Şimdilik şiiri kovalıyorum

//
14 dakikada okunur

Şair Ervanur Erdoğan: “Şiir yolculuğuna, ben ne yapmalıyım sorusunu düşünerek ve bunu bir çeşit kaygı kabul ederek devam ediyorum. Bazen bocalıyor bazen bir temponun peşinden gidiyorum, yönergelerin değiştiği oluyor ama nihayetinde eşeledikçe bir şeyler çıkıyor. Ben şimdilik şiiri kovalıyorum.”

Genç şairlerin ve yazarların izini sürmeye devam ederken belki en çok da bu işlere yani kültür-sanata, edebiyata yenice başladığım zamanlara, gençliğime selam duruyorum. Bu yüzden onlarla bu konuları masaya yatırmak keyifli bir tecrübe benim için. Bu sayı ise genç bir şair olan Ervanur Erdoğan’la bir araya gelerek onun çok yakın zamanda Muhit Yayınları’ndan çıkan çiçeği burnunda eseri Oksijen ve Rüyalar’ı mercek altına aldık. Şair Ervanur Erdoğan’la ilk kitap coşkusundan, ona ilham olan kitaplara, kelimelerin ve cümlelerin büyüsünden hayatımızdaki yerine kadar birçok konuyu konuştuk. 

Muhit’te şiirlerini okuduğum ve beğendiğim en genç şairlerden birisiniz. İlk kitabınız Oksijen ve Rüyalar yayımlandı. Nasıl hissediyorsunuz özellikle de ilk kitap coşkusuna dair?

Oksijen ve Rüyalar gerçekten vaktinde gelen bir kitap oldu. Bu süreçte zaman benim için çoğu kez uzunca bekleyerek işledi. Evet, elbette coşkuluyum ancak coşkunun yanıltıcı bir tarafı da var bu nedenle hislerimi hafifçe tebessümle karşılıyorum.

Mustafa Çiftci’nin eserlerinden birinde şöyle bir cümle geçer: “O sırada Aslı geldi. Bana baktı. Ama öyle ezerek değil, ipek kumaş seçer gibi, tül perdeye dokunur gibi baktı.” Anlatma yerine gösterme ilkesinin güzel bir örneğidir bu cümle bana göre. Siz de şiirlerinizde sanki bunu başarıyorsunuz. Neler söylemek istersiniz?

Herhangi bir şey okuduğumda metinden beklentim beni bedenin dışında, metnin içinde bir köşede bırakmasıdır. Bu nedenle bir şeyin yaşanılabilir olduğunu hissetmek ve bulunduğum yerden koparılmak isterim. Kendi yazdıklarımda da bunun etkilerini görmek muhtemeldir çünkü objenin metinde gösterimi beni oldukça meşgul eden bir konu ve bu konuyu daha yakından deneyimlemek için seyir halindeyken hayali yolculuklara çıktığım olur. Anlatacağım şeyi önceden görmek, onun nasıl bir rengi olduğunu bilmek isterim bu nedenle genellikle zihnimdeki “Buradan bir imgelem çıkar mı?” sorusudur. Mesela Julio Cortázar’ın Gözlemevi adlı kitabı bu hususta bana ilham olan metinlerin başında gelir. Orada Cortázar, Cai Singh’in Gözlemevi üzerinden yılan balıklarının döngüsünü anlatarak okuru bir yürüyüşe çıkarır. Bu yürüyüş esnasında yılanbalıkları her şeyi temsil ediyor olabilir ancak asıl görevleri insan tabiatına mahsus bir yeteneği gün yüzüne çıkarmaktır. Kitap bittiğinde ise hiçbir şey anlamamış ancak tuhaf bir haz içinde metinden ayrılırsınız. Size sadece ateşin bir kıvılcımı bırakılmıştır.

Şiir uyumsuzluğu ortaya koyuyor

İçimden Geçen adlı şiiriniz bana üstadınız İbrahim Tenekeci’nin bir şiirini anımsattı. Yanılmıyorsam Üç Köpük’teki “Beraber yürüyelim olur mu?” mısrasının geçtiği o şiir. Şiirinizde cesur cümlelerin peşindesiniz çoğu zaman. Cesur bir şiirsel özne var bu şiirlerde. Belki toy ama hayatın dişlileriyle karşılaştığı düşünülmeyen ama bilakis hayatla cebelleşmiş bir şair portresi görüyorum.

Hayata dair izlenimlerim korku ve onun tam karşısında yer alan cesaret arasındaki zikzaklardan besleniyor. Şiire yansıyan da bu çatışma durumu oluyor genelde ama nihayetinde ortaya cesurca bir şeyler çıkacaksa bu korku bile olsa zıttı olan bir zeminde yer buluyor. Kalabalık içinde korktuğunu haykırmak isteyen birinin başvuracağı tek kaynağın cesaret olması gibi. Neticede insanız ve failimizle uyuşmadığımız yahut fiile ters düştüğümüz zamanlar var işte burada şiir, bu uyumsuzluğu ortaya dökmek için mümkün bir alana dönüşüyor. Cesur bir özne var ise o da buradan doğuyor. İçimden Geçen adlı şiirime gelince, yeni ses denemelerine giriştiğim yıllarda yazdığım bir şiirdi. Etkiye açık olması muhtemel.

Büyüyünce tetiğe dönüşmek mesela, şairin değil insan olanın bile harcı değil. Özellikle Sabaha Karşı Gelen şiirinizde bunu çok derinden hissettim. Katılır mısınız bu tespitime? 

Bu biraz tetiğe dönüşmek tabirini nasıl yorumladığımızla ilgili bir mesele. Bana kalırsa herkes hayatının bir evresinde tetiğe dönüşebilir. Ya sınırı geçer ya da bıçak sırtında kalır. Ancak şu noktada size katılıyorum, evet bu kolay bir iş değil herkesin harcı da değil. Hermann Broch meşhur eseri Vergilius’un Ölümü’nde, Vergilius’u şöyle anlatır mesela: “gerek iç gerekse dış dünyanın tutkuları arasında yolunu kaybetmiş, kendi hayatına sadece konuk olabilmiş biri.’’ Çoğumuz da onun gibiyiz, aslında iyi bir gözlemci ancak hayatın pratik kısmında acemi kalmış kimseleriz. Tetiğe dönüşmek belki hala bizler için de bir muamma. 

Yenilgisiyle güzel bir şiirsel özne var şiirde. Yenilgi yenilgi büyüyen bir zaferi muştular gibi tıpkı? Şairler biraz da böyle ironik mi bakıyor dünyaya dersiniz?

Şimdilik başka bir seçenek olmadığı için böyle. Bir yenilgi yaşadığınızda zaferin nasıl bir tadı olduğunu anlıyorsunuz aynı yerden alınmış ikinci bir yenilgiyle de onun nasıl bir kokusu, rengi olduğunu fark ediyorsunuz. Her biri bir diğerinin katmanlarını açıyor. Son bulana değin -ki bulmuyor- bizim için ayrılmış malzemelerin peşine düşüyor ve takdir edildiği kadarını deneyimliyoruz. Sözcükler de böyle, evet bir derya ancak dilediğinizce tasarrufta bulunacağınız bir yer değil oradan da size ait olanı seçip çıkartmanız lazım bu nedenle söz hem büyü hem de çaresizliktir. Mesela acıyı ifade etmenin onlarca yolu vardır ancak bir kelime orada özellikle sizin için bekliyordur ve onun dışında yerini doldurduğunuz her şey acıyı suni kılacaktır. Bu açıdan şairler ironik bakmaktan ziyade zaten bir ironiyi yaşıyorlar bana kalırsa, eğer o ironi nedir? diye sorarsan, kendi kendine bir şeyler anlatmanın ironisi diyebilirim. 

Alışmanın Tarihi bana zaman aşımına uğramış hayallerimizi hatırlatıyor. Hayal- gerçek ikileminde hangisinden yanasınız? Hatta yazmak-yaşamak ikileminde? 

Hiçbiri diğerinden bağımsız değil ancak hepsinin ortak noktası bir hayale kapı açıyor olması. Bence gerçek olandan ziyade zaten hayali olanı tecrübe ediyoruz, yaşadığımız her ânın idrakinde miyiz mesela? Ya da oturup ânı idrak denemelerine giriştiğimizde yaşadığımız hissiyat bize sahici geliyor mu? Hayal kurarak yaşıyoruz, hayallerle geçmişe tutunuyoruz, yazıyoruz, üretiyoruz… Ve bunu bir başka hayalin içindeki gerçekler üzerinde uygulamaya çalışıyoruz. Yani pek içinden çıkabileceğim bir denklem değil öte yandan gerçek dediklerimizin de hatları keskin değil. Hayal, insana gerçekmiş gibi görünen bir suret olarak tanımlanıyor bizler de hayalmiş gibi görünen bir gerçeğe yaklaşmak için çabalıyoruz. 

Bir başka şiirinizde “Bir çölün küfünde bu kadar kalınmaz, diyorsunuz.” Bir başka şair şöyle der bir şiirinde: Bir gül aynı limanda kaç kere solar? Ben bu metinlerarasılığa göz kırparken size sormak istiyorum. Hangi şairlerle ruh akrabalığınız olduğu söylenebilir? 

İşte bu yüzden şiirin büyüsünü konuşuyoruz. Ya da Zülal Sema’nın bir dizesiyle, “herkesin farklı anlamlar çıkardığı dört duvarlı bahçelerde”yiz. Şairden kopan parçaların geri döndüğü pek olmuyor, bu nedenle şiir, şairin sınırlandırdığından çok öte bir şey ve hep bir yorumcuya muhtaç. Ben Türk şiirine birbirini tamamlayan bir örüntü içinde bakmayı seviyorum o yüzden ister ruh akrabalığı ister rol model olsun farklı kuşaklardan pek çok ismin yer aldığı bir liste düşüyor gözümün önüne. Birkaç isim sıralayacak olursam: Ahmet Muhip Dıranas, Turgut Uyar, Gülten Akın, Ergin Günçe ve bir de Ahmet Erhan.

Siz kendi şiirinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Ervanur Erdoğan şiir yolculuğuna nasıl devam etmeyi düşünüyor? 

Henüz kendi şiirime ait bir tanımım yok ancak bazı kelimelerle bağdaştırdığım şiirlerim var mesela açık, serin, çatlak gibi…  Şiir yolculuğuna, ben ne yapmalıyım sorusunu düşünerek ve bunu bir çeşit kaygı kabul ederek devam ediyorum. Bazen bocalıyor bazen bir temponun peşinden gidiyorum, yönergelerin değiştiği oluyor ama nihayetinde eşeledikçe bir şeyler çıkıyor. Ben şimdilik şiiri kovalıyorum. 

Önceki Yazı

‘Renkli, Renksiz’ İstanbul’un dehlizlerine açılıyor

Sonraki Yazı

Aile olmanın sınırı nedir?: “Güvenli Bir Yer”

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde