Tasavvuf müziği popüler olma derdinde değil 

//
24 dakikada okunur

“Tasavvuf Musikisi, ilahi aşkın gönüllere girmesi için tohumlar eker. Hak dostlarının, ariflerin sözleri bir kulaktan girip diğerinden çıkmaz. Bu sözler kalplere girer. Kişiyi arındırır, dönüştürür.” diyen neyzen ve tasavvuf müziği sanatçısı Ender Doğan bu müziğin belli bir kitleye hitap ettiğini ve popülerlik kaygısı olmadığını şu sözlerle anlatıyor: “‘Niye herkes dinlemiyor?’ diye şikâyet etmek yersiz. Bu işin popüler olma gibi iddiası yok. Zaten popüler kültür dediğimiz şey sizi gelenekselden uzaklaştırır. Oysa biz gelenekle birlikte yürümek istiyoruz.”

Tasavvuf musikisine gönül veren ve 35 yılı aşkın bir süredir bu alanda çalışmalarına devam eden Ender Doğan ile Litros Sanat’ın 68. sayısı için bir araya geldik. Doğan ile hem kendi müzikal kariyerini hem de İslam’daki tasavvuf felsefesine uygun olarak, eğlendirmek için değil, insanın Allah’a olan kulluğunun farkına varmasını sağlamak için yapılan tasavvuf müziği üzerine hasbihal ettik. 1970 yılında Malatya doğan Ender Doğan’ın müzik hayatı 1984’te Eyüp Musiki Derneği’nde başlıyor. Tabii bunun öncesinde de yaşadığı köyün camisinde ilahiler söylüyordu. Klâsik Türk Musikisi camiasından birçok sanatçının yetiştiği sanat ocağı olan üniversite korosunda da 5 yıl boyunca Süheyla Altmış dört hocanın rahle-i tedrisinde bulunan Doğan, hem iyi bir neyzen hem de Klâsik Türk Musikisi icra üslubunu benimsemiş iyi bir okuyucu olarak karşımızda. Yurt içinde ve dışında verdiği sayısız konser ile popüler müzik kültürü arasında kendisine özel bir yer edinen ve belli bir kitleye hitap eden tasavvuf müziğinin yoluna devam etmesinde büyük katkılar sunan usta isim, bunun bir gönül işi olduğunu söylüyor. Aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu’nda ses sanatçısı olarak da çalışan Doğan ile sohbetimizi sizler için kaleme aldık.

Neyin sesini ilk duyduğumda kalbime işledi

Sizin müzik yaşamınız ne zaman başlıyor?

Çocuklukta başlıyor. Malatya’da bir köyde doğdum ben. Ortaokula kadar burada yaşadım. Rahmetli babam din görevlisi idi. Ben de cami musikisiyle başladım aslında. Teravih namazlarında ilahiler okurdum, 7 yaşlarında… Sonra 13 yaşımdayken Gaziosmanpaşa İmam Hatip Lisesi’ni kazandım. 1983 yılıydı İstanbul’a geldim. Beni öğrencilik hayatım boyunca hocalarım hep müziğe yönlendirdi. 1984-85 yıllarında Eyüp Musiki Cemiyeti’ne başladım. Burada çok kıymetli Süheyla Altmışdört hocamın korosuna katıldım. Alaylı başladım ama daha sonra yüksek lisansımı İstanbul Teknik Üniversitesi Konservatuvar Bölümü Temel Bilimler Bölümü’nde yaptım. Asıl eğitimim sahadan geliyor, ustalardan meşk yoluyla, muhabbetle öğrendik bu işi. 

(Ender Doğan ve Merve Yılmaz Oruç)

Üniversitede sosyoloji okuyorsunuz. Neden konservatuvar tercih etmediniz?

Aslında bunu düşündüm. Ben üniversitede korosunda yer alıyordum aynı zamanda. Orada da benim müzik hayatımda çok önemli bir yer tutan Süheyla Altmış dört hocamla çalışmaya devam ettim. Ona konservatuvara gitmek istiyorum dedim. Bana zaten bu düzeyde olduğu başka bir bölüm okumamın daha doğru olacağını söylemişti. Ben de sosyolojiyi severek okudum. Mesleğimi icra ettim. Öğretmenlik yaptım. Hem devlet hem özel okullarda çalıştım. Özel okullarda müzik dersine de giriyordum. Üniversitede çalıştım. Okuduğum bölüm müziğimi besledi. Çünkü üniversite okumak hangi bölüm olursa olsun mutlaka insanın bakış açısını değiştiriyor.  

Ney çalıyorsunuz. Neden ney?

Ney ile tanışmam, 15 yaşlarında oldu. Ama ben ona çok önceden gönül vermiştim. Çocukluk hayatımda çok iyi bir radyo dinleyicisiydik. Köyümüzde elektrik yoktu bu bana göre şanstı aslında bir çocuk olarak. Ablamla TRT radyo dinlerdik. Türk Sanat Müziği’ni çok dikkatli takip ederdik. Bir ara saz semaisini ney ile icrasını dinlemiştik. O ney sesi beni çok etkilemişti. Açıkcası onun ney olduğunu da bilmiyordum o zaman. Sesi beni çok etkilemişti ve gönlümden vurmuştu. Sonradan öğrendim ki Neyzen Veli Dede’nin Hicaz Saz Semaisi’ymiş o çalan. Sonra onun ney olduğunu öğrenince hemen bir tane aldım.

Ruhların mutabık olduğu sesler vardır. Mutabık derken uyumlu olduğu demek istiyorum. Ezelden böyle yaratılmış. Güzel sese, güzel kokuya, suyun akışındaki ahengin insan mizacıyla alakası vardır. Asıl problem insanların bundan hoşlanmaması. İmam Gazali’nin şöyle bir sözü vardı; “Udun titreyen telinden, baharın çiçeklerinden ve yağmurdan sonraki toprağın kokusundan hoşlanmayan kişinin mizacı bozuktur.” Bazı seslere karşı duyarsız kalmak imkânsız. Neyin sesi de bambaşkadır. İnsan sesine en yakın sestir. Dolayısıyla insan ruhuna, kalbine aracısız hitap edebilen, etki eden kudretli bir güce sahiptir. Beni de bu nedenden çekti sanıyorum. Sonrasında hemdem olduk, arkadaşlık ettik… 

Neyi merhum hocamız Mesut Paker’den almıştım. Ondan destur alarak başladım çalmaya. Başka ustalardan eğitim aldım. Paker hocamız Neyzen Emin Dede’nin talebesiydi. Emin Dede Bahariye Mevlevihanesi’nin baş neyzeni idi. Aslında bir ney ekolünün devamı idi. Başlangıcı III. Selim’e uzanan bir kültürden bahsediyorum. Ben de bu ekolün parçası oldum. 

Bir dönem ney üretimi de yaptım. 10, 15 yıl kadar bununla uğraştım. Hatay, Antalya, Adana’dan gidip kamışlar toplar atölyemde ney imalatı yapardım. Sonra bıraktım. Başka işler yaptım. Uzun bir süre ney dersi verdim.  82 yaşında da 8 yaşında da talebem verdi. Özellikle 2000 ve 2015’li yıllarda hem ülkemizde hem de dünyada mistik müzik akımları çok güçlendi. Bu dönemde gençlerin ilgisi çoktu. Proje okullarında ney dersi veriyordum. İSMEK’lerde çok sayıda kişiye eğitim verdik. Sonra sayılar azaldı.

Yaşadığım coğrafya beni bu alana yönlendirdi

Zor bir enstrüman… 

Böyle bir hevesle yapılacak bir iş değil. Oldukça zor bir enstrüman. Özveri, kararlılık, sabır, azim, gayret ister… Bu sabrı gösteren çok insan olmuyor. Biz eğitime eylül ayında 100 kişi ile başlıyoruz haziranda 12 kişi kalıyoruz. Çok iyi yetişen, bu oldu dediğimiz sayı 25 civarındadır… Bu sayı 20-25 yıllık eğitim hayatım boyunca çıkan sayı.

Klasik müzik, tasavvuf müziği sizin ana alanınız dimi?

Aslında böyle bir ayrıma gerek yok. Çünkü Türk müziğinin temeli dergahlara dayanır. 15. ya da 16. yüzyıl bestekarlarına bakınca ekseriyeti bir mevlevi dervişi olduğunu görüyoruz. Tarih boyunca Türk müziğinin klasik anlamda en büyük bestekarları Buhûrîzâde Mustafa Itrî, İsmail Dede Efendi gibi isimlerin bir dergahla bağlantılı olduğunu görürüz. 

Sizin bu yolu seçmenizdeki etken neydi? 

İnsanın yetiştiği çevre, aldığı eğitim, irtibatta olduğu isimler ve kültürel dünyası onu şekillendiriyor. Dolayısıyla benim içinde yaşadığım dünya da beni buraya yönlendirdi. Bende gönlümde içselleştirmişim ki başka bir tarafa gitmedim.

Dini müzik terimi doğru değil

Tasavvuf müziği tanımının yanlış olduğunu bunun “dini müzik” olarak tanımlanması gerektiğini söyleyen bazı eleştiriler okumuştum. Siz buna katılır mısınız?

Dini müzik tabiri bana göre doğru değil. Böyle düşünürsen dini olmayan müzik nedir? Tasavvuf müziği daha doğru bir tanımlama. Tasavvuf müziğinde söz tarafına baktığınızda manevi dünyamızla ilgili insana mesaj veren ve onaran bir yanı var. İnsanın en temel sorunlarına, zaaflarına çare olabilecek içerikler sunar. Müzik kısmında ise zaten bizim musikimiz şifa kaynağıdır. Bu musiki hak dostlarının sözleriyle birleşince o nağmelerin tesiri kat be kat artar. 

Tasavvuf; insanı diğergam ve tevazu sahibi yapar, nefretten ve kibirden uzaklaştırır. İnsanlık tavsiyesi verir aslında. Aynı zamanda da ilahi aşkın gönüllere girmesi için tohumlar eker. Hak dostlarının, ariflerin sözleri bir kulaktan girip diğerinden çıkmaz. Bu sözler kalplere girer. Kişiyi arındırır, dönüştürür. Kelime anlamı dışında muhteva ettiği mana tamamen kişiyi iyi bir mümin yapma iddiası vardır. Musiki de yüzyıllardır bunun bir parçası. Derin bir anlamı var. 

Tasavvuf müziğini diğerlerinden ayıran da bu derin anlam ve mana o halde. Diğer müzikler gibi eğlence amacı yok dimi?  

Burada bir virgül koymak lazım aslında. Bu eğlenceyi nasıl tanımladığınıza bağlı. Neşesiz bir dindarlık yoktur. Söz konusu kalbin, gönlün eğlencesi ise bu tasavvufta var. Yine bir söz vardı, “Hakk’ı seven âşıkların eğlencesi tevhid olur, Âşk oduna yanıkların eğlencesi tevhid olur.” Sanıyorum Niyazı-i Mısri’nin bir dizesi idi. Bedene hizmet eden eğlenceyi bir kenara bırakırsak daha derin ruhun haz alması, zevk ve muhabbet duymasıyla ortaya çıkan bir eğlence daha var. Bizim müziğimiz kalbi coşturan, ruhu tırnak içinde eğlendiren bir tarafı vardır. Ayrıca insanı ağlatan, düşündüren tarafları da vardır. 

Sufilerin divanlarini okumak da çok önemli

Tasavvuf müziğinin sektördeki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Bu müziğin belli bir kitlesi var. Belki de tabiatında böyle olması icap ediyor. Dedik ya tasavvufun bir iddiası var diye bunun hitap ettiği çevrede belli. Şöyle düşünün Almanya’da sokaktaki herkes Bach ya da Mozart dinlemiyor dimi? Tasavvuf müziği de öyle işte… İnce bir ruha sahip, estetik düzeyde dini yaşamak isteyenler buna ilgi gösteriyor. Bu söylediğiniz kitlede yüzde bir bile değildir. Ama niye herkes dinlemiyor diye de şikâyet etmek yersiz. Bu işin popüler olma gibi iddiası yok. Zaten popüler kültür dediğimiz şey sizi gelenekselden uzaklaştırır. Oysa biz gelenekle birlikte yürümek istiyoruz. Ayrıca çokta azımsancak düzeyde değil. Türk Sanat Müziği’nden daha çok dinleyicisi var. Ama halk müziği kadar da yoğun bir kitle yok. Türkülerin son yıllarda popüler sanatçılar tarafından coverlanıp söylenmesi bunda etkili olabilir. Aynı şeyi ilahiler için de yapan var ama sınırlı.

Bu felsefeyi anlamak için okumakta çok önemli sanırım… Siz neler okursunuz? 

Bu topraklara nefes veren sufilerin divanları var. Bunları okumak çok önemli. Hala birçoğu baş ucumda durur. Baştan sonra bir kaç kez okumuşluğum var. Onları iyi anlamak için okumak şart. Orada yazılan şiirler, nutuklar, ilahi sözler ya da adına ne derseniz diyin bunları okuduğunuzda o seyru süluk süreciniz başlar. Rahmetli Muzaffer Ozak Efendi derdi ki, “Eğer bir kişi bu ilahileri hakkıyla okuyup, dinlese yüzde 50 derviş olurdu.” 

Repertuvarınızda kimlere yer veriyorsunuz? 

Bu yolda geleneksel tekke musikimizin önemli sanat erbapları ile beraberdim. 35 yıldır bu işin içindeyim. Önceden neye daha çok ağırlık veriyorken şimdi sahne sanatları, ses kısmı daha ağır bastı. Repertuvarımda da daha çok tasavvuf müziği eserlerine yer veriyorum. Bu topraklara Anadolu’ya sözleriyle tesir etmiş; Ahmet Kuddusi, Niyazi Mısri, Aziz Mahmud Hüdayi, Şemseddin Ahmed Sivasi, Seyid Nizamoğlu gibi birçok isim var. Bu anlamda medeniyetimiz çok zengin. Ama ben özellikle Niyazi Mısri ile Alvarlı Efe Hazretlerinin ilahilerini çok severim. Beni çok etkiler. Onları mutlaka repertuvarlarıma eklerim.  

Bu müziğin geleceğine yönelik kaygınız var mı?

Kaybolmayacaktır. Ancak bugünden daha dinlenir de olmayacaktır. Kendi yolu ve kitlesi var o şekilde devam edecektir. Ama bu müziğin kitlesini göz önünde bulundurup onların beklentilerini de hesaba katmak suretiyle bu alana en azından TRT yayınlarında daha fazla yer verilmesi gerektiğini düşünüyorum. 

Dijitalleşme nasıl etkiledi peki? 

Aslında diğer müzik türlerini nasıl etkilediyse tasavvuf müziğini de aynı şekilde etkiledi. Dijitalleşme toplumun her kesiminde var. Yeni bir sunum şekli ve mecra oluştu. Orayı da yakalamaya çalışıyoruz. Bu da bu zamanın bir dili ve aracı onu kullanmak lazım.

İrfan Türküleri’nin dördüncü serisi geliyor

Bu ara neler yapıyorsunuz?

15, 16 eserin yer alacağı İrfan Türküleri’nin dördüncü serisi geliyor. Büyük oranda bitirdik çalışmaları. Onun dışında radyo programım devam ediyor. Başakşehir Belediyesi bünyesinde Tasavvuf Müziği Koromuz var. 3 yıldır çalışıyoruz. 40 kişilik bir koro bu. Yaş ortalaması 30 diyebiliriz. Buraya toplumun her alanından insanlar geliyor. Marangozu da var doktoru da… Yine Cumhurbaşkanlığı Klasik Müzik Korosu ile her ay konserimiz var. Ayrıca koro içinden belli bir grupla temalar üzerinden konserler veriyoruz. Benim bireysel olarak da bu ay Konya’da Şeb-i Aruz kutlamalarında konserim olacak. 

Modern müziğin ben de karşılığı yok

Peki günlük hayatta neler dinlemeye seversiniz? 

Daha çok kadim, geleneksel müzikleri dinlerim. Türk Cumhuriyetleri’nden Azerbaycan, Özbekistan’da icra edilen geleneksel türler var. Dünya çapında sesler barındıyor bu coğrafya. Yine aynı şekilde Farisi dünyasından İran’dan sesler dinlerim, gırtlakları çok güzel. Arap musikisinin özellikle de Halep’te doğup büyüyen müzik türleri var. Endülüs Müziği de çok kıymetli… Bunlar dışında modern çizgide bir şey dinlemiyorum. Bu müziğin ben de bir karşılığı yok. 

Yuvadan sesler korosuyuz 

Çocuklarınız da müziğin içinde. Birlikte neler yapıyorsunuz?

Üç tane kızım var. Biri üniversitede psikoloji okuyor, kanun çalıyor. Diğer kızım Yıldız Teknik Üniversitesi Sahne Sanatları’nda okuyor. O da ud çalıyor. En küçük kızım yeni liseye başladı klasik kemençe çalıyor. Evde Yuvadan Sesler Korosu kurup eserler söylüyoruz. Onlarla beraber ney çalıyorum. Hem saz eserler çalıyoruz hem de söylüyoruz. Beraber TV ekranında ve radyoda programlar yaptık. Konserler de verdik. Onların müzikle uğraşması benim hoşuma gidiyor. Şuna değinmek istiyorum. Bizim yaptığımız bir hata var ebeveynler olarak. Çocuklarımızı bilgi bombardımanına tabi tutmak suretiyle aklını, zihnini çok meşgul ediyoruz. Bu durumda duygu eğitimimiz hep eksik kalıyor. Duygu eğitimine ihtiyacımız var ve bu alanda müzik önemli bir yer tutuyor.  

Önceki Yazı

Türk sinemasının güçlü bir lobisi olmalı

Sonraki Yazı

Sultanbeyli’nin metropole öğrettiği

Son Yazılar

Yapay Sherlock Holmes

IQ’sunun 190 olduğu tahmin edilen Sherlock Holmes şimdiye kadar yazılmış en zeki karakterlerden biridir. Yazar Sir

Doğu’da masalsı aşklar bitmez

Gazeteci Yazar Samet Doğan’ın üçüncü romanı “Beni Yemen’de İtalyana Benzetirler” Ketebe Yayınları’ndan çıktı. İçinde aşkı, arkadaşlığı