Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Her insan bir hikâyenin kahramanıdır; bazılarının hikâyesi sevgiyle dokunur, bazılarınınki ise ihanetle örülür. “Derun”, sevginin en derin yaralarla sınandığı, ihanetin ise bir yüzleşmeye dönüştüğü bir yolculuğu anlatıyor. Karadeniz’in sisli dağlarının yalnızlığında, kırk yıl boyunca öfkeye ve pişmanlığa hapsedilmiş bir kadın olan Marife’nin hikâyesi, insan kalbinin karanlık köşelerine açılan bir kapı gibi. Mesnevi’nin Padişah ve Cariye kıssasının modern bir yorumu olan bu hikâye, izleyiciyi geçmişin kapanmayan yaraları ve bir mezarın başında açılan hesaplar üzerinden affetmenin ve sevginin anlamını sorgulamaya davet ediyor. 5. Esenler Film Festivali kapsamında izleyiciyle buluşan film, karanlık atmosferi ve incelikli mizanseniyle insanı içine çekiyor.
Karanlık bir atmosferin eşiğinde
Filmin hemen ilk sahnelerinde, yağmurlu bir kış gününde, yamalı elbisesiyle bizi karşılayan Marife, ilk bakışta hakkında ne hissetmemiz gerektiğini bilmemekle birlikte ince bir acıma hissi ile merak duyduğumuz bir kadın. Nedenini anlamadığımız bir gizem ile desteklenen Marife’nin bu üstüne sinmiş yalnızlığı, bir gün bir gencin kapısını çalmasıyla bölünür. Kapıda, arkasında bir tabutla duran bu genç, ona babasını getirdiğini söyler. Fakat esasında yanında getirdiği Marife’nin kırk yıllık yalnızlığının, ahı’nın sebebidir.
Filmin olay örgüsü böylelikle çözülmeye başlar. Kapıdaki genç, Ateş, yıllar evvel bu köyde yaşamış, Marife’ye sevdalanmış bir adam olan İlyas’ın oğludur. İlyas, köyün en güzel kızı olan Marife ile evlilik planları yapan bir gençken, düğün arifesinde Marife’nin yüzünde çıkan yaralarla bu planlar yerle bir olur. Artık Marife’nin yüzünün güzelliği bozulmuştur ve İlyas, ailesinin baskısıyla onu terk edip İstanbul’a kaçmak gibi bir gaflete düşer. Orada yeni bir hayat kurar; ancak Marife’ye ihanetinin vicdan azabını ömrü boyunca taşır. Marife ise bu acıyla kendini köyün dağlarındaki kulübesine kapatır ve 40 yılını bu kin ve öfkeyle tüketir.
Ortada gömülmesi gereken bir ceset vardır ve cesedin gömülmesi gereken yer, yıllardır İlyas’a olan ahını kendine siper edip, bu öfkeye tutunup hayatta kalan ve yanına kimseyi yaklaştırmayan Marife’nin bahçesidir. Derdi yalnızca babasının vasiyetini yerine getirip onu Marife’nin bahçesine gömmek olan Ateş, olayların çözümlenmesiyle Marife’nin haklı öfkesini ve yıllarca bastırdığı acının derinliğini anlamaya başlar.
Puslu Karadeniz’de puslu bir hikaye
Başrollerini Hatice Aslan, Furkan Andıç ve Güven Kıraç’ın paylaştığı “Derun”, Müge Uğurlar’ın ilk uzun metrajı olarak karşımıza çıkıyor. Kadrodan da anlaşılacağı üzere, oyunculuklar açısından film oldukça etkileyici. Özellikle Hatice Aslan, az sayıdaki diyaloglarına rağmen Marife karakterine derinlik katmayı başarıyor ve izleyiciye onun yalnızlığa mahkûm edilmiş hayatının her zerresini hissettiriyor. Karadeniz’in sert ve soğuk iklimine tanıklık ettiğimiz film, mizansen olarak da bu soğukluğu yansıtarak atmosferini güçlendiriyor. Öyle ki filmi sıcak bir odada, yorganınıza sarınmış izlerken bile içinizde bir ürperti hissediyorsunuz. Bu atmosferi destekleyen gizem unsurları ve sinematografik detaylar, filmin etkileyiciliğini artırıyor. Filmde kullanılan kamera hareketleri, bağımsız sinemada sıkça karşılaşılmayan bir teknik cesaret gerektiriyor. Zaman zaman hareketli kamera, izleyicinin odağını toparlamakta zorluk yaratsa da filmin çarpıcı anlatısının büyük bir kısmı bu cesur tercihlerin sonucunda şekilleniyor. Özellikle İlyas’ın cenazesinin köye ulaşmasının ardından Yahya’nın kâbus gördüğü sahne, yönetmenin anlatım becerisini birkaç basamak yukarı taşıyor. Karanlık bir atmosferde geçen bu sahnede, Yahya’nın rüyadan uyanışıyla birlikte kamera, adeta bir “ilahi göz” olmaktan çıkıp anlatıcının rolünü üstleniyor. Bu tercih, bir yandan kısa süreli bir kafa karışıklığına yol açsa da sahnenin gerilimini arttırıyor ve izleyiciyi filme bağlama noktasında önemli bir rol oynuyor. “Derun”, atmosferi ve sinematografik detaylarıyla hem görsel hem de duygusal anlamda izleyiciyi etkileyen bir yapım olarak dikkat çekiyor.
“Derun”, teknik anlamda etkileyici bir başarı yakalasa da hikâyesi ve karakterlerinin derinliği açısından aynı başarıyı sergileyemiyor. Filmin, atmosferini güçlendiren gizem unsurlarına ve etkileyici mizansenine rağmen, hikâyenin tahmin edilebilir bir çizgide ilerlemesi izleyiciyi sürprizden mahrum bırakıyor. Daha da önemlisi, baş karakter Marife’nin iç çatışmalarının yeterince derinleştirilememiş olması, seyircinin onun kararlarını anlamakta ve empati kurmakta zorlanmasına yol açıyor. Bu durum, özellikle filmin finalinde Marife’nin aldığı kararın makul bir zemine oturmasını güçleştirerek hikâyeyi havada bırakıyor. Film, dramatik yapısı üzerinden değerlendirildiğinde, giriş ve gelişme bölümleri nispeten tutarlı bir şekilde ilerlerken, sonuç kısmında olayların aceleye getirilmiş hissi yaratması, anlatının inandırıcılığına zarar veriyor. Kırk yıl boyunca İlyas’a karşı duyduğu öfke ve kinle yaşayan Marife’nin, yalnızca bir itiraf üzerine aniden affetmeye yönelmesi, karakterinin dönüşümünü yüzeysel bir seviyede bırakıyor. Ayrıca Ateş karakterini canlandıran Furkan Andıç’ın geçmişe dönük sahnelerde İlyas’ı da oynaması, bu iki karakterin birbirinden bağımsız ve derinleşmiş bir şekilde algılanmasını zorlaştırıyor.
Yorum Yaz