Sanatın bir derdi olmalı

24 dakikada okunur

 

Sanatçı, akademisyen ve müzisyen Selçuk Artut: “Üç şey eşit bir denge yaratıyor. Matematik, sanat ve felsefe. Matematikle uğraşırken sanat konusu hep beni çekiyordu. Sanata kendimi yoğunlaştırdığım zaman ise bu sanatın bir derdi olması gerektiğini düşünüyordum. Orada da çok biçimsel yada forma dayalı bir takım sanat eserleri söz konusu olabilir. Ben içinde yaşadığımız döneme dair çağdaş ve modern sanatın sonrasında bugünkü sanatın bir derdi olması gerektiğini düşünüyorum.”

Selçuk Artut ile Beyoğlu Kültür Yolu Festivali kapsamında Atatürk Kültür Merkezi’nde “Geomart-ut7” dijital sergisinde Litros Sanat ekibi olarak yerimizi aldık. Sanatsal çalışmalarıyla insan ve teknoloji ilişkisine odaklanan Artut sergideki eserleri yaparken  görsel ve işitsel malzemelerinin tamamını yazdığı kodlarla oluşturdu. Bizleri sergi alanında ağırlayan Artut ile yaptığı çalışmalar hakkında bir röportaj gerçekleştirdik. Eserlerinde basit geometrik formların hareket kazanarak karmaşık formlara dönüştüğünü biz sanatseverlere sunan Artut, “Bazı desenler bizim çok şanslı bir coğrafyada yaşadığımızın kanıtı. İstanbul’da dolaştığımızda bazı camilerin kapısında gördüğünüz ahşap oymalarda var olan desenlerin matematiksel olarak analizlerini yaptıktan sonra bilgisayar kodlarıyla üretince onlara bir dinamizm kattığını” dedi.

Sizi biraz daha yakından tanıyalım. Selçuk Artut kimdir?

Birkaç tane şapkam var. Bunlardan bir tanesi akademisyenlik. Sabancı Üniversitesi’nde görsel sanatlar ve görsel iletişim tasarım programında 20 senedir ders veriyorum. Burada sanat, teknoloji ve tasarım, ses ve görüntü üzerine verdiğim dersler var. Bunların ötesinde bu dersleri verirken bunları üretmemin sebebi olan sanatçı kimliğinden de bahsetmem gerekirse uzun süredir eserler üreten bir sanatçı olarak, bireysel olarak da bir uğraş içerisindeyim. Tüm bunları 2000’lerden beri almak gerekirse; müzikle uğraşan, profesyonel olarak bunun içerisinde var olan bir müzisyenim. Bahsedeceğim şapkalar bu kadar.

Aynı konu farklı dil

Matematik bölümü mezunusunuz. Alanınızı sanatla birleştirme serüveniniz nasıl oldu?

Üniversiteyi olgunlaşma süreci olarak görüyorum. Gelecekte ne yapacağına dair net sorularla olduğunuz zaman hayal kırıklıkları ya da ileride karşılaştığınız  hayata dair sorunlar oluşabilir. Matematiğe olan ilgim hep vardı. Bu ilgi neticesinde üniversitede matematik okumak benim için çok doğal bir süreçti. Çocukluğumdan bu yana müzik ve sanat beni besleyen damarlardan bir tanesiydi. Üniversitede 3.üncü sınıftayken bir grupla çalmaya başladım. Müzik benim için hobi olmaktan ya da basitçe işlediğim bir konu olmaktansa profesyonel bir noktaya gittiğinde, kararımı müzisyen olma yönünde kullandım. Matematik bir kenarda değil her zaman bunun içerisinde var. Fakat daha sonrasında da yüksek lisans ve doktora aşamasında matematik konusunda ilerlemeyip sanat ve felsefe gibi ayrı yere doğru evrildiğim bir serüvenim söz konusu. Bana soracak olursanız hepsi de aynı konudan bahsediyorlar fakat dilleri farklı.

Birçok alanla ilgileniyorsunuz. Müzik, akademi, sanat… Kendinizi en ait hissettiğiniz, sizin için özel olan bir alan var mı?

Bu üç şey eşit bir denge yaratıyor. Matematik, sanat ve felsefe. Çünkü matematikle uğraşırken sanat konusu hep beni çekiyordu. Orada da çok biçimsel ya da forma dayalı birtakım sanat eserleri söz konusu olabilir. Ben içinde yaşadığımız döneme dair çağdaş ve modern sanatın sonrasında bugünkü sanatın bir derdi olması gerektiğini düşünüyorum. O derdi felsefe içerisinde sorgulamaya başladım. Daha spesifik konuşmak gerekirse  teknoloji ve felsefe konusuna biraz daha eğildim. Çünkü ben teknolojiyi eser yaparken kullanan bir sanatçıyım. Bunu yaparken tabi ki kendimce sorgulamalar içerisindeyim. Acaba bugün gelinen teknolojik gelişmeler bizim geleceğimiz için olumlu mu yoksa olumsuz bir noktada mı tüm bunları sorgularken felsefe de beni çok fazla besliyor. Bu yüzden tek yanıt veremem. Matematik, sanat ve felsefe diyip üç başlık belirtmem gerekir.

Desenlere bir dinamizm katıyorum

Yaptığınız işi en basit şekilde nasıl anlatırsınız?

Birtakım görsel formlar var. İlk bakış açısından çekici olsa da anlatmaya çalıştığım gittikçe derinleşen farklı fikirler barındırıyor. Basitlik noktasından gitmek gerekirse arkamda gördüğünüz figürler bundan binlerce yıl öncedir. Geometri ile sanat yapma olgusunun yenilenen bir uğraşı diyebilirim. Bazı desenler çok şanslı bir coğrafyada yaşadığımızın kanıtı. İstanbul’da dolaştığımızda bazı camilerin kapısında gördüğünüz ahşap oymalarda var olan desenlerin matematiksel olarak analizlerini yaptıktan sonra bilgisayar kodlarıyla üretince onlara bir dinamizm katıyorum. Animasyon oluşuyor. Hareket ediyorlar, renk ve biçim kazanıyorlar. Bununla beraber de karşımızda kaos ve düzen arası bir şey oluşuyor. Basitlikten girip gittikçe karmaşıklaşıyor. Karmaşıklıkla ilerleyen basitlik yakalayan sonra da bu sorgulamaları gittikçe derinleştirdiğimiz bir şey ortaya koymaya çalışıyorum.

Dijital sanat değil teknolojik sanat

Dijital sanat nedir, nasıl ortaya çıktı? Siz dijital sanatın hangi türlerini kullanıyorsunuz

Terminolojiye çok önem veriyorum. Üniversitede ders veren birisi olarak ya da bu topraklarda olan birisi olarak yıllardır terminolojide büyük sorunlar yaşıyoruz. Dışardan gelme birtakım kelimeler, ifadeler söz konusu oluyor. Dijital sanat şu anda çok kabul almış olsa da açıkçası benim çok da uygun olduğunu düşünmediğim bir terim. Çünkü dijital kavram olarak aslında oldukça bayağı analog ve dijital gibi sıfır ve birlerden oluşan bir şey için dijital diyoruz ve sonrasında bunu sanata yakıştırıyoruz. Örneğin dijital sanat diyoruz ama  bir fotoğraf sergisine gittiğiniz zaman dijital fotoğraf sergisine gitmiyorsunuz. O anlamda benim için kelime biraz bayağılaşıyor. Üzerine konulan o etiket eserin sanat olmasından öte dijitalliğin övüldüğü bir noktaya doğru çekiyor. Onun kendine has bir dili var. Ben oradan uzak kalmayı daha büyük bir şemsiye terimi olarak teknolojik sanat demeyi doğru buluyorum. İçinde yaşadığımız çağ teknolojiden etkilenen bir çağ. Bu yüzden de dijital sanat başlığını teknolojik sanat diye değiştirmek arzusundayım. Peki bunun içerisinde ne var? Sanatın teknolojiyi bir dil olarak kullanmaya başladığı bir yapıdan bahsedebiliriz. Burada gördüğümüz eserler salt el beceri ve emeğimle olan şeyler değil. Sıfırdan yazdığım kodlarla işi üretiyorum. Bu yüzden işin dijital sanattan teknolojik sanata doğru evrilip bu yaratım sürecindeki sanatçının rolü durumu var. Orada bu birlikteliğe diyalektik yaratıcılık demeyi seviyorum. Teknolojik unsur bu noktada yazılım. Bana cevap veriyor, sonra ben bu cevabı işliyorum. Belki beğeniyorum belki beğenmiyorum ya da bir yere koyabiliyorum. Dijital sanattan alıp teknolojik sanata getirdiğim bu diyalektik yaratıcılık konusunda bizim hayallerimizin ötesinde işler üretip üretemediğimiz bir dünyadan bahsedebiliriz.

Hissedebileceğiniz ışığı yayan yüzeyler

Sanatla iç içesiniz. Klasik sergi kültürünün sınırlarını aşıp sergilerinizi dijital         olarak yaptığınızı görüyoruz. Sizin dijital sergi yapmanızın sebebi nedir?

Benim yaptıklarım yazılım ve bilgisayar üzerinde veya teknolojik unsurlar olduğu için elbette ekran bu sunumun bir parçası haline geliyor. Bu gördüğünüz işler benim en çok görsel içeren işlerimden biri. Yüksek lisansımı da ses sanatı üzerine yaptım. Son derece soyut hiçbir görsel öğesi olmayan bir şeyden bahsetmek mümkün fakat ekran kısmını da sorgulayan bir katman var. Çünkü dijital sanat ve teknolojik sanat gibi işleri görmeye gittiğimizde görüntüye ve ekrana baktığımızı ve buna dayalı bir estetik oluşturduğumu düşünüyorum. Ben bu bombardımandan rahatsızım. Çünkü fizyolojik olarak kaldırılabilecek bir nokta değil. Bu tutumu bu planlardan çıkartmak için buradaki biçimin bir niyeti var. Daha heykelsi bir hale getirmek için bunları birer kolonlara çevirmeye çalıştım. Dışarıdan bakıldığı zaman ekransı gözükselerde 2.5 metre boyunda 1.5 metre genişliğinde bir ekran pek muhtemel değil. Bu yüzden bunlar daha çok heykel biçimini barındıran etrafında da dolaşabileceğiniz, hissedebileceğiniz, size ışık yayan bir takım yüzeyler olarak da düşünülebilir. 

Bir söyleşinizde günümüz medya sanatının temelinin geometri sanatından başladığını ve bunun es geçildiğinden bahsediyorsunuz. Bize medya sanatından bahseder misiniz?

Terminoloji ile ilgili meselelerim var derken bir başka meselem de yeni medya kavramı ile ilgili. Yeni kelimesi modernitenin getirdiği koşulsuz kabul gibi ortaya çıkıveriyor. Yeni medya olduğu zaman herkes bir heyecanla yeniyse iyidir gibi davranıyor. Ben tarihe biraz daha bütüncül bakmak gerektiğini düşünüyorum. Geçmişe gidip sonrasında postmodern düşünce anlayışı olarak bahsetmekte fayda var. Geleneği algılayıp saygı duyarak bunu bir yere götürmek benim için çok daha yapısalcı bir hal oluşturuyor. Bu yüzden günümüz medya sanatının aslında geçmişi bırakmadan zenginleştirerek kültür sunması gerektiğini düşünüyorum. Bunu sağlamanın yollarından biri olarak da ben geometri sanatını bir dil olarak kullanıyorum. Çünkü bundan binlerce yıl öncesine giden bir tarihe uzanabiliriz. Buradan Doğu coğrafyasına gittiğimizde bugünkü talihsiz haliyle Bağdat aslında geçmişin büyük bir metropol kenti olarak çok ciddi bir kültürel merkezidir. Fakat tüm bunlar göz ardı ediliyor yani biz medya sanatı derken çoğu kişi gibi Batı odaklı bir noktaya getirmeye çalışıyoruz. Bunun içerisinde rönesans çok önemli bir noktada oluyor. Bildiğimiz birtakım isimler var ama bundan bin sene önce yapılan işler mimari ya da dekoratif gözükselerde içlerinde çok ciddi bir hazine saklıyorlar. Ben de bunları ortaya çıkarmaya çalışıyorum.

İstanbul çok konuşulacak bir ses coğrafyasına sahip 

Sizce şehirlerin bir sesi, bir cismi var mıdır? İstanbul bir cisim olsa ve o cismin bir sesi olmuş olsa neye benzerdi?

Elbette en klişe cevap kaos olacaktır ama ben kaos ve düzen içerisinde ince bir çizgi olduğunu düşünüyorum. Kendine haslık İstanbul’a kesinlikle renk getiren bir şey. Coğrafya olarak da içinde birçok kültürün olduğu bir yerde bu keşmekeşin olması kaçınılmaz. Elbette bir gürültü olarak da bakmakta fayda var. Örneğin yabancı bir  akademisyen yazdığı kitapta Türkiye’yi de ziyaret ederek buradaki ses seviyelerini ölçmüştür. Belirttiği değerlere göre 40-50 sene önce ambulansların ses seviyesi 80 desibel civarındayken şu an 120’lerin üzerinde. Etrafınızdan bir ambulans geçtiğinde kulağınızı tıkamak zorunda kalıyorsunuz, bu ambulansın çaresizliğinden. Çünkü o da derdini anlatabilmek için daha da yükseliyor. Gittikçe yükselen bu savaş içerisinde biraz gürültülü bir ortama dönüştü ama kendimize sakin alanlar yaratmak mümkündür. Ben özellikle boğazda vapurla seyahat ederken o sakinliğe erişebiliyorum ama ne oluyor tabi ki buradaki insanlar etrafta çok da sıklıkla rastladığımız bir şekilde kulaklık takarak kendilerine bir başka ses dünyası yaratmaya çalışıyorlar. Bunu biraz göz ardı ediyoruz ama İstanbul, üzerine çok söylenecek çok konuşulacak bir ses coğrafyasına sahip.

Covid döneminden itibaren dijitale olan ilgiyi nasıl görüyorsunuz? 

Normal hayatta yaptığımız birçok şeyin karşılığını dijital ortamlarda, sanal ortamlarda bulmaya çalıştık. Hatta birtakım müzeler eserlerini bu ortamlarda göstermeye çalıştılar. Bu herkesin yaşı ermiş de olsa çocukluğuna tekrar döndüğü bir dönem gibi geliyor bana. Çünkü ben çocukluğumda bir sürü bilgisayar oyunu oynadım. Sanal ortamlarda ne tür şeyler yaratılabilir bütün bunları bildiğim için bana çok doyurucu gelmedi. O zaman yapılan şeyler dijital sanata olan ilgi biraz herkesin tekno kültüre olan yaklaşmasıyla oldu diyebilirim. Elbette zaman ilerledikçe jenerasyon da onu sahipleniyor. Burada sosyal medya yanı sıra iletişim araçlarının tamamının dijital hale gelmesini göz ardı edemeyiz. Bunlarla beraber ekran bağımlılığı gibi bir nokta var ve bu ekranları anlamlı hale getirmenin yollarını bulmak zorundayız. Bunun için uğraş veriyorum.

Eğitimi kişiselleştirme taraftarıyım

20 senedir üniversitede ders veriyorsunuz. Öğrencilerinize ve dünya geneline baktığımızda değişen tabloda neler var?

Eğer bir akademisyenlikten bahsediyorsanız çok ciddi bir değişim var. Benim aldığım eğitimin karşılığındaki kişiyle ben aynı rolü üstlenmiyorum. Sınıftaki rolümüz bir rol model olmak olsa da ben daha çok fırsat yaratıcı olarak hatta kürasyon gibi de düşünüyorum. İnsanların bilgi ve beceri yöntemlerini geliştirmesi, sadece bir okulda olmakta değil sonuçta. İnternet ve çeşitli verilerden beslenerek kendinizi geliştirmeniz mümkün. Fakat bu sefer bir kaosla karşı karşıyasınız. O kaosun içerisinde düzenli, onlara has bir eğitim sunmak zorundasınız. Bu yüzden ben eğitimi çok daha kişiselleştirme taraftarıyım. Ben sınıf içerisinde en iyi yapan değil, öğrenci kendi bilgi ve becerisini nasıl aşabilmiş ona çok daha kıymet veriyorum.

Çalışmalarınız ülkemiz başta olmak üzere birçok ülkede sergilendi. Sonraki süreçte kariyerinize dair neler yapmayı düşünüyorsunuz?

“Geomart-ut7” sergimde kullandığım yöntemleri anlattığım bir kitap üzerine çalışıyorum. Bu kitabı kasım ayında teslim edeceğim, nisan ayı gibi New York’ta basılmış olacak. Şunu da belirtmem gerekiyor ben yaptığım eserleri nasıl yaptığımı da öğretmek istiyorum. Böylece derdimi daha iyi anlatacağım. Bunun yanı sıra öyle bir tempo var ki sürekli sergi ve projeler söz konusu. Böyle bir süreç var fakat geometri sanatına değinecek olursak orası öyle bir derya ki içerisine girdikçe kendinizi çıkartamıyorsunuz, hayranlığınız artıyor. Etraftaki coğrafyayı da gezme niyetim var. Bunun içerisinde; İran, Özbekistan, Kırgızistan, Korgova ve Kuzey Afrika’daki yerler var. Buradaki geometri sanatının uygulandığı yerleri daha içselleştirecek şekilde gezmek sonra burda edindiğim bilgi ve hazineyi yine biçimsel yöntemlerle, matematiğini çözüp geometrilerini oluşturmak gibi bir yola girdim. Bu biraz zaman alacak ve çok keyifli olacak.

Önceki Yazı

“Beni o gün ağlatan yukarıdan gördüklerimdi”

Sonraki Yazı

“Medeniyet aklı”

Son Yazılar

Mevlânâ ve Mesnevî

Mevlânâ Celâleddin-i Rumi 13. yüzyılda Anadolu’da yaşamış ve Türk tasavvuf tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olarak

Tam gaz izlemeye devam!

Dijital ekranda; Netflix yapımı Oscar adaylı Noah Baumbach imzalı “Beyaz Gürültü”, sosyal medyada izlemeyenin dövüldüğü Mubi’de