Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Yönetmen Vuslat Saraçoğlu ikinci uzun metraj filmi Bildiğin Gibi Değil’in hikayesini, senaryoyu nasıl şekillendirdiğini, memleketinde çekim yapmanın hissettirdiklerini Litros Sanat’a anlattı.
Festival yolculuğunu tamamlayan Bildiğin Gibi Değil, şimdi sinema salonlarında izleyicilerle buluşuyor. Yönetmen Vuslat Saraçoğlu, ikinci uzun metrajında aile bağlarını, kardeşlik ilişkilerini ve geçmişle yüzleşmenin ağırlığını Tokat’ın kendine özgü atmosferiyle birleştiriyor. Film, hem hikâyesi hem de oyunculuklarıyla izleyicide derin bir etki bırakıyor. Saraçoğlu, Litros Sanat’a verdiği röportajda filmin hikayesini, senaryo sürecini ve çekim deneyimini anlattı.
Bildiğin Gibi Değil festival yolculuğu sonrasında şimdi sinemada sinemaseverlerle buluşuyor. Bu buluşmaya dair duygu ve düşünceleriniz nelerdir? Festival seyircisinden aldığınız geri bildirimlerle, şimdi sinema salonlarındaki daha geniş kitleye ulaşmak arasında nasıl bir beklenti farkı var? Bu heyecanınızı nasıl tarif edersiniz?
Vizyona girme sürecimiz çeşitli sebeplerden çok uzamıştı. Nihayet artık izleyiciyle buluşabildiğimiz için çok mutluyuz. Üstelik toplam yüz yirmi altı salonda varız şu an, bir bağımsız film için hiç fena bir rakam değil. Bizim festivaldeki izleyicilerimiz de tümüyle sinefillerden oluşmuyordu doğrusu. Filmimizi sinemaya çok sık gitmeyen bir kitle de tercih ediyordu. Sanırım bunda kardeşlik gibi herkese temas eden bir konunun anlatılmasının bir yandan da Tokatlı hemşehrilerim beni gösterimlerde çok yalnız bırakmak istememesinin payı büyük. Şu anki gösterimlerde de çok ciddi bir kitle farkı hissetmiyorum kısacası. Ama şunu söyleyebilirim: Vizyon izleyicisi cephesinde film çok daha büyük bir beğeni ve coşkuyla karşılanıyor. Kulaktan kulağa yayılma durumunun da ciddi oranda olduğunu söyleyebilirim. Beklenti konusuna gelecek olursak bana şu ana kadar yaşadığım her şey ödül gibi geldiği için özel bir beklentim yok aslında. Fakat elbette çok izlensin izleriz.

Yasin, Tahsin ve Remziye üç kardeş, babalarının cenazesi sebebiyle yıllar sonra baba evinde buluşuyorlar. Bildiğin Gibi Değil’in hikayesi nasıl ortaya çıktı? Aile ve kardeşlik hikayesi sizin için hangi anlamları taşıyor?
2016 yılında bir yaz gecesi ailelerimiz, geçmişimiz üzerine konuştuğumuz bir arkadaş muhabbetinde aklımda şu meseleler dönmeye başladı: Ortak yaşanmış bir geçmiş, aynı ailenin üyeleri tarafından nasıl farklı anımsanıyor? Bugüne katlanabilmek için geçmişi nasıl eğip büküyoruz: Kardeşler arasında yaşanan çoklu hafıza durumu, kimine göre bir kişinin iyiliğinin diğeri için zalimlik anlamını taşıması; kimisi için on saniyelik bir zaman diliminin başka bir kardeş için on senelik bir yük barındırması; bu konularla ilgili düşünme uğraşı değerli geldi. Kardeşler arasındaki aşk-nefret ilişkisi, üç kişi olmanın getirdiği güç dengeleri, ikiye bir taraflaşmalar vs. de ilgimi çekti. 2017 yılının sonunda senaryomun ilk taslaklarından biri hazırdı.
Filmin bir diğer karakteri de Tokat. Tokat sizin memleketiniz. Memleketinizde film çekmek nasıl bir maceraydı? Tokat'ın kendine has dokusu ve coğrafyası, filmin görsel atmosferini ve hikaye anlatımını nasıl şekillendirdi? Bu süreçte nasıl kolaylıklar ve zorluklar yaşadınız?
Bir yandan çok konforluydu ama bir yandan da tedirgin ediciydi doğrusu. Konforluydu çünkü Tokatlıların, akrabaların bana çok destek olacağını biliyordum. Tedirgin ediciydi çünkü Tokat’ta çok fazla olumlu, olumsuz anım var. Onların hepsi bir anda zihnime hücum eder de aşırı konsantrasyon gerektiren işlerimi baltalar mı diye kaygılandığım oldu. Bu bahsettiğim şeyler aynı zamanda yaşadığım kolaylıkları ve zorlukları da tarif ediyor. Tokat filmin karakterlerinden biriydi dediğiniz gibi; kendine has dokusunun, coğrafyasının filmde ciddi oranda yer alması o mekanların hepsinin birer hafızası olduğunu belirtmek ve karakterlerin hangi koşullar ve bağlam içerisinde şu anki varoluşlarına dönüştüğünü ifade etmek için önemliydi.

Üç kardeşin her biri kendine has. Tahsin’de büyük çocuk olmanın sorumluluk duygusunu, Yasin’de yazar olma çabasını ve Remziye’de ismini değiştirme isteğini görüyoruz. Her birinin bir varoluş mücadelesi var. Ama bunun yanında açık ve maskesiz bir ilişkileri de var. Aile olmak tam olarak böyle bir şey midir?
Bence her sosyo-kültürel-ekonomik yapıdaki aile birbirinden farklıdır. Bir yandan Çavdar Kardeşler gibi aileler var ama öte yanda ben anne-babasına “siz” diyen bir aile yapısına mensup insanlar da tanıdım. Buradaki ilişki biraz daha maskesiz evet. Üçünde de ortak bir çelişki gözettim. O da şu: Hepsinin varoluşuyla olmak istedikleri kişi arasında bir açı var. Remziye geçmişinden bağımsız yepyeni bir benlikle var olmak istiyor, Yasin daha “görünür” bir yazar olmak istiyor, Tahsin ise içinde gençliğinde hayal ettiği hayatı yaşayamamış olmasının yarasını taşıyor.
Filminizdeki mizah, üzüntü ve yaşanmışlık dolu bu kardeşlik hikayesinde nasıl bir denge kuruyor? Bu dramatik hikayede mizahın işlevi sizin için nedir?
Sinemamızda mizahla dramın harmanlandığı örneklere daha çok ihtiyacımız var gibime geliyor. Çünkü hayatta acı-tatlı herhangi bi olaya ezberlerin, stereotiplerin ve hazır birtakım çerçevelerin dışında, yani hayatın gündelik akışında baktığınızda her şey çok daha boyutlanıyor ve bizim görmek istemediğimiz alanlarda bile mizah mutlaka barınıyor. Ayrıca eğer duygusal ton baştan sona hakim olursa izleyicinin o duruma yabancılaşıp bağ kurmayı bırakma riski doğabilir bence. Ayrıca karakterlerin izleyicide “Meğer içlerinde neler saklamışlar!” duygusunu yaratması da önemliydi benim için. Mizah da bu duyguyu perçinleyecek unsurlardan biriydi. Bir de konuya zorunlu politik angajmanlarla, bir gereklilik üstünden yaklaşmayı risk olarak gördüğün zaman da filmler senin bahsettiğin gibi hayatın gündelik akışında süzülüyor ve siyah beyaz olmuyor. Aksi ise dikotomiler içinde devinen, asık suratlı, slogan atan, karakterlerine fanatik duygularla yaklaşan bir şeye dönüşebiliyor.
Mizahıyla, üzüntüsüyle, yaşanmışlıkla bir kardeşlik hikayesi izliyoruz. Bize bu duyguyu hem oyunculuklar hem de senaryo veriyor. Oyuncu kadrosunu nasıl şekillendirdiniz ve bu uyumu yakalamak için nelere dikkat ettiniz?
Film yaparken birbiriyle uyumlu, iyi oyunculuklar elde etmek senaryodan sonra en çok kafa yorduğum konu oluyor genelde. Ama bu filmde her zamankinden de çok çaba sarf ettim diyebilirim. Bu da filmdeki kardeşlerin de neredeyse dokunabilieceğimiz kadar yakın bir boyutlulukta olmasını gerektiriyordu.
Senaryom belli bir seviyede içime sinince setten altı yedi ay önce oyuncu arayışına başladım. Genelde hep bu kadar erken davranıyorum çünkü oyuncuların fikirlerini dinlemek, karakterlerine yapacakları katkıları senaryoya ekleyip provalarda bunlar işliyor mu diye bakmak çok işe yarıyor. Bunu kısıtlı zaman stresi olmadan, üzerine uzun uzun düşünerek yapmak da daha iyi bir sonuç çıkmasına neden oluyor.
Oyuncu seçerken iyi oyunculuğun yanı sıra kişilik ve hayata bakış da çok önemli oluyor benim için. Türkiye toplumunu yeterince iyi tanıyor mu? Taşraya yönelik bakışı nasıl? Bu söylediğim özellikler çok önemli çünkü kendini taşradaki insanlardan üstün gören kişilerin yazarken de oynarken de oynadıkları karakterleri yargıladıklarına, onlarla dalga geçtiklerine, veya onlara tepeden, samimiyetsiz bir sempati duyduklarına şahit olabiliyoruz.
Süreç içinde tüm oyuncu arkadaşlarımın sadece bulunduğu çevreyi bilen kişiler değil, bu toprakların her köşesini tanımaya teşne, Anadolu’yu yekpare bir bütün olarak ele almayıp her şehrin hatta ilçenin, köyün kendine has özgüllüklerini merak edip ayrıştıran kişiler olduklarını gördüm.
Oyuncularımın Türkiye'yi tanımasını önemsiyorum
Oyuncu arkadaşlarımın her birinin böyle nitelikli ve ufku açık insanlar olmalarının yanı sıra kendi aralarında oluşacak kimya da çok önemliydi. O sebeple gerçek hayatta da birbirleriyle iyi anlaşabilir olmalarına, daha önemlisi pek çok kardeşlik ilişkisinde olduğu gibi saydam, samimi ve gayrı-ciddi bir ilişki kurabilecek kişilik yapısında olmalarına dikkat ettim.
Bütün bu amaçlar çerçevesinde mayıs ayında yani setten iki ay önce üç kardeşi oynayacak arkadaşlarla Tokat’a gidip bir süre kaldık. Karakterlerin çocukluklarında bulundukları okulları, evleri, gezdikleri sokakları konuştuk. Sete kadar geçen iki ayda oyuncu arkadaşlarımın o deneyimi zihinlerinde sindirmeleri önemliydi. Orası ayrıca onların beden dillerini de gözlemlediğim bir alandı. Oyuncuların kendi kişiliklerinden ve hal-tavırlarından karakterle uyumlu yanlar varsa onları karaktere katmanın özellikle iki buçuk haftada çekilmiş, koşulların çok sınırlı olduğu bir sette doğallaştırma yönünde çok ciddi bir katkı sağladığını düşünüyorum.
Ardından sete girmeden önce kurulmuş mekanlarda mekan provası yaptığımız aşamalar geldi. Doğru ve doğal mizansenleri kurmak, oyunculukların ve diyalogların parlaması için çok önemliydi elbette, onları da titizlikle tasarladık.
Sette de ışık kurulurken her sahneyi baştan tartıştığımız çok lezzetli bir süreç geçiriyorduk. Oyuncu arkadaşlarımın o aşamalarda da karakterler arasındaki ilişkiselliğe ve diyaloglara yaptıkları çok ciddi katkılar oldu. Belli sınırlar içerisinde, daha önce konuştuğumuz çerçevelerde senaryonun küçük bir yüzdesini oluşturabilecek bir denklemde doğaçlamalara başvurdukları da oldu.
Genel olarak ise oyunculara hata yapmaktan korkmayacakları, rahat hissedecekleri bir ortam yaratmaya çalışıyorum. Oyuncuların stres olmalarnının, gerilmelerinin, yönetmen tarafından kilitlenmelerinin genel olarak iyi sonuç vermediğini düşünüyorum.
Düşen maskeler hafızayı yeniden şekillendiriyor
Sizinle yapılmış röportajların birinde kardeşlik ilişkisiyle ilgili “kardeşlik ilişkisinde maskeler düşüyor” diyorsunuz. Yasin, Tahsin ve Remziye’nin kardeşlik ilişkisinde de bunu en doğal haliyle görüyoruz. Düşen bu maskelerin ortak hafıza içerisinde nasıl bir yeri olduğunu düşünüyorsunuz?
Düşen maskeler her kardeşin hafızasını yeniden şekillendiriyor bence. Maskeler biraz da kendimizi geçmişin acılarından korumak içindir. Zaman zaman kendimize özümüzle alakalı olmayan imgeler ediniriz ya da onları üstümüze giyeriz. Maskeler düştükçe, bir kardeş başka bir kardeşe bazı şeylerin hatırladığı gibi olmadığını anlattıkça diğer kardeş hatırladıklarını ve halihazırda kendisine oluşturduğu imgeyi gözden geçirme şansı ya da şanssızlığına sahip oluyor bence.
Borç filminden sonra Bildiğin Gibi Değil geldi. Bu iki film de aslında insan ilişkileri ve toplumsal ahlak üzerine kafa yoran hikayeler. Şimdilerde zihninizde yeni bir senaryo var mıdır ve bu yeni hikaye yine bu evrensel temalara mı odaklanacak?
Evet, yeni bir senaryom var. Bu senaryoda müzik, müzik yapma tutkusu, çocukluk, yetişkinlik, rekabet gibi konular merkezde.
Röportajı bitirirken filminizi kimler izlesin istersiniz ve onları sinema salonlarına davet etmenizi istesem ne dersiniz?
Özellikle bağımsız sinemadan ve ödüllü filmlerden korkan bir izleyici kitlesinin filmimi izlemesini çok isterim.
Yorum Yaz