Sır, Giz ve Kapatılan Hayatlar: Örtü

13 dakikada okunur

Büyük anlatıların ve özgün seslerin kapitalizm karşısında bir yenilgi yaşadığı muhakkak. Benzer sesler, aynı metinler, moda dertlerin çağdaş edebiyatı an be an kuşattığı hepimizin malumu. Kendi hikâyesine sahip olan ve onun altını “öğrenilmemiş” bir şekilde dolduran yazarlarla karşılaşmak heyecan veriyor bu sebepten. Uğur Demircan’ın İthaki Yayınları’ndan çıkan ilk öykü kitabı Örtü tam olarak böyle metinlerden oluşuyor. Yazarın daha önce yayımlanmış bir de romanı var.

Örtü’deki altı öykü en baştan tematik bir gayeyle kurulmuş. Bu da yazarın ne yapmak istediği hakkında bir fikri olduğunu gösteriyor. Öyküler açıldıkça bireysel ve toplumsal anlamda yayılmış bir çürümüşlüğe ve bu çürümüşlüğün kapatılma gayretine şahit oluyoruz. Bu sistemli düşünüş kitaba çok sağlam ve manidar bir isim vermiş.

İnsanın Karanlık Yönünden Toplumun Çürümüşlüğüne

Kitabın ilk öyküsü Sır, köpeğiyle avdan gelen Hakkı Ünsal’ın görünürde faili olmayan yaralanışıyla açılır. Henüz kendine gelip sorgulanamayan yaralının etrafında dönen soruşturmanın ilerlemesiyle gün ışığına çıkanların yanında bu durum hiçbir şeydir. Geçmişten gelen bir kız alıp verme mevzusunun yıllar içinde dallanıp budaklanmasıyla olanlar hayret vericidir. Her iki taraf için de patolojik bir anlam, sığınma, oyalanma barındıran meseleler hayatın ta kendisi olmuştur. Gölgede kalan ihanetler, karanlık ölümler de girer işin içine. Bu öyküdeki absürdizm bir yanıyla inanılmaz görünse de bir yanıyla memleketin gerçeğidir. Görünürdeki hareketliliğin üstünü kapattığı daha derin, daha korkunç sırların yanında Hakkı Ünsal’ın nasıl vurulduğu sorusu hiç önemli değildir. Yazar yine de açıklar faili metnin sonunda. Ufak bir ters köşeyle biter öykü. Vurgu zaten bu küçük olayın üzerinde değil, zemindeki çürümüşlüktedir. Ailenin saplantılı birlikteliği daha büyük olayları örtmek için bir paravandır yalnızca. Bu paravan kötülükleri örtmeye çalışır. Benzer bir gizleme, kapatış ve sır Taş öyküsünde de görülür. Yasak bir aşka karışan maddi beklentiler ve karmaşık bir alışveriş cinayete yol açar. Yavuz’un ortadan kaldırılmasındaki acımasız plana bütün aile bireyleri karışır. Taşlarla örtülür kuyuya atılan ceset. Örtü insanın karanlık yönünden toplumun çürümüşlüğüne uzanan koca kirliliği kapatmaya yetmeyecektir.

Metinler yüzeysel ve hareketli büyük şehirlerde değil, iyiliğin de kötülüğün de derinleşmesine müsait olan daha küçük yerlerde geçer. Bu seçim oldukça gerçekçidir. Yazar bireyi ve toplumu bu şekilde ortaya koyarken soğukkanlıdır. Dini ya da etik bir tarafta durmaz. Gerçekle arasındaki mesafe estetik bir profesyonelliktedir. İnsanı açar ve onları yan yana koyarak topluma bakar. Derdini hep aynı şekilde anlatmaması ve aynı kolaylaştırıcı temeli kullanmaması dikkate değerdir. Örtü sadece kötülüğü örtmez onun öykülerinde. Bazen bir kaybı, aşkı, yaşamı örter. Su öyküsünde babaları denizden dönmeyen iki kardeşin, babalarının cesedini örten suyun üzerindeki hayat mücadelesine şahit oluruz. Ekmek parası kazanırlar, hayal kurarlar, geçmişi düşünürler örtünün üstünde. Fırtına patladığında ise yarım kalmışlığı örtecektir deniz. Bu öykü, yazarın bulduğu damarı çeşitlendirebilmesini göstermesi bakımından önem taşır. Tıpkı Örtü gibi Ağustos 2023’te, İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Benim Rüyalarım Hep Çıkar adlı öykü kitabında bu çeşitliliği ihmal etmiş olmanın boğuculuğunu görürüz. Yazar Esra Kahya kitaptaki neredeyse her öyküde çocukluğa yaslanır. Yaşı nispeten büyük olanlar da çocukluğundaki bir sahneye takılıp kalmış, ya ayrılıp bireyselleşme dönemini yaşayamamış ya da bakım veren kimliğiyle öne çıkmış bağımlı kişiliklerdir. Duygusal anlamdaki tek tiplilik sevgisizliğin, ilgisizliğin, parasızlığın, sıkışmışlığın içinde dönüp durur. Öykü kişilerinin geçmişlerinde takılı kalması okuru yorar. Bir de tamamen çocukların ve çocukluğun merkezinde geçen öyküleri vardır ki sayıca çoklukları bir handikaptır. Anlatım biçimi ise toplam on iki öykü boyunca değişmez. Yer yer çarpıcı noktalar barındırmakla beraber genel olarak tüm öyküler için formülize edilmiş bir anlatım da kitapla aramıza girer. Uğur Demircan’ın kendi içinde bir bağlamı olan, topluma dair bir eleştiri getiren ve bunu tematik bir şıklık içinde yapan metni bu yüzden emsalleri arasında öne çıkar. 

Mevsim, Atmosfer, Çıkışsızlık

Demircan’ın öykülerindeki atmosfer mevsimsel bir çeşitlilikle de renk kazanır. Kar öyküsünde mağdur edilmişliğin, kızgınlığın, devamındaki öfkenin ve vahşi eylemin yarattığı çıkışsızlık öykü boyunca yağan karla bütünleşir. Fiziksel ve metafiziksel bir örtü günahı kapatırken korkuyu güçlendirir. 

“Paltosunun büyük cebindeydi eli, köprüye vardığında. Hava kararmıştı. Yerde biriken kar hem üşütüyor hem etrafı aydınlatıyordu. Bakındı, insanlar evlerine koşturma derdindeydi. Onu kimse görmezdi. Ne bıçağı kanala fırlattığını ne de elindeki kanı karla temizlediğini.” 

(s, 30)

Kar’da bir alacak verecek meselesi yüzünden arkadaşını öldüren Cevher’in kaçışını Kum öyküsünde ayrıntılı bir biçimde okuruz. Suçunu örten kardan haberdar olamayan öykü kişisi çöllere kaçarak kendi cezasını kesmektedir bir nevi. Söz konusu iki öykü, metinleri birbirine bağlamadaki şıklığıyla Uğur Demircan’ın düşünüşünü, emeğini ve ustalığını gösterir. Kum sınırların ötesini açmasıyla da ayrı bir yerde durur. Derinleşmekten korkmayan, ilerlemeye cesareti olan bir yazar imgesi belirir okurun kafasında. Hatayı ve hayatı örten kumlar yine tematik örtüye katkıda bulunur.

“Tozlu yolun kıyısında durdu, etrafı inceledi. Masallarda duyduğu çöllere pek benzemeyen, yer yer küçük hava burgaçlarıyla kumların savrulduğu, çoğunlukla da sadece kuru toprak ve dikenlerden oluşan yüksek bir kırsalı yürüyerek geçmiş, aşağıdaki ovada cetvelle çizilmişçesine peyda oluveren şehrin bu ilk mahallesindeki yola inmişti. Sarı sıcak içinde uyuklayan, kerpiç evleri bol bir şehirdi Tureyf. Damlarda ağzı yüzü sarılı kadınlar çamaşır asıyor, kapı önlerinde biri oradan alıncaya dek kalkamaz görünen ihtiyarlar oturuyor, kimi ayakkabısız kimi donsuz çocuklar patlak bir topun peşinde koşturup duruyordu.” (s, 38)

Kum bir katil ya da bir mağdur, ne olursa olsun mülteci olmak zorunda kalan insanın böyle bir durumu bile isteye göze almayacağının da altını çizer bir yanıyla. Globalleşme ve kapitalizmin doğal sonucu olarak, yani paranın da katkısıyla herkesin her yerde olabileceği, bunun için illa savaşların, ölümün ya da kaçışın gerekmediği gelecek günlerde bu tür anlatıların başka perspektifler de kazanacağını düşünüyorum. Uğur Demircan’ın öze dair, kuşatıcı bakışını bu sebepten değerli buluyorum.

Örtü diliyle de çağdaşlarından daha farklı bir yerde duruyor. Bazen tekniğin ruhsuzluğuna yenik düşen, bazen de metinselliğin çukurunda kaybolan bir metin olma tuzağına düşmemiş. Diyalog kullanmadaki cesareti, topluma dair felsefesi, olay çeşitliliği ile genel geçer öykü klişesine de karşı çıkıyor.

 

Önceki Yazı

Bereketli toprakların yazarı Orhan Kemal

Sonraki Yazı

Türk müziği bana tokat attı

Son Yazılar

Bir değirmendir bu dünya

Muhtârî’nin “Men be-pây-ı hod in hatâ kerdem/Tâ be-destâ renc gestem âsiyâb” (Ben kendi attığım yanlış adım