Senede bir gelen bahar

5 dakikada okunur

Bahar rüzgarı, yeni yeni çiçeklenen dalların arasında gezindiğinde; diriliğin, canlılığın, su yürüyen gövdenin tazelenişiyle titretir dalları belli belirsiz. Kalabalık bir şehrin ortasındaki ağaç da böyledir, gür bir nehrin kenarındaki de. Dağ başındaki de böyledir, ıssız çayırlıktaki de. Güzelliğinden ve her an biraz daha canlanan gövdesinin diriliğinden emin, salınır. Ramazan’ın, inananların ve onu bekleyenlerin kalplerine getirdiği biraz da bu. Ölü ve uyuşuk bir gövde, onun nuruyla titrer; yenilenmiş bir selam, arındırıcı bir içdökümü, taze bir haberdir. Dağ başındaki inanana da global kentin ortasındakine de… Yeter ki bu müjdeye ve bu değişime açık olunsun, yeter ki beklensin senede bir kez gelen bu bahar.
Sezai Karakoç’un, Ramazan’a dair yazılarını topladığı kitabı, Samanyolunda Ziyafet’te bu değişim şöyle anlatılır, “Oruç, ilkin göze, dudaklara, damağa ve sonra düşünmeğe, hayal gücüne tesir eder. İnsanın idrak ve yorumunu değiştirir. Duygularımız, düşünüş ve hayal edişimiz değişince, bizdeki dünya tasarımı da değişmeye başlar. Artık ne uyku eski uyku, ne yediğimiz yemekler eski yemeklerdir. Sıcak bir yaz gününden sonra iftarda içtiğimiz bir bardak suyu, hiçbir gün farkına bile varmadan içtiğimiz bir bardak suyla değiştirir misiniz?”
Zannediyorum bütün bu değişimlerin köklenmesi için bir farkındalık zeminine ihtiyacımız var. Nasıl ki durağan günler ve bakıp geçilen sıradan anlar, bir sanatçı için sıradanlığın ortasından çekip çıkarılan hikaye kırıntılarına dönüşüyorsa; ineklerin otladığı yerde sürünen bir ayakkabı teki, karşıda tek başına duran ulu ağaç, bir şiir dizesine konu olabiliyorsa; gün sonunda fabrikadan evlerine yorgun argın dönen işçilerin aileleriyle birlikte oturdukları masada kıtlık sebebiyle mütemadiyen yenen patates, Vincent Van Gogh’un maharetli ellerinde The Potato Eaters isimli tabloya dönüşüyorsa, yani bir hikaye avcısı dikkatiyle bakılan şey ve bakan kişi başkalaşıyorsa, bir çeşit farkındalıksa bu, işte bu farkındalık anlarına her şeyden çok ihtiyacımız var. Ramazan’ın ruhlarımızı değiştirip başkalaştırması, farkındalıkla köklenmiş bu zemine bağlı. Senede yalnızca bir kez gelen bu bahar, manası ve tesiri kavranan bir müjde gibi beklendiğinde, bekleyeni değiştirmesi, ondan kavrayışla dolu yeni bir ruh, açlık ve empatiyle terbiye edilmiş yeni bir beden vücuda getirebilmesi şaşılacak bir şey olmaktan çıkacak, inancın bir meyvesine dönüşecektir. Hak edilmiş bir meyveye.
Bütün bunları “romantik bir dikkatin” ağına kurban etmeden, inanmanın getirdiği yükümlülükleri tek bir aya sığdırmadan; hali hazırda yaptığımız güzel hasletleri yapmaya devam ederek ve belki üzerine yenilerini ekleyerek geçirdiğimiz bir ramazan, bize içinde bulunduğumuz gemiyi fark edebilme imkanı doğuracak. “Şu ölümlü dünyada tanımadığımız bir limandan kalkmış, bilmediğimiz bir başka limana seyreden bir gemide yaşıyoruz,” diyordu Pessoa. Ramazan, işte bu geminin senede bir kez uğradığı bir liman. Varılacak o son limanla aramızdaki mesafeyi ayarlamak, onu sahici bir bakışla kavramak için de gerçek bir fırsat.

Önceki Yazı

Gönle ve göze hitap eden yolculuklar

Sonraki Yazı

Unutulan gelenek: Ramazanname

Son Yazılar

Alyoşa’dan aşk ile selam

Sanat ajandası, sanat dolu bir sayfa ile karşınızda. Bu sayımızda sanatçı Aliye Berger’in hikayesini anlatacağız. Aliye