Sokak Müziği Hatıraları-2

8 dakikada okunur

En büyük ve bizim bilmediğimiz sanat, hayatı yaşamaktır.
Elinde bir leptap çantası ve son derece güzel bir takım elbisesiyle her akşam santur çalarken önümde dikilen adam “Bu sefer dostum yemek yiyelim mi?” diye sordu. Kabul ettim çünkü bu adam kim diye merak ediyordum hep.

Her gün önünden geçtiğim ve sadece bozuk paralarımı tümletmek için girdiğim restoranın sokağa bakan masasında oturup yemek siparişi verdik. Ben “Mercimek çorbası yeter bana” desem de o beni dinlemeden, “Ortaya karışık bir kebap getir, bir de bol bir çoban salata!” dedi.

Ne diyeceğimi bilemedim. “Size hocam diye hitap edebilir miyim?”

“Tabii, nasıl istersen.”

Siparişi verdikten sonra bana “Biliyor musun, senin müziğini çok seviyorum. Seni dinlemek bana huzur veriyor. Çaldıklarının kaydı da olmalı. İnsanlar dinlemeli.” dedi.

“Hocam, aslında herkes beni dinlesin diye bir derdim yok. Sokaktan geçenler dinlesin yeter. Zaten artık şehirlerde sessizlik diye bir şey kalmadı. Ben bu kadar ses içinde güzel bir ses çıkarmaya çalışıyorum santurum ile. Hem kimse de şunu çal diye istek de yapmıyor. Çalıyorum ben, günde en az üç saat, sonra da evime gidiyorum. Yemek yapıyorum, çay demliyorum, kitap okuyorum, bir şeyler yazıyorum ve tabii ki müzik dinliyorum. Böylece mutlu oluyorum. Arada dostlarım da bana misafir oluyor. Onlar da muhabbetlerini getiriyorlar gelirken.”

“Ben aslında senin bir kaleminin olduğunu anlamıştım. Doğruyu söylemek gerekirse santur çalarken çantanın yanındaki Fikret Ürgüp kitabını gördükten sonra tanışmak istedim. Ben çok severim Fikret Ürgüp’ü. Çok az insan bilir Ürgüp’ü. Güzel olan da bu. Sevdiğim yazarları ve müzisyenleri kimse tanımasın istiyorum. Günışığına çıkmayan yapıtları severek inceliyorum.”

“Ben de çok seviyorum hocam. Söylemeyi unuttum. Sahaf gezerim hep. Bir de eski eşyaların satıldığı pazarları gezerim. İşte oralarda gezerken elli kuşağı öykücülerinin kitaplarını topluyordum, o sırada Fikret Ürgüp’ün Kısa Lodos Hikâyeleri kitabını buldum. Sonra güncesini, sonra da işte toplu öykülerini basan bu kitabı.

“Peki en çok kimi seversin elli kuşağı öykücülerinden?”

“Feyyaz Kayacan ve Selçuk Baran’ı çok severim. Başka bir yazın dünyaları var. Yaşlı insanları kitaplarında anlatmaları da ayrıca bir güzellik.”

“İlginç ama güzel ben en çok Onat Kutlar’ı severim. İshak kitabı bir başyapıttır. Onları okumak bana yüzümün aynalarda göremediklerini gösteriyor.”

“Benim için de yaşanmamış hayatları yaratmak çabasında yalnız olmadığımı gösteriyor hocam. Ürgüp’ü okurken altını çizdiğim bir yer vardı. “Ne söylense kimse inanmazdı, burada yaşayanların ne biçim yaratıklar olduklarına ve yaptıklarına.” İşte ben bu yüzden okuyorum ve yazıyorum. Okurken de yazarken de başka türlü düşünüyorum. İçinde bulunduğum gerçeklikten okuyarak ve yazarak uzaklaşıyorum.

‘‘Güzel bir bakış açısı kesinlikle ama şunu da unutma yazmak, yaratmak ve almak olduğu kadar yitirmek ve vermektirdir de’’

‘‘öyle tabii hocam. Norveçli yazar Karl Ove Knausgard okurken epey düşünmüştüm. Olayların, nesnelerin ve kişilerin birbiri ardına gelip durduğu bir zaman okyanusunda yaşıyoruz, ne var ki içinde kaybolup gideceğimiz için bu sınırsız çapraşıklık ile yaşayamayız. Belirli bir düzen içinde yaşamak zorunda kalırız. Ben yazmadığım ve yaratmadığım anlarda bile bir şeyleri yitirip vermek zorunda kalıyorum. Bu yüzden beni korkutmuyor yitirmek ve vermek. Bazı burunlarından kıl aldırmayıp önümden geçen insanlar tiksinerek bana bakıyor. İçlerinde zavallıcık acınacak durumda diye geçiren de oluyor. Bazen de –ki çoğunlukla- beni takdir eden ve bozukluğunu paylaşan ve güzel sözler söyleyen insanlarla karşılaşıyorum sokakta. Yani şimdi konuyu biraz farklı yere götürdüm farkındayım ama benden eksilen ne olursa olsun buna razıyım hocam. Niyazi-i Mısri boşuna dememiş;

‘‘Bu hârâbi niceler çalıştı mamur etmeye

Bir yanın tamir ederken bir yanında oldu harab’’

Yemeklerimiz geldi. Tepside karışık kebabı görünce utancımdan bakışlarımı koyacak bir yer bulamayıp su içtim hemen. Sohbet ettik uzun uzun. Sonra da bir daha görmedim onu. Bir gün Dost Kitabevinde gezerken yeni çıkan kitaplara bakarken bir kitap gözüme çarptı. İlk sayfayı okuduğumda hemen satın aldım ve dışarı çıkınca banka oturup okumaya başladım.

İlk sayfada şöyle yazıyordu:
“Kimsenin görmediği bir hakikata, gözleri kör oluncaya kadar bakmaktan kaçınamayan bir kahramana, içimizde sakladığımız kelimeleri ölümsüzlüğe kavuşturanlara, sahici insanlara… işte onlardan birisine. Fikret Ürgüp okuyan sokak müzisyenine ithafen”

Önceki Yazı

Poe’nun mirası

Sonraki Yazı

Zanzi̇bar günlükleri

Son Yazılar

Alyoşa’dan aşk ile selam

Sanat ajandası, sanat dolu bir sayfa ile karşınızda. Bu sayımızda sanatçı Aliye Berger’in hikayesini anlatacağız. Aliye