Christopher Nolan’dan Bir Eve Dönüş Miti: Odyssey

SİNEMA

 

Günümüzde sinema deyince akla ilk gelen isimlerden biri Christopher Nolan’dır hiç şüphesiz. Yönetmeni seven de sevmeyen de, bir şekilde kendini onunla ilgili konuşurken bulur. Çünkü C. Nolan imza attığı hemen her filmle yeni tartışmalara zemin hazırlar. Buna bazen filmin konusu sebep olur, bazen vizyon süreci, bazen de teknik tercihleri.

Yönetmenin son filmi Odyssey de gerek konusu gerek biçimiyle, gündemi uzun süre meşgul edecek gibi görünüyor. Geçtiğimiz haftalarda seyirciyle buluşan filmin oyuncu kadrosu adeta Hollywood yıldızlar geçidi. Matt Damon, Anne Hathaway, Robert Pattinson, Zendaya, Tom Holland ve Charlize Theron gibi ünlü isimlerfilmin magazin ayağını güçlendiriyor. Bunun yanı sıra yönetmenin kilit karakterler için uygun gördüğü diğer oyuncular da izleyiciler tarafından oldukça konuşuldu. Güzelliği dillere destan, Truvalı Helen rolünü siyahi oyuncu Lupita Nyong'o’nun canlandırması sosyal medyada epey dillendirildi. C. Nolan gelen eleştirilere, "Benim yapabileceğim tek şey, elimden gelen en iyi filmi, tamamen samimi bir yaklaşımla çekmek. Bu film, başkasının yapacağı uyarlamadan çok farklı olacaktır; fakat uyarlamanın doğası da zaten budur." diyerek film yapmanın kişiselliğine değindi. Tarihsel gerçekliği muamma, mitolojik bir karakter Helen için ırkçılığa uzanan yorumlar düşünüldüğünde yönetmene hak vermemek elde değil.

Odyssey filmi, Homeros’un ünlü Odyssey destanını anlatıyor. Daha önce beyaz perde ve televizyonda birçok kez izlesek de 250 milyon dolar bütçesiyle en iddialı uyarlama C. Nolan’ın elinden çıktı diyebiliriz. Nedir peki bu meşhur Odyssey Destanı? On yıl süren çekişmeli Truva Savaşı sırasında, Yunanlar ile Truvalılar büyük kayıplar yaşamış ve tabiri caizse artık yorulmuşlardı. Üstelik bu kadar zayiata rağmen iki taraf da galip gelmemişti. Yunan askerleri çaresiz bir şekilde Truva sahillerinde dinlenirken İthaka Kralı Odysseus’un aklına dâhice bir fikir geldi. Böylece büyükçe bir tahta at inşa etmeye başladılar. Truva Atı tamamlanınca başında asker Sinon’u nöbetçi bırakıp sahili adeta boşalttılar. Atı bulan Truvalılar, Yunanların geride bir hediye bırakarak savaştan çekildiğine inandı ve kutlamalar eşliğinde atı şehrin merkezine taşıdı. Uygun fırsatı yakalayan Yunan askerleri, saklandıkları attan birer birer inmeye başladı, Kral Odysseus’un stratejik planı başarıyla uygulandı. Truva Savaşı’na Yunanların zaferiyle bir nokta koyuldu. Savaş bittiğine göre artık eve dönme vakti gelmişti. Odysseus donanmasıyla birlikte hazırlıkları yaptı ve Truva’dan,memleketi İthaka’yaefsanevi yolculuk başladı. Savaş için yeni doğmuş oğlunu ve eşini geride bırakan kral eve gitme aşkıyla yanıp tutuşsa da bu dönüş kolay olmayacaktı. Onları devler, ölümcül sirenler, büyücüler ve çeşitli canavarlar bekliyordu. Kimi zaman yolu kaybettiler kimi zaman bir adada yıllarca kaldılar. Girdikleri her mücadele, ekibin sayıca azalmasıyla sonuçlandı ve en nihayetinde yaklaşık on yıl süren seyahat Odysseus’u özlediği topraklara ulaştırdı, bir başına da olsa.

Hikâye doğaüstü ögelerle bezenmiş fantastik bir rota çizse de Odyssey Destanı temel olarak eve dönüşü anlatır. Odysseus; güçlü, zeki, yetenekli ve karizmatik bir liderdir. Ne var ki Truva Savaşı’nı zafere ulaştıran kral, dönüş yolunda mürettebatına söz geçiremez olur. Çünkü kibrine yenik düşer. Zaferi yalnızca kendine atfeder.

Efsaneye göre seyrin ilk durağında Poseidon’un oğlu, tek gözlü dev Polyphemos vardır. Odysseusdevin mağarasında mahsur kaldıklarında kendini hiç kimse olarak tanıtır. Bu zekâ oyunu, kurtuluşu beraberinde getirir. Dev, saldırıya geçen Odysseus’a karşı yardım çağrısında bulunur “Dostlar, beni hiçkimse öldürüyor!”. Tabii bu cümleden sonra devi kimse ciddiye almaz. Odysseus kaçmayı başardıkları anda meydan okur adeta: “Seni kim kör etti derlerse, İthaka Kralı Odysseus etti de!". Yalnızca Polyphemos’a söylemez bu sözleri, tüm tanrılara bir başkaldırıdır. Zekâsıyla bir devi alt etmenin gururunu yaşar. Polyphemos, babası deniz tanrısıPoseidon’a yalvarır: "Gerçekten senin oğlunsam ben, sen de babamsan benim,verme şehirler yıkan Odysseus'a evine dönmek fırsatını! Ama kaderinde varsa dostlarını görmek,konaklı evine, baba toprağına kavuşmak,geç dönsün varsın, acılar çekerek dönsün,yoldaşlarının hepsini yitirsin de dönsün,yabancı bir gemiyle dönsün ve evinde bulsun felaketi!” Bu an Odysseus ve tayfası için bir dönüm noktasıdır. Çok da uzak sayılmayan dönüş mesafesi uzadıkça uzar, talihsiz serüvenler birbirini izler. C. Nolan genel itibariyle aslına sadık bir uyarlama yapsa da bu ilk kırılma anını detaylandırmaz. Bunun yerine kitaptan farklı olarak Odysseus karakterine inançsız bir imaj çizer. Kral, tanrılara biat etmez hatta inanan askerlerine de üstten bakar. Ne zaman ki gururunu bir kenara bırakıp kendini doğaya teslim eder, işte o zaman İthaka topraklarında bulur kendini. Tabii bu kabullenme hali yıllarını alır, tüm mürettebatını kaybetmesi gerekir. C. Nolan için eve dönüş aynı zamanda kendini bulmak veiçsel bir inançdönüşümünü temsil eder. Zaten yönetmen, çekim öncesi Martin Scorsese’ten “Günaha Son Çağrı”yı izlediğini ve Odysseus karakterini yazarken Scorsese’nin Hz. İsa portresinden esinlendiğini belirtti. 1988 yapımı filmde Hz. İsa’nın ilahi bir figürden çok insanı yanları vurgulanmış ve bu karar Hristiyan çevrelerce epey eleştirilmişti. C.Nolan da Odysseus’u kusursuz bir komutandan ziyade tüm zaaflarıyla resmetti. Sadece karakter değil görsel bağlamda da aynı filmden etkiler görmek mümkün. İki filmde de çoğunlukla doğal ışık tercih edildi ve sahneler daha yalın bir gerçeklikle kuruldu.

Tabii C. Nolan’ın gerçeklik arzusu bununla sınırlı değil. Daha sahici planlar yakalamak için sinema tarihine geçen, oldukça pahalı ve zahmetli bir yol izledi. 3 saatlik Odyssey filmi, yalnızca 70 mm’lik özel imax kameralarla çekildi. Normalde izlediğimiz imax filmlerde pratik olan dijital kameralar kullanılıyor, fakat analog imax kameralar yaklaşık 5 kat daha iyi çözünürlüğe sahip. Bu görüntü kalitesini yakalamak kolay değil elbette, analog kamera hem daha ağır hem daha gürültülü, üstelik üç dakikada bir filmin şeridi tükeniyor ve yeni film takılıyor. Bir de kurgunun dijitalde değil filmlerin tek tek elde birleştirme suretiyle yapılması devreye girince birçok ünlü yönetmen dahi sadece birkaç sahneyi bu formatta çekip filmin devamında standart yöntemleri tercih ediyor, C. Nolan ise bütün filmi 70 mm analog imax kamerayla çeken ilk ve tek kişi. O bu rekora imza atmak adına geliştirdiği özel yöntemlerle çekim sürecini, sete adapte etmeyi başarsa da seyirciye ne kadarı ulaştı tartışılır. Çünkü filmin bu görüntü kalitesini birebir aktaran dünya geneli ortalama kırk sinema salonu var, bunların da yarısı Amerika Birleşik Devletleri’nde yer alıyor. Yani filmi, yönetmenin tercihi doğrultusunda izleyen küçük bir azınlık var. Geri kalanımız normal salonlarda, sıkıştırılmış versiyonuyla deneyimledik. Buna rağmen, Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Hoytevan Hoytema’nın kurduğu büyüleyici atmosfer takdire şayan.

Sinemanın ne olduğu sorusuna farklı cevaplar verilebilir. C. Nolan için bunun duygudan ziyade teknik olduğunu söylemekte bir yanlış görmüyorum, ya da en azından seyirciye böyle yansıttığını. Gerek politik duruşu ve temsiliyeti, gerekse gösterişe kaçan metodları sık sık hedef alınsa da bugün yönetmenin sinemayı canlandıran büyük bir isim olduğu aşikâr. Odyssey'in gişe hasılatı her geçen gün artıyor ve bu da hemen hemen vizyona girdiği her salonda full kapasite gösterildiği anlamına geliyor.

Tabii ki bir filmin çok kişi tarafından izlenmiş olması tek başına onu nitelikli ya da değerli kılmıyor ama yönetmenin film yapma tutkusu ve gösterdiği çaba göz önünde bulundurulduğunda, bugünün sinemasına katkısı yadsınamaz. Nolan’ın şimdiki başarısının geleceğe ne kadar aktarılacağını bize zaman gösterecek, ama o zaman gelene kadar şehre bir C. Nolan filmi geldiğinde sinema salonlarına koşmaya devam edeceğiz gibi görünüyor.

Yorum Yaz