Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Sinema, benim için hiçbir zaman sadece gümüş perdeye yansıyan ışık ve gölgelerin kusursuz bir bileşiminden ibaret olmadı. O ışığın etrafında toplanan heterojen topluluğun, filmin bitiminde fuayeye ve oradan sokağa sızan heyecanlı fısıltılarının, ahşap koltuk gıcırtılarının ve projeksiyon odasından yayılan o hafif makine kokusunun yarattığı canlı, nefes alan bir kent tecrübesiydi. İzmir’de, sinemayla uğraşan biri olarak bu coğrafyanın mekânlarıyla kurduğum duygusal ve zihinsel bağ, bana sinemanın asıl vitrinlerden değil, kentin kılcal damarlarındaki o görünmez hafızadan beslendiğini sık sık hatırlatır. Türkiye’de sinemanın tarihi, aynı zamanda bu tecrübenin yaşandığı kent mekânlarının, pasajların, kıraathanelerin, meyhanelerin ve salonların dönüşüm, yıkım ve yeniden var olma tarihidir biraz da. İstanbul’un kaotik, piyasa odaklı, üretim hızı yüksek geniş havzasıyla İzmir’in daha dingin, akademya ve bağımsız ruha yaslanan korunaklı sığınağı arasında mekik dokurken; sinemacıların mekânla ve dolayısıyla kendi senaryolarıyla kurduğu bağın nasıl radikal bir nitelik değişimine uğradığı dikkatli bir odak tarafından açıkça görülür.
Bir ruh olarak yitirilen kent hafızası
1940’lardan itibaren Beyoğlu’nun mimari dokusunu oluşturan tarihi pasajlar -Atlas, Halep pasajı, Suriye pasajı - İzmir’de ise Elhamra Konak, Alsancak ya da Kemeraltı eksenindeki tarihi geçitleri, sinemayı sokağın ve kentsel yaşamın organik bir uzantısı kılardı. Bir salona girmek için önce bir pasajın serinliğinden geçmek, dükkânların arasından süzülmek ve kentin o anki ritmiyle yıkanmak gerekirdi. İzmir’de Karaca Sineması’nın pasaj içine açılan ve insanı hemen bir film evrenine davet eden kapısından içeri girerken ya da İstanbul’da Atlas Sineması’nın görkemli fuayesinden çıkarken, filmin ruhumda bıraktığı hissi doğrudan kentin kaldırımlarına taşımayı defalarca deneyimledim. Film salonunda başlayan katarsis, dışarıdaki sokak lambalarının altında, kaldırım taşlarının üzerinde devam ederdi.
1926’da neo-klasik mimari tarzıyla açılan ve Türkiye’deki ilk sinemaskop ve teknik yeniliklerin getirilmesine öncülük eden İzmir’deki Elhamra Sineması’nın gölgesinde şair ve senarist Attilâ İlhan’ın gençlik yıllarında kurduğu o ilk tutkulu sinema hayalleri de, İstanbul’da Emek Sineması da mekânsal ve kentsel hafızanın en somut köşe taşlarıdır. Emek Sineması sadece bir bina değil, tavan süslemelerinden fuaye sohbetlerine kadar sinemamızın kolektif şuuraltıydı elbette.
Sinemanın tavan süslemeli, yüksek tavanlı, yaşanmışlık kokan bu hafıza mekânlarından sökülüp çıkarılması ve AVM’lerin üst katlarındaki steril, birbirinin aynı mimari şablonlara sahip, penceresiz ve havasız beton kutulara hapsedilmesi, seyirciyi de sinemacıyı da bir “kentdaş” ve “kültür taşıyıcısı” olmaktan çıkarıp sıradan bir “tüketici” konumuna indirgedi. Film izlemek artık kentin ritmiyle bütünleşen nitelikli bir kentsel ritüel değil; alışveriş, hızlı yemek tüketimi ve otopark fişi onaylatma zincirinin arasına sıkıştırılmış işlevsel bir boş zaman etkinliği haline geldi. Bu mekânsal sterilizasyon ve AVM yapaylığı, sinemanın sokakla, rüzgârla, mimari estetikle ve kentin kendi anlatısıyla kurduğu o can damarını zayıflattı, seyirci ile perde arasındaki duygusal mesafeyi soğuttu.
Lale Kıraathanesi ve Papirüs’ten kulaklıklı kafe masalarına ya da sokakla temas eden salondan ekran başında izolasyona
Mekândaki bu dönüşüm, yalnızca seyircinin izleme tecrübesini değil, biz sinemacıların film üretme pratiğini, senaryo yazma süreçlerimizi ve sosyalleşme biçimlerimizi de baştan aşağı dönüştürdü. Yeşilçam döneminde Beyoğlu’ndaki Lale Kıraathanesi, dönemin usta yönetmenleri Memduh Ün ve Lütfi Akad’ın ilk senaryo taslaklarını masaya yatırdığı, Metin Erksan’ın bağımsız sinema ve telif hakları üzerine hararetli tartışmalar yürüttüğü, figüranından prodüksiyon amirine kadar tüm sektörün kalbinin aynı ritimle attığı canlı bir sinema pazarıydı. Bir filmin ilk fikri Lale Kıraathanesi’nin tahta sandalyelerinde doğar, oyuncu kadrosu orada kurulur, makara bütçeleri orada hesaplanırdı.
1970’lere gelindiğinde ise Ayhan Işık Sokak’ta(1977 sokak bu ismi almıştır) yer alan efsanevi Papirüs Bar, Türk sinemasının ve edebiyatının en somut, en canlı entelektüel mabedine dönüştü. Arzu Film’in kurucusu Ertem Eğilmez; Yavuz Turgul, Sadık Şendil ve Suphi Tekiner gibi isimlerden oluşan senaryo ekibini geceleri Papirüs’ün dumanaltı masalarında toplar; bugün bile ezbere bildiğimiz Hababam Sınıfı, Süt Kardeşler veya Canım Kardeşim gibi klasiklerin mizah dengesini, karakter derinliğini ve dramaturjisini sabaha kadar süren tartışmalarla şekillendirirdi. Yılmaz Güney’in film projelerini dostlarıyla paylaştığı, Atıf Yılmaz’ın yeni toplumsal gerçekçi fikirleri tartıştığı, Tarık Akan’ın salon jönlüğünden politik sinemaya geçiş kararlarını olgunlaştırdığı o masalar o zamanın ortak bir sinema dilinin, estetik etiğin ve kolektif bir toplumsal hafızanın harcının karıldığı yerlerdi.
Bugün ise ben dâhil pek çok bağımsız yönetmen, senarist ve kurgucu; Kadıköy Moda’nın ya da İzmir Alsancak’ın trend kafe masalarında, gürültü engelleyici devasa kulaklıklarımız ve parlak laptop ekranlarımızla baş başa oturan bireysel, izole figürlere dönüştük. Dumanaltı masalardaki bağırtılı kolektif münazaraların, senaryo kavgalarının ve el yazısı taslakların yerini; kulaklık gürültü engelleme modları, bireysel yalnızlıklar, dijital PDF dosyaları, Zoom toplantıları ve soğuk e-posta zincirleri aldı. Mekânın kamusal ve kolektif niteliğini kaybetmesi, senaryo odalarının o birleştirici ruhunu da çözerek sinemayı ne yazık ki daha kişisel, daha steril ve bazen de kendi içine kapalı, toplumsal gerçeklikten kopuk bir anlatı arayışına itti.
İstanbul’un telaşından İzmir’in hafıza sığınaklarına
Türkiye sinema haritasında İstanbul ve İzmir, benim kendi üretim yolculuğumda daima iki farklı zihinsel ve duygusal kutbu temsil etmiştir her zaman. İstanbul; Yeşilçam Sokağı’ndan günümüzün küresel fon arayan bağımsız yapım şirketlerine kadar endüstrinin, finansın, piyasa ilişkilerinin ve kaçınılmaz olarak hızlı ve acımasız bir tüketim çarkının merkeziydi elbette ki. Beyoğlu Sineması gibi tutkuyla ayakta kalan ya da Atlas Sineması gibi restore edilip müzeleştirilerek koruma altına alınan alanlar, İstanbul’un o kaotik ve her şeyi yutmaya hazır dönüşüm hızı karşısında sürekli bir tutunma, var olma mücadelesi verir. İstanbul’da sinema yapmak, sürekli kentin hızıyla ve finansal baskıyla yarışmak demektir çünkü.
Buna karşın yaşadığım, sokaklarını arşınladığım şehir olan İzmir, sinema mekanlarını koruma, sinemayı bir yaşam biçimi olarak tecrübe etme ve estetik üzerine düşünme konusunda daha korunaklı, daha insani bir hafıza sığınağı niteliği taşır. Tan Sineması ve Kemeraltı’nın tarihi pasajlarında bir zamanlar gerçekleşen Sadri Alışık ve Belgin Doruk’lu gürültülü İzmir galalarının izleri kentsel bellekte hâlâ tazeliğini korurken; Karaca Sineması bugün bile AVM zihniyetine inat, pasaj içi ruhunu, cep salonu sıcaklığını ve gerçek festival izleyicisiyle kurduğu dolaysız bağını sürdürür.
Alsancak’taki Kitabevi-Kafeler, Sevgi Yolu’nun sahaf kokusu ve Fransız Kültür Merkezi’nin asırlık ağaçlı bahçesi; benim gibi İzmirli sinemacılar için İstanbul’daki sistematikleşmiş piyasa baskısından uzağa kaçıp kuramsal, felsefi ve estetik tartışmaları daha dingin, daha derinlikli yürüttüğümüz hayati birer entelektüel vahaya dönüşür ve elbette bir güzellik olarak İzmir, sinemacıya acele etmeden düşünme, kenti dinleme ve hikâyeyi demleme imkânını da İzmir kendi dinginliğinde her zaman cömertçe sunmaya hazırdır hep.
Bugünün fazlalıkları ve geçmişin sahiciliği
Bugün sinemayla uğraşan biz yeni nesil üreticiler, geçmişteki ustalarımızın ve meslektaşlarımızın hayal bile edemeyeceği devasa bir imkân, konfor ve teknoloji bolluğunun tam ortasında duruyoruz. Cebimize sığan 4K ve 8K çözünürlüklü kameralar, dizüstü bilgisayarlarımızda çalışan karmaşık kurgu yazılımları, yapay zekâ destekli renk düzenleme araçları ve tek bir tıkla dünya sinema tarihinin tüm külliyatına ulaştığımız dijital platformlarla hem de... Ancak tüm bu teknik imkân bolluğu, araçsal konfor ve pürüzsüz görsellik; sinemanın özündeki o yakalamak için çabaladığımız "sahicilik" ve "ruhsallık" arayışına her zaman hizmet etmiyor.
Geçmişin kısıtlı makara sayıları, kısıtlı metrede siyah-beyaz ya da renkli negatif film stokları, son derece zorlu ışık koşulları ve neredeyse imkânsız bütçeleri; o dönemin sinemacılarını kadraj üzerine daha çok düşünmeye, daha yaratıcı çözümler üretmeye, biçimsel olarak daha cesur olmaya ve hikâyeye karşı sonsuz bir dürüstlük duymaya zorluyordu. Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı’ndaki o büyüleyici ve sıra dış kadrajları, Ömer Lütfi Akad’ın Gelin-Düğün-Diyet göç üçlemesindeki yalın kamerası ya da Atıf Yılmaz’ın karakterlerine duyduğu o derin şefkat; ellerindeki cihazların gelişkinliğinden veya teknik imkânların bolluğundan değil; tam aksine kentin sokaklarıyla, insanın gerçek derdiyle, mekânın ruhuyla ve imkânsızlıkların yarattığı yaratıcı öfkeyle kurdukları dolaysız temastan geliyordu. Bir sinemacı olarak bugünün imkân ve teknoloji bolluğu içindeki en büyük handikabımız teknik mükemmelliğin, kusursuz renklerin ve yüksek çözünürlüğün peşinde koşarken hikâyenin insani ruhunu kaçırıyor oluşumuz ve ayrıca pürüzsüz ama ruhsuz, yüksek bütçeli ama derinliksiz işler üretmeye yatkın hale gelmiş olduğumuzun farkında bile olmayışımız belki de.
Ertem Eğilmez’in Papirüs Bar’da bir masa etrafına topladığı ekiple kurduğu o canlı, kavgalı senaryo odası ruhu ya da Attilâ İlhan’ın Elhamra Sineması’nın taş fuayesinde kurduğu ilk sinema hayalleri... İşte bugün dijital teknolojilerin ve izole kafe masalarının arasında en çok eksikliğini hissettiğimiz şey, tam olarak bu mekânsal temasın, ortak üretimin ve kentsel aidiyetin ürettiği o katıksız sahiciliğin yokluğu. Sinemayı ve perdedeki anlatıyı kurtaracak ve sahici kılacak olan şey daha gelişmiş kameralar, daha pahalı lensler ya da yapay zekâ yazılımları değil kentin hafızasına kulak veren, sokağın gürültüsünden korkmayan, mekânın ruhuyla bağını koparmayan ve perdenin ötesinde oturan insanın kalbine dokunmayı hedefleyen o dürüst ve yalın bakışı yeniden keşfetmek belki de. Kadıköy’ün ara bir sokağında ya da Alsancak’taki bir pasajın serinliğinde, izlenen bir filmden hemen sonra yürütülen tek bir tutkulu, heyecanlı tartışma bile; mekânın, sokağın ve sinemanın ruhunun bütünüyle kaybolmadığını, yalnızca yeniden keşfedilmeyi bekleyen yeni biçimler aradığını bize kanıtlar aslında. Biraz yavaşlarsak yaklaşır yakınlaşırız belki bu sahiciliğe biz de.
Yorum Yaz