Sokak Müziği Hatıraları – 1

9 dakikada okunur

Kış boyunca bahar ayının gelmesini bekledim dört gözle. Mamak’ta teras kattaki evimde karın yağışını seyredalıp müzik dinlemekten ve kitap okumaktan sıkılmıştım artık. Bir an önce bahar gelsin de Karanfil Sokak’ta santurumu çalayım diye dua ediyordum Allah’a. Santur bakımını yapmaktan ve tellerini değiştirmekten geçinebiliyordum çok şükür. Zaten 300 TL kira ödüyordum. Çok sıkışınca Avusturya’da yaşayan Memet abimden para istiyordum. O da beni kırmayıp gönderiyordu. Memet abim deyince bir duraksadım. Dünya gerçekten anlamını tamamıyla anlayamayacağız bir yer. Zaman geçtikçe eksiliyoruz. Nedense gözlerimden birkaç damla yaş döküldü Memet abimi hatırlayınca. Nereden bilebilirdim ki sonradan bu dünyadan göçeceğini.
Bahar gelmişti ve erik ağaçlarında açan çiçekler gibi gözlerimin içi gülüyordu. Orçun’u aradım, bendirini al gel dedim. Saat 14.00’te Dost Kitapevi’nin önünde buluşalım. Orçun da heyecanlandı ve 14.00’te Karanfil Sokak’ta müzik yapmaya başladık. Ben mızraplarımla santurumun tellerine vurup sokağa nota saçarken Orçun da bendiriyle sokağın kalp atışlarını ritmik bir halde duyuruyordu insanlara.
İki hafta boyunca her gün müzik yaptık Karanfil Sokak’ta. Çok özlemiştik sokağı. İki hafta boyunca her gün bizi dinlemeye gelen bizim yaşlarda birisinin bizi dikkatle dinleyip etrafımızda toplanan insanları da sanki cennet bahçesindeymişçesine dikkatlice seyrediyordu. Arada Orçun’un kulağına eğilip ‘‘hoca bu nedir ya adam bizi yiyecekmiş gibi dinliyor. Sadece bizi değil insanlara da acayip bakıyor. Bildiğin dünyaya gözlerini açmış bebekler gibi bakıyor her tarafa. Orçun da ‘‘Sedo Allah aşkına adam her gün geliyor 10 TL de para atıyor. Mis gibi dinliyor, ne yapacaksın, bakma o tarafa sen de santurunu çal’’ diyerek kızdı. Sesimi çıkarmadım. Yirmi gün boyunca her gün geldi ve tek kelime etmedi. Ben de bu duruma alıştım. Herhalde bir sorunu vardır diyerek görmemezlikten geldim. Yirmi birinci gün Orçun’la müzik yaptıktan sonra parayı bile bölüşmeden ‘‘Sedo annem sürpriz yapmış Van’dan gelmiş. Ben gidiyorum. Yarın görüşürüz. Akşam araşırız’’ diyerek gitti hemen. Ben santurumun kutusundaki bozuklukları çantama koyarken gizemli dinleyicimiz çantama 10 TL para attı. O sırada göz göze geldik ve merakımdan da delireceğimi bilmediğimden ötürü ‘‘dostum bir çay içelim mi?’’ diye sorunca heyecandan ‘‘Üstat ben size yemek ısmarlayayım istersen’’ deyince ben de sevinerek kabul ettim.
Sokağın az ilerisindeki Hanedan Kebap Evi’ne oturduk. Ben bir buçuk İskender söyledim. O da gülerek aynısını söyledi. Sonra üstadım ‘‘Santurunla eşsiz bir duygu yaşatıyorsun sokaktaki insanlara’’ deyince ben de “abi bana üstat deme. Adım Sedat. Sedat diyebilirsin.” Dedim.
– Benim adım da Ozan.
– O zaman isimlerimizle hitap edelim birbirimize.
Her zamanki gibi yine etrafa bakıyordu.
Sedat sen sokağı çok seviyorsun. Bunu fazlasıyla fark ettim
-Seviyorum tabii ki Ozan. Müzik yaptığım her yer benim yurdum. İnsan mesleğini bir hayat tarzı olarak yaşıyor. Benim mesleğim sokak müzisyenliği. Dolayısıyla sokağı yaşamaktan mutluyum.
-Sen santur çalarken şunu fark ettim. Tabii müzisyen olarak kulağa odaklanıyorsun. Gözden ziyade kulağa odaklanan birisin sokakta.
-Sadece santurun çıkardığı sesi duymuyorum sokakta Ozan. İnsanların fısıltılı konuşmalarını da duyuyorum. Onlar da bana altyapı oluşturuyor. Bazen ben de sıkılıyorum sokakta santur çalmaktan. Kafamı kaldırıp santur çalamadığım için yerde sadece insanların ayakkabılarına bakabiliyorum. İnan artık insanların giydiği ayakkabılardan bile onların az çok nasıl bir insan olduğunu kestirebiliyorum. Yani burada demek istediğim ekonomik durumlarını ve hayata karşı duruşlarını kestirebiliyorum. Kafamı çevirip lokantanın kalabalığına bir kez daha bakınca ‘‘bizim İskenderler biraz geç gelecek galiba. Ben sana bir şey soracağım Ozan beni yanlış anlamazsan. Sen bana gözden çok kulağa odaklanıyorsun diyorsun da sen neden hep göze odaklanıyorsun. Yirmi gündür hem bizi, hem de bizi dinleyenlere dikkatlice bakıyorsun. Bunun sebebi nedir?’’
– Annem beni uyarmıştı ‘‘bir şeye çok uzun süre bakma’’ diye.
– Nasıl yani?
– Sedat ben bir buçuk yıl öncesine kadar görme engelli birisiydim
Şaşkınlıktan aptal gibi ‘‘Nasıl yani’’
– Bildiğin kördüm işte. Sonra ameliyatla tekrardan görebildim. İşte bu yüzden bir buçuk yıl geçmesine rağmen öküzün trene baktığı gibi her şeye bakıyorum uzunca. Seni sokakta rahatsız ettiysem çok özür dilerim.
-Hayır hayır özür dilemene gerek yok. Kusuruma bakma şaşkınlığımı üzerimden atamadım.
-Sorun değil. Alıştım ben artık. Annemin yüzünü gördüğümde ağlamaya başlamıştım hemen. Renkleri ve gökyüzünü görünce ağlıyordum. Anlayacağın ilk bir ay hep ağladım.
Yıllarca bomboş ve belirsizce sınırsız bir karanlık içinde bir noktaya bakıp durmuşum. Her sese ve hareket eden her şeye dikkat kesilip onları anlamaya çalışırdım. Dokunmak isterdim her şeye. Göremediğim için diğer yetilerim gelişti. Yani şimdi kulaktan çok göze odaklanma sebebim yirmi dört boyunca kulağa odaklanmamdan ötürü. Bazen hiç uyanmamak isterdim. Çünkü rüyamda renkleri görürdüm. Santuru seninle gördüm ve senin mızraplarınla tellere dokunduğun anda bunca senedir içimde biriktirdiğim kalbimdeki sızılar içimden çıkıp rahatlatıyordu beni.

Önceki Yazı

Çocuklar Edebiyatın Neresinde?

Sonraki Yazı

Moskova’dan Sevgi̇lerle

Son Yazılar

Bir değirmendir bu dünya

Muhtârî’nin “Men be-pây-ı hod in hatâ kerdem/Tâ be-destâ renc gestem âsiyâb” (Ben kendi attığım yanlış adım