Sinemamız layık olduğu yerde değil

/
19 dakikada okunur

Sanatçı Selma Güneri, “Çok iyi, başarılı yönetmenlerimiz ve gerçekten çok başarılı oyuncularımız var. Ancak sinemamız henüz dünya platformunda layık olduğu yerde değil. Ama jüri olduğum yıllar mükemmel filmler seyrettim. Çok önemli yönetmenler tanıdım. Sinemayla birlikte diziler de dahil çok başarılı, çok yetenekli oyuncularımız var” diyor.

Türk sinemasına damgasını vurmuş, rol aldığı filmler ile unutulmaz isimler arasına kazınmış kişilerin başında geliyor Selma Güneri. Kuşkusuz bu başarılı kariyerin kilometre taşları arasında, henüz daha 15 yaşındayken almış olduğu Altın Portakal’da En İyi Kadın Oyuncu ödülü de bulunuyor. Sinemada her karaktere uyan yüz tipi ve oyunculuğu ile Fransa Sineması’nın usta yönetmenlerinden François Truffaut ile Amerikan Sineması’nın usta yönetmenlerinden Elia Kazan’ın dahi dikkatlerini çeken ve teklifler alan Selma Güneri, şimdilerde setlere yeniden dönmüş olmanın heyecanı ve mutluluğu içerisinde. Usta sanatçı, aldığı ödüllerin kariyerine ve rol alacağı projelere olan etkisi hakkında, “Her aldığınız ödülden sonra her şeyden önce sorumluluğunuz kat kat artıyor. Büyük bir sorumluluk yüklüyorlar size. Daha dikkatli ve seçici olmak durumunda oluyorsunuz.” ifadelerini kullanıyor.

TRT1 dizisi Hayatımın Neşesi ile yıllar sonra setlere döndünüz. Karakteriniz Rüçhan da sizin gibi bir sinema sanatçısı. Rüçhan’ı oluştururken sadece yazılana mı bağlı kalmayı tercih ettiniz yoksa sizi yansıtan yönleri de var mı/olacak mı?

Rüçhan karakteri sanat hayatımda çok ama çok severek oynadığım rollerden bir tanesi oldu. Dinamik, renkli, komik, halâ aynı şöhretini yaşamak ve sürdürmek isteyen tatlı bir kadın. Çok severek oynuyorum. Karakterin üzerinde tabii ki düşünüp çalıştım. Kolay çıkmadı elbette. Çok rahat ve keyif alarak oynuyorum ve de çok eğleniyorum. Rüçhan’ın bana benzer yanları pek yok. Ben özel hayatımda çok fazla makyaj yapmam, çok şatafatlı giyinmem ama gerçekten Rüçhan gibi olmak isterdim.

(Hüsna Köşger ve Selma Güneri)

Perde Dergisi’nin açmış olduğu yarışmaya akrabanızı desteklemek için gidiyorsunuz. Fakat orada bulunan yetkililerin talebiyle hiç aklınızda yokken, kendinizi bir anda sahnede buluyorsunuz. Bu sizin için her biri sürprizlerle dolu olan birinci seçilme sürecini, kendi içinizde nasıl tanımlarsınız?

Babam bir dönemin ünlü ses sanatçısı Lütfü Güneri. Kendisi Amerika’da yaşıyordu. Biz de onun yanındaydık ve bir dönem Türkiye’ye dönmek durumunda kaldık. Evet, bir akrabam yarışmaya girdiğini söyledi ve ben de destek vermek için onunla birlikte seçmelere gittim. Yarışmanın çok büyük ve önemli şahsiyetlerden oluşan bir jürisi vardı. Ben doğduğum zaman babamla röportaj yapan gazeteciler de oradaydılar. Beni gördüklerinde çok şaşırdılar. “Ne kadar şeker bir kız olmuş, hemen yarışmaya onu da sokalım” dediler. Annem asla dedi. “Babası müsaade etmeyebilir” diyerek itiraz etti. Fakat yine de ısrar ettiler ve gerçekten zorla beni sahneye attılar. Çok komik bir durumdu. Ben o sırada Kandilli Lisesi’nde yatılı okuyordum. Çok korktum ama nasıl olsa seçmezler dedim, yarışmada çok güzel kızlar vardı. Finale kalanlar açıklandığı zaman gerçekten büyük bir şaşkınlık yarattı hepimizde. Hemen babama haber verdim. “Okuluna devam ettiğin sürece mahsuru yok” dedi.

Birinci seçiliyorsunuz ama eğitiminize öncelik verdiğiniz için oyunculuk yapmıyorsunuz. Ta ki Nilüfer Aydan’ın sizi Halit Refiğ’e, İstanbul’un Kızları filmi için önermesine kadar… Size, okulunuz devam ederken İstanbul’un Kızları’na evet dedirten neden ne oldu?

Bir süre teklifleri kabul etmedim. Amerika’dan tanıdığımız değerli oyuncu Nilüfer Aydan o dönemde Halit Refiğ ile evliydi. Nilüfer Aydan annemle çok iyi dosttular, beni de çok severdi. Amerika’da güzel yıllarımız geçmişti onlarla. Türkiye’de çok güzel filmler yapıyorlardı. İstanbul’un Kızları adlı filmde benim de oynamamı önermiş Halit Bey’e. “Madem ki yarışmada birinci olmuş, bu rolü Selma oynasın” diye çok ısrar etmiş. Halit Bey de, “Tamam” demiş. Annemler de yaz tatilinde olduğum dönemde, bir hatıra olsun diye kabul ettiler teklifi. Annem, “Eh bir hatıra olsun, Nilüfer Hanım’ın hatırı var” dedi.  O filmde ben en genç küçük kız rolünü oynadım. Bu işe çok genç yaşta başladım, ortaokul talebesiydim. Halit Bey, “Muhakkak devam etmesi lazım, Türk sineması büyük bir yetenek kazanıyor” dedi. Ben yine de üstünde durmamıştım ama ondan sonra üst üste teklifler geldi. Yılmaz Güney’le bir film yaptık ve sinemayı bana, Yılmaz Güney sevdirdi. Oyunculuğun ne olduğunu ondan öğrendim ve bu işi meslek edinmem gerektiğini düşünüp devam ettim. Ediz Hun ile oynadığım Son Kuşlar filmi ise ilk başrolüm oldu. Yılmaz Güney’le Ben Öldükçe Yaşarım filminde oynadım. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde o yıl En İyi Kadın Oyuncu seçildim. Bu ikinci şokum oldu. Henüz 15 yaşındaydım ve bundan sonrası çok hızlı gelişti.

Altın Portakal ödülünü kazandığıma inanamadım

Evet, henüz 15 yaşında Ben Öldükçe Yaşarım ve Son Kuşlar filmlerinizdeki rollerinizle Altın Portakal’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanıyorsunuz. Hem de oyunculuk kariyerinizin daha ikinci yılında… İsminizin açıklanış anını ve heyecanınızı hatırlıyor musunuz?

Festival sırasında İstanbul’daydım. Yusuf Sezgin’le Nikahsızlar adlı bir film çekiyoruz. Bilge Olgaç da filmin yönetmeniydi. Tabii benim hiç umudum yoktu. Bütün starların filmi var festivalde. Fakat bir telefon geldi, “Derhal geliyorsun, kazandın” dediler. İnanamadım, mümkün değildi çünkü. Metin Erksan, ben, Erdoğan Tokatlı, Yılmaz Güney, Tunç Başaran ve birkaç önemli solcu yönetmenle jüriyi protesto etmiştik. Bu jüri beni nasıl seçer diye düşündüm. Ama seçmişlerdi. Gittim ve ödülümü aldım ama almadan önce böyle bir baygınlık falan geçirdiğimi hatırlıyorum. O kadar heyecanlandım ki, anlatamam. Muhteşem bir duyguydu. Erkeklerde de Ekrem Bora ödül almıştı. Çok güzel bir seneydi. Bu başarıdan sonra da bu sektör beni bırakmadı tabii ki…

Son Kuşlar filmindeki partneriniz Ediz Hun ile Muhteşem İkili oyununda sahne aldınız. Birlikte tiyatro yapma fikri nasıl oluştu? Ve pek tabii -sinemadan farklı olarak- rolünüze karşılık seyircinin vermiş olduğu reaksiyonları, anlık almak nasıl bir his oldu sizin için?

Bir gün sevgili dostum Ediz Hun bana telefon etti. Sohbet sırasında, “Benimle tiyatro yapar mısın?” dedi. Nasıl olur dedim. “Basbaya olur. Ben yaptığıma göre sen de yaparsın” dedi. Olur dedim ve provalara başladık. Çok sükseli ve başarılı bir sezon geçirdik.  Muhteşem İkili oyununda birlikte oynadık. Tiyatro yapmayı  çok istiyordum. Tiyatro yapmak bu dönemde benim için de çok iyi oldu. Diziden önce prova, ön hazırlık gibi oldu benim için. Sevgili Ediz’ciğime de buradan sevgilerimi yolluyorum.

Dünyaya açılmak için çok büyük fırsat yakalamıştım

Bitmeyen Yol filminiz ile Fransız sinemasının usta yönetmenlerinden François Truffaut’ın, babanız Lütfi Güneri’ye göndermiş olduğunuz fotoğraflarla da Amerikan sinemasının usta yönetmenlerinden Elia Kazan’ın dikkatini çekip teklifler alıyorsunuz. Aslında hayatınızı baştan sona değiştirecek teklifler almışsınız demek doğru olacaktır sanırım öyle değil mi?

Evet. Her ikisinden de dünyaya açılmak için çok büyük fırsat yakalamıştım. Duygu Sağıroğlu ile Bitmeyen Yol filmini yapmıştık. Duygu Sağıroğlu’nun filmi beni Paris’e götürdü. Truffaut çok önemli bir yönetmen. O yıllar büyük filmler yapıyordu. Bizim filmi görmüş ve beni çok beğenmiş. “Derhal bu kızla bir film yapmak istiyorum, başrol oynatacağım” demiş. Asistanını Türkiye’ye yollamış ama maalesef  Yeşilçam’da benim adresimi vermemişler. Bu bana yapılan en büyük haksızlık, Türk sinemasına yapılan büyük bir kötülüktür diye düşünüyorum. Elia Kazan’a gelince; babam Elia Kazan ile çok iyi arkadaştı. Babamdan film afişlerimi istemişti, gönderdim. Çok beğenmiş, bekliyordu beni. Fakat maalesef babamı orada trafik kazasında kaybettim. Bu konu da böyle kapanmış oldu.

Babanız Lütfi Güneri… O da Türk Sanat Müziği’nin büyük seslerindendi. Ve adınıza bestelemiş olduğu bir eseri de mevcuttu: Adı Selma… Böylesine büyük bir değerin kızı olarak yetişmek, oyunculuk yapmak nasıl bir sorumluluk kattı? 

Çok güzel bir soru. Evet çok büyük sorumluluk benim için. Attığım her adımın çok dikkatli atılmasını gerektiren bir durumdu. Önemliydi benim için, çünkü bana güvendi, “Bayrağı sana teslim ediyorum. Ve bu bayrağı gururla, başın dik, yüzünün akıyla taşıman gerekiyor” dedi. Benden söz almıştı. Ben de hayatım boyunca bütün dikkatimle onun soyadını onurlu bir şekilde taşımaya gayret ettim.

Sezen Aksu çok büyük destek verdi

Nitekim siz de 20 yıl kadar bir süre babanızın mesleğini de yaptınız… İki kariyeri bir arada yürütmek sizin fikriniz miydi?

1970’li yıllarda artık Türk sinemasının bitişi başlamıştı. Yapılan filmlerin tekrarları seyirciyi sıkmıştı. Bir yandan terör, anarşi sokaklara dökülmüştü ve insanlar sokağa çıkmaya korkar olmuşlardı. Sinemalar boş kalıyordu. Tabii yapımcılar da artık film yapmaktan korkar olmuşlardı. Bazı kişiler seks filmleri furyası denilen bir dönem başlattı. Ve pek çok oyuncu ekonomik nedenlerden ötürü sahneye çıkmak zorunda kaldı. Bana da çok iyi teklifler geldi. Yusuf Sezgin ile yeni evliydik. Yusuf aynı sene askere gitti. Ekonomik sıkıntılar vardı. Lunapark Gazinosu’nun sahibi Osman Kavran’dan çok güzel teklifler alınca, annemin de teşviki ile sahneye çıktım. Babamdan gelen bir kalıtım olsa gerek; sesim vardı, dans yeteneğim vardı. Uzun yıllar şarkıcılık yaptım. Bir yandan da filmlerimi bırakmadım ama. Babamın dayısı Ahmet Üstün’den (kendisi Ankara Radyosu’nun ve sahnelerin çok önemli bir ses sanatçısıydı) iki yıl ders alıp assolist olarak sahneye çıktım. Sezen Aksu da benim kadromdaydı ve çok büyük destek verdi bana. Çok başarılı işler yaptık.

Ödüllerden sonra sorumluluğunuz kat kat artıyor

Sayısız pek çok ödüle sahipsiniz… Peki onlar, kariyeriniz için aldığınız kararlarda belirleyici etken oluyor mu?

Tabii ki hem de nasıl oluyor. Her aldığınız ödülden sonra her şeyden önce sorumluluğunuz kat kat artıyor. Büyük bir sorumluluk yüklüyorlar size. Daha dikkatli ve seçici olmak durumunda oluyorsunuz.

Oyunculuk atölyesi kurdunuz, festivallerde de jüri üyeliği yaptınız, çalışmalar yürütüyorsunuz. Peki günümüz sinemasını ve oyunculuklarını bir bütün olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok iyi, başarılı yönetmenlerimiz ve gerçekten çok başarılı oyuncularımız var. Ancak sinemamız henüz dünya platformunda layık olduğu yerde değil. Ama jüri olduğum yıllar mükemmel filmler seyrettim. Çok önemli yönetmenler tanıdım. Sinemayla birlikte diziler de dahil çok başarılı, çok yetenekli oyuncularımız var. Yolları açık olsun diyorum. Herkese sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Önceki Yazı

“Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri” raflarda

Sonraki Yazı

Gâlib Dede’nin gecesi

Son Yazılar