“Sessiz Yaşadım Kim Beni Nereden Bilecektir”

8 dakikada okunur

2021, İstiklal Marşı Yılı olarak kabul edildi. Bu ölümsüz marşın yazarı Mehmet Akif Ersoy, 27 Aralık 1936 tarihinde sona eren dünya yaşamını şöyle niteliyordu : “Üçbuçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder…” Oysa, her anı özdenetim ve dikkat ile geçmiş, acılı ama huzurlu, ahlakî bir hayattı onunkisi. Resmi için yazdığı dörtlük şöyleydi:

“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince
Günler şu heyulayı da er geç silecektir
Rahmetle anılmak ebediyet budur amma
Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir?”

Âkif, Devlet-i Âliyye’nin inkırazını ruhunda hissetmekle kalmadı, yeni dönemde uğradığı büyük hayal kırıklığının da yükünü taşıdı. ‘Kırılan fakat eğilmeye gelmeyen boyun’un üzerinde taşıdığı başına, ‘ümmet’in ve insanlığın dertlerinden başka bir endişe girmedi. Yeni hayatın getirdiği sorulara Kur’an’dan cevaplar üretmekle geçirdi ömrünü. Onun ‘heder’ olmuş dediği ömre neler sığmadı ki? Prof.Dr. Mehmet Kaplan’ın belirlemesiyle, Safahat, o dönem İstanbul’unun, dolayısıyla Osmanlı coğrafyasının gerçekçi ve manzum romanıdır. Âkif’e ‘şair değildir’ diyenler, ondaki hüznü, lirizmi, düşünceyle eylem arasındaki bütünlüğü, samimiyeti ve sadeliğin değerini göremeyenlerdir. Onun şairliğine tek başına o yakıcı Muharrem Ağıdı yeter:

“Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed/ Aylar bize hep Muharrem oldu!/ Akşam ne güneşli bir geceydi/ Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!/ Alem bugün üç yüz elli milyon/ Mazlûma yaman bir âlem oldu:/ Çiğnendi harîm-i pâki şer’in/ Nâmûsa yabancı mahrem oldu!/ Beyninde öten çanın sesinden/ Binlerce minâre ebkem oldu/ Allah için, ey Nebiyy-i ma’sum/ İslam’ı bırakma böyle bîkes/ Ümmeti bırakma böyle mazlum…”

Âkif, lirik yönüyle daha çok Bülbül ve Leyla’dadır, özellikle de, son şiirlerinde, Gölgeler’dedir. Gölgeler’deki şiirlerin çoğu onun vatanından uzakta olduğu ömrünün son on yılına aittir. Bu şiirlerde o artık bir toplum ve sosyal olaylarla ilgilenen şair olmaktan çok bir “ben” şairidir. Dış dünyadan kendi iç dünyasına yönelen şairin, bu devrenin en önemli ürünleri olan “Gece”, “Hicran” ve “Secde” şiirlerinde bu içe dönüş tasavvufî bir boyut da kazanmıştır. Gurbet duygusu ve yalnızlığa yaşlılık ve hastalığın da eklenmesi bu dönemin şiirlerini hem hüzünle gölgelemiş hem de yer yer zehirli serzenişlere yol açmıştır. Pek çok eleştirmen Mehmet Akif’in bu şiirlerini sanatının zirve noktası olarak değerlendirmişlerdir. İlk kez, 1914 yılında, Abbas Halim Paşa’nın çağrısına uyarak gittiği Kahire’nin Helvan semtindeki evinde de nice dizeler kaleme almış, ömrü boyunca kederli, yalnız ama hep umutlu olan yüreğinin mahrem sırlarını kâğıda dökmüş, sonradan Paşa’ya ithaf edeceği Gölgeler de burada doğmuştu. ‘Gölge’ metaforunun bizatihi kendisi de gösterir ki, Akif, ömrünün son çeyreğinde, toplumsal ve ahlakî ideallerine inancını yitirmemekle birlikte, Türk modernleşmesinin gelenekten yaşadığı köktenci kopuşun bir iç çözülmeye ve çürümeye maruz kalacağını görmüş, yeniden İlahî merkez olan kalbe dönmüş ve beslendiği irfanî geleneğin batınına yönelmiştir. Leyla şiirinde söylediği gibi, ‘yer pek’, ‘gök yüksek’tir. Kendinden de bunalmıştır, zaman ıssız, mekan ıssızdır. İzleyen mısralarda bizi karşılayan, ‘vahşet’ ve ‘zulmet’, zamanın ruhunu nasıl gördüğünü ve tanımladığını yeterince ifade eder. Beyni boşlukta dönerken haykırır, lakin sadece cinler ses verir. Gece bitmek bilmez, ertesindeki nur henüz görünmemektedir. Dört yüz milyon imanı boğan girdaba bakar ve yüzyıllardır çiğnenen İslam yurdu için bir umut arar. Necip Fazıl’ın, ‘Aman efendim aman/ Galiba ahir zaman/ Manzarası yurdumun/ Tufan gününden yaman’ biçiminde tasvir ettiği dünyanın içinden, bugünü yeniden geleneğin güçlü damarlarına bağlayacak olan mimarlar çıkar. Akif, bu manevî inşanın hazırlayıcılarındandır.

Onun sözleri daima etkilidir, çünkü her kelimenin bedeli ödenmiştir ve tümüyle yaşamından süzülmüştür. Aşırı biçimde gerçekçidir, ‘sözüm hakikat olsun da odun olsun tek’ diyen bir kişilikten gelmektedir. Böylesi mustarip, adanmış, idealist ruhlara artık edebî yaşamımızda rastlanmıyor. Çünkü edebiyat, hayli zamandır, Guenon’un haber verdiği samimiyetsizliğe düçar oldu, kendi derdini, kendi hikâyesini söylemeyen ağızlar çoğaldı, ‘divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun’ diyen Necip Fazıl’ın açtığı çığırdan yürüyen Sezai Karakoç ve onun beslediği birkaç samimi yazar kaldı.

Her ne kadar Akif, gönüllerde ışıl ışıl geziniyorsa da, bu hatıraların özenle korunması da ödevimiz olmalı. 2021 İstiklal Marşı Yılı olarak dolu dolu geçmeli. ‘Kıyametler koparan bülbül’ün derdine aşina yeni kuşaklar, umutlarımızı diri tutmalı.

Önceki Yazı

‘İki Kapılı Bir Han’da

Sonraki Yazı

Odunpazarı’nda Sıradışı Bir Sergi

Son Yazılar

Çölde Doğan Şiir

Kalıntıları bugün de hayatiyetini sürdüren İttihat ve Terakki’nin tek bir hedefi vardı: Ne olursa olsun, Abdülhamid