı, çatlak ve yarık gibi tek bir unsur belirler. İki taraf arasında bir gerilim yaratır ve ona yaklaşır veya uzaklaşır gibi görünür. Aynı zamanda fissürün şekli, jeolojik çatlaklar, nehirler, damarlar, yaralar, ışınlar, kökler, nöral bağlantılar vb. gibi doğanın çeşitli biçimlerinde kendini gösteren bir kalıptır. Aydınlatmak ve iyileştirmek için geldiğimizi ve çatlakları açıp kapama veya yaraları açıp kapama egzersizini düşündüğümüzde çatlak, hepimizin içinde taşıdığı doğum yarası olarak da anlaşılır. Ben, mekânın mimarisini eserimle harmanlıyorum ve bizi, gezdiğim manzaralardan çıkardığım özü görebileceğimiz, doğanın yüceliğini ve ihtişamını sunduğu bir noktada, bir merkezde durduruyorum. Bölgenin, ruhun ve bedenin parçalanması, izleyiciyi portallardan geçerken bulan zirve ışıkları haline geliyor. Çalışmam aslında Avrupa’yı Asya’dan ayıran kırık, bir boşluk yaratıyor ve aynı zamanda bir köprü örüyor. İki kıta ve Türkiye’nin 2 parçası arasında. Işık çatlağını yaratmak için referans olarak aldığım bölme çizgisinin tam da bu biçimi. Yedikule Zindanları kulelerinden birinin iç çatısından sarkıyor. Ve bu bir kaçış ipi ve çıkış, bir portal olarak yorumlanabilir. Zeminde dairesel bir aynadan ışığın çatlağının yansıması var, bu da zenit ışığını aynı anda yerleştirmek ve yansıtmak odaya derinlik katıyor.

Didem Erbaş
Böyle bir sahayı keşif ve hikâyelerin içinde dolanmak heyecanlı bir süreç

Bu sergiye davet edildiğimde ilk olarak çocukluğumdan beri bir şekilde hikayesine tanıklık ettiğim, önünden geçtiğim surlara dair heyecanımı gidermek adına mekân ziyaretinde bulunmak istedim. Büyülü bir mekân tabii. İçeri girdiğinizde tarihsel doku ve koku bütün bedeninize siniyor. Filiz Ağdemir ve Zeynep Toy ile surların tamamını gezdiğimizde Yılanlı Kuyu en başından beri, hikayesiyle ve tasarısıyla beni oraya çeken alan oldu. Böyle bir sahayı keşif ve hikayelerin içinde dolanmak benim için çok heyecanlı bir süreç oldu. Yılanlı Kuyu hikayesiyle beraber en enteresan geçmişi içinde barındıran bir alan. Kuyunun bir işkence görevi olarak yılanları barındırması ama aynı zamanda aynı kuyunun göğe bakması kendi içinde ayrı bir alan açtı düşünmem için. Bir taraftan kötü bir geçmişe tanıklık etmiş bir alan bir taraftan da gökyüzü ile bağ kurması. Bu ikilik her ne kadar buna göre tasarlanmış olmasa da kapalı bir alanda hapsolmanın hala gökyüzü ile bağlantı kuruyor olması beni kuyu içinde gökyüzü ile ilişkiye geçebilecek bir video işine yöneltti. Kuyunun içindeki görüntüde kurbağa larvaları yere ve suya atıfta bulunmayı amaçlarken, arada çıkan belli belirsiz gökyüzü yukarıdaki gökyüzünün bir yansıması olarak kurgulandı.

Önceki Yazı

Nimelceyş: İstanbul’un fethinin kutlu askerleri

Sonraki Yazı

Liyakat

Son Yazılar

Alyoşa’dan aşk ile selam

Sanat ajandası, sanat dolu bir sayfa ile karşınızda. Bu sayımızda sanatçı Aliye Berger’in hikayesini anlatacağız. Aliye