“Sesimi duyan var mı!?.”

5 dakikada okunur

“Yüklüğe kondu yokluk, ne fenâ…” ( Hilmi Yavuz)

“Bir şehrin hıçkırığını duymak!..” O hıçkırığın gölgesinden dökülen insanların acılarını acıları bilip, vefanın avlusuna kıvrılmak… Toprağın tenine, yaşadıkları evlerin duvarları ile birlikte karışanların talihsizliğine yanmak da yanmak… Bunları kaldırabilecek gücünüz varsa, önce içinizdeki uçurtmaları bir süre göğün gerdanından toprağın şefkatli ve hüzünlü bağrına indirmeniz gerekecek. Ve o şehrin hüznünü paylaşmak için onunla birlikte bir tutam susmak, vaktini bilmek. Sonra, susup gönüllü kenetlenmenin bir halkası olmakla başlar nefessiz kalan bir gönle, bir şehre, belki bir nefes olur mu diye bir adımımız?..” demiştik üç yıl önce bizim de yaşadığımız 6.9’luk İzmir depreminde. 

Şimdi… Bir değil iki değil üç değil dört değil tam on şehrimiz 7.6/7.7’lik art arda iki deprem yaşadı. Bugün, depremin geçmişini geleceğini, önümüzde Bingöl’dü, İstanbul’du senaryolarını konuşmanın hiçbir anlamı yok. “Söylemiştik!” diyenlerin nasihatleri de şu an bir işe yaramıyor. Siyaseten, mevcut durumu eksileri/artıları kendi yönlerine çevirmek isteyen ruhsuzları hiç söylemiyorum. 

Üşüyoruz şu an… Ülkece üşüyoruz… Onlar enkazın altında son nefesleri ile hayatta kalma mücadelesi verirken, biz de evlerimizde üşüyoruz. Yakınları gözlerinin önünde vefat edenleri hiç söylemiyorum. Ülkece büyük bir travma yaşadık; bu kesin. Bunların üstesinden gelebilmek için öncelikle elimizden gelen ne ise onu yapmanın icabına bakmalıyız. Bu adımın ilk başlığı elbette “bir olmak/birlik olmak…” ile atılacak/atılmalı. Evet, şimdi yapabileceğimiz en önemli manevi katkı dua, maddi katkı ise nakdi destektir; az ya da çok. Gücümüz yettiğince yanınızdayız mesajı, mutlaka… Ve ehil olmayanların afet bölgelerine gitmemeleri. Çünkü o bölgelere gidecek olan vasıfsız insanlar, bir çadıra, yemeğe gerçekten ihtiyacı olanın hakkına girmiş de olacaktır. Çok ince düşünmek zamanıdır şimdi.  

İliklerimize kadar utandığımız anlar mı?! Enkaz altındaki bir mazlumu arayarak yardım getirmiş gibi dalga geçen, beraberindeki ruhsuzlarla gülen ve yaptığı normal bir şeymiş gibi bu durumu sosyal medyada paylaşan yüreksizi; yıkıntıların arasında değerli eşya arayan insancığı hiç söylemiyorum…

Kahramanmaraş, Hatay, Gaziantep, Malatya, Adıyaman, Elazığ, Şanlıurfa, Diyarbakır, Adana, Osmaniye, Kilis… Canımızın/ülkemizin bir parçası olan bu şehirlerde binlerce canımız gitti binlerce yaralımız var; kayıpları saymıyoruz.

Taa oralardan “sessiz olun!” denilince, ekran başında bizim de sesimizi kısmamız… Yerken, içerken, uyurken, ısınırken mahcup olmamız! Rabbim koru ve kolla vatandaşlarımızı, ne olur?..

Evet, bile bile lades hikâyesine ortak olanlar, canlı canlı tabutlarımız haline gelen apartmanlardaki her türlü denetimsizliğin sahibi olan herkes, yüklüğe kaldırdıkları vicdanlarını bugün dışarı çıkartıp havalandırıp, önce hıçkırıkları ile temizleyip vicdanlarıyla yüzleşmeli… 

Sonra da!..

Önceki Yazı

Bin yılın sarsıntısı

Sonraki Yazı

Ses geliyor içerden

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde