Tanpınar’ın rüya tabirleri III

5 dakikada okunur

… “Allah’ın rüya göreni uyarmak için gönderdikleri, Allah’ın müjde vermek için gönderdikleri ve şeytanın gönderdikleri.”[1] Batı’nın determinist anlayışının kabul edeceği bir durum değildir bu. Uyku, bizim inanışımızda küçük ölümdür. “Allah uyudukları zaman insanların ruhlarını alır.” (Zümer Suresi) ayetinden de yola çıkarak uyuduğumuz zaman ruhumuzun yolculuğa tâbi olup, farklı boyutlara geçtiğine inanırız. Ve ruh, geçtiği diğer boyuttan bilgiler taşır. Yani İslami anlamda rüyanın bambaşka bir rahmani tarafı bulunmaktadır. Zaten Allah katında zaman ve mekân diye bir şey olmadığına göre, bilgi her yerden alınabilir. Rüyanın bilgi kaynağı olması da levh-i mahfuza açık olmamızdan dolayı olabilir. (Gazali, rüyayı levhte yazılı olan şeylerin insan kalbine yansıması olarak açıklar. Bkz. İhya, IV, 903) Yani bilinçdışına. Bilinçdışı kavramı ile rüyanın Batı tarafına geçmek istiyorum. Psikanalize. Özellikle Freud’a. (Jung’un, Batılı zihinden çıkıp Doğu’yu inceleyerek vardığı yer çok kıymetli.) Yazımızın merkezindeki isim olan Tanpınar’ın Freud’u sevdiğini biliyoruz. Zaten Abdullah Efendi’nin Rüyaları’na dair olarak ifade ettiği estetiğinin diğer yanını veren rüya kısmı Freudyen bakıştır. Freud, iç dünyasına inebilmek için rüyalarını kullanmıştır. Ona göre rüya, bilinçdışında gizlenen isteklerin, bilinç düzeyine çıkmış versiyonlarıdır.[2] Freud, katı bilim anlayışıyla rüyanın gelecekle olan bağlantısını, bilgi kaynağı işlevini, kişinin manevi halleriyle ilişkisini tamamen reddetmiş. Onu yalnızca bilinçdışı isteklere doyum sağlama aracı yapmıştır. Çocukluğumuzdan getirdiğimiz dürtülerimiz (cinsellik, saldırganlık) ile günümüzün kalıntıları rüyamızı şekillendirmektedir.

Tanpınar’da da rüya bu şekilde ele alınmış, Freudyen yaklaşımla tabir edilmiştir. Yani rüya konusunda Tanpınar, Batı tarafında konumlanır. Karakterlerinin, günlük problemleri rüyada açığa çıkmaktadır. Bilinçdışına ittikleri arzularla örülüdür düşleri. Abdullah Efendi’nin Rüyaları’nda hikâye boyunca vurgulanan ve Abdullah’ın kavuşamadığı susuzluk, bir metafordur. Freud’un ifade ettiği gibi simgeleştirme (su) ile bilincin uyguladığı sansür mekanizmasını devreye sokmuştur Tanpınar. (Su gerçek anlamında kullanılsaydı bu, rüyayı etki rüyası yapardı. Fakat tamamen bilinçdışı rüyası söz konusudur.) Susuzluk, erosu yani yaşama dürtüsünü imlemektedir. Bu da cinselliktir. Zaten hikâye boyunca Abdullah, aşkı arar. İstediği gibi bir kadına yani arzusuna bir türlü kavuşamaz. Bu arzu peşinden oradan oraya (randevu evleri, sokaklar, meyhane, hiç tanımadığı evler) sürüklenir, acayip olayların, doğaüstü ve korkutucu durumların içinde kalır. Hikâye sonunda, su dolu bir sürahiye ulaşsa bile onu içmesi bir çocuk tarafından engellenir. Çılgın olarak tanımladığı çocuk, Abdullah’a “Biliyorum siz bu sudan içeceksiniz… Biliyorum ki içeceksiniz fakat içirtmeyeceğim…” diyerek sürahiyi pencereden aşağı fırlatır.

 

[1] Aslı Niyazoğlu, 17. Yüzyıl İstanbul’unda Rüyalar ve Hayatlar, Doğan Egmont Yayıncılık, Mart 2020, İstanbul, s.107.

[2] Engin Geçtan, Psikanaliz ve Sonrası, Metis Yayınları, 2002, İstanbul, s. 22-23.

 

Önceki Yazı

“Doğaçlama müzik” üzerine bir deneme 1

Sonraki Yazı

İstanbul sanatımda derin izler bıraktı

Son Yazılar

Alyoşa’dan aşk ile selam

Sanat ajandası, sanat dolu bir sayfa ile karşınızda. Bu sayımızda sanatçı Aliye Berger’in hikayesini anlatacağız. Aliye