Tasavvuf ve edebiyat

18 dakikada okunur

Türk kültürünün yüzyıllar içinde ayrılmaz bir parçası haline gelen tasavvuf; Türk’ün tarihini, siyasetini, aktüel yaşamını ve itikadî durumunu da temelden etkilemiştir. Osmanlı’nın olağanüstü hızlı ilerlemeler kat ettiği ilk dönemlerine dönüp bir baktığımızda tekkelerin ve tasavvufi zümrelerin Batı Anadolu ve Balkanlar’da stratejik önem ne denli haiz olduğunu anlamak için Ömer Lütfi Barkan’ın Ötüken Neşriyat’tan çıkan “İstilâ Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri & Nüfus ve İskân Meselelerine Dair Toplu Çalışmalar” adlı eserine bakılabilir. Tarihte bilinen ilk büyük Türk mutasavvıfı unvanını taşıyan Pîr-i Türkistan Hâce Ahmed Yesevi’nin “Dîvân-ı Hikmet” eseri (Dîvân-ı Hikmet, Çevirmen: Dr. Hayati Bice, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları), söylediği “hikmet” adlı şiirleri bir araya getiren Türk tasavvuf edebiyatının bilinen en eski örneklerini içermesi yönüyle önem arz eder. 13. yüzyılın son yarısı ve 14. yüzyılın başlarında yaşamış bir derviş olan Yunus Emre, Anadolu’da Türkçe şiirin öncüsü sayılır. Günümüze kadar ulaşan “Dîvân” ve “Risâletü’n-Nushiyye” kitaplarında yer alan ve her Türk’ün en az birkaçını bildiği ilahi, nefes ve nutukları hem Türkçemize hem musikimize hem de edebiyatımıza ve kültür insanlarımızın sanat ve düşünce dünyalarına ciddi tesir etmiştir. Türkçe aynı zamanda Yunus dilidir. Yani dilimizi bir mutasavvıf yoğurmuştur diyebiliriz. Eşrefoğlu Rumi, Hacı Bektaş-ı Veli, Şeyh Galib ve Nesimi sayısız mutasavvıf şairlerimizden yalnızca birkaçı. Ulusumuz, İslamlaştıktan sonra Türkçe ile kaleme aldığı ilk eserler de dâhil olmak üzere günümüze kadar kültür dünyasına tasavvuf temalı sayısız eser kazandırması yönüyle iftihara layıktır. Türk edebiyatı, çok farklı ekol ve meşrebin etkisini ihtiva eden sayısız telif eserle birlikte tasavvuf araştırmaları ve tenkidî eserler yönüyle de zengin bir yazına sahiptir. Meşrutiyet’ten günümüze kadar gelen süreçte Rıza Tevfik Bölükbaşı, Fuad Köprülü, Abdülbaki Gölpınarlı, Ahmet Yaşar Ocak, Süleyman Uludağ ve Mustafa Kara gibi çok sayıda araştırmacı ve edebiyatçı yazarların tasavvuf ve tasavvuf-edebiyat ilişkisine dair eserleri mevcuttur. Birkaçını sizler için derledim. Ramazan ikliminin tüm dünyaya hâkim olduğu şu günlerde okumanızı ya da tekrar okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar dilerim.

Önerdiklerim

Dört Kapı Kırk Eşik / Süleyman Uludağ / Dergâh Yayınları

Zahit, mutasavvıf, mürit, derviş, sûfî, abdal, şeyh, mürşit, kutup, melâmi, ehli tarikat, sultan, çelebi, dede, pîr, baba, hurufî, veli, bektaşî, ahi, rind, kalender, evliya, ârif, meczup, âşık, mecnun… gibi hem tasavvuf kitaplarında hem de edebiyat başta olmak üzere İslâm kültür alanlarının hemen hepsinde rastladığımız tipler İslâm tasavvufu ve tarikat kültürünün ortaya çıkardığı büyük bir zenginliğin ve derinliğin işaretleridir. Süleyman Uludağ’ın elinizdeki eseri, hangi ad altında ortaya çıkmış olursa olsun ve hangi nitelikte bulunursa bulunsun; uzun tarih boyunca Müslüman toplumlarda ortaya çıkan başlıca tasavvufî hareketleri ve bunların tiplerini tasvir etmek, değerlendirmek maksadıyla kaleme alınmıştır. Bu yönüyle tasavvuf ve edebiyat başta olmak üzere İslâm ilimleri, kültürü ve sanatlarıyla ilgilenecek herkesin müstağni kalamayacağı özelliklere sahiptir.

Osmanlı Sufiliğine Bakışlar / Ahmet Yaşar Ocak / Timaş Yayınları

Alanında otorite olarak kabul edilen Ahmet Yaşar Ocak bu kitabında yer alan makaleleriyle projeksiyonunu Osmanlı dönemindeki tasavvufî figürlere ve Osmanlı tarihinde önemli bir yer tutan sufî zümrelere çeviriyor. Bu kitapta serinin ilk kitabı olan “Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası”ndaki genel perspektif çerçevesinden daha özele inen makaleler var. Selçuklu döneminde Balkanlar’da önemli bir Türkmen kolonizasyon hareketine öncülük etmiş olup, buralarda İslam’ın yayılmasında ciddi bir payı bulunan Sarı Saltık, 16. yüzyılda Osmanlı merkezî yönetimiyle ciddî ideolojik problemler yaşayan Melâmî hareketinin temsilcilerinden Bünyamin-i Ayâşî ve İsmail Ma‘şukî gibi isimler bu makalelerin konularından bazıları. Kitapta Fuat Köprülü’nün Ahmed-i Yesevî ve Yesevîlik’le ilgili çalışmalarından bu yana geçen zaman içinde, bu konunun yeniden akademik tarihçiliğin ilgi alanına girdiğini gösteren yeni tartışmaları, Türkiye tarihinde siyasal iktidar ve sufi çevre ilişkilerini sentetik bir yaklaşımla değerlendiren makaleler de var.

Din, Hayat, Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler / Mustafa Kara / Dergâh Yayınları

Dergâh, âsitane, ribat, zâviye, hankah gibi isimlerle de anılan tekkeler, tasavvuf hareketinin müesseseleri olarak ele alınmalıdır. Diğer İslâmî ilimlere göre medrese ne ise tasavvufa göre tekke de odur. Son iki asırdır tasavvuf kadar tekkeler de çoğunlukla menfi olarak değerlendirilmiş, İslâm dünyasını gerileten geçerliliğini kaybetmeye başlamıştır. Afrika ve Asya’da olduğu gibi Avrupa’da da İslâmiyet’in tasavvuf ve tekkeler vasıtasıyla yayılmaya başlaması ve hız kazanması bu zihniyeti değiştiren en mühim sebepler arasındadır. Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, tekkeyi bir müessese olarak ele alan ve bütün münesebet sahalarıyla ilgisini tesbit etmeye çalışan Türkçe ilk eserdir. Tanzimat sonrasından başlayıp Cumhuriyetin kuruluşuna kadar gelen tekke aleyhindeki görüşlerin tarihî seyrini de bu eserde bulmak mümkündür.

Türkiye’de Tarikatlar / Semih Ceyhan / İSAM Yayınları

Bir başvuru eseri mahiyetinde tasarlanan elinizdeki kitap, Türkiye’de tarikatlar tarihi alanında ciddi düzeye ulaşan ilmî bilgi birikiminin telif makaleler yoluyla bir araya getirildiği ilk akademik derleme eserdir. Türkiye tarihinde önemli izler bırakmış tasavvuf ekollerini tarihsel ve kültürel sürekliliği içerisinde muhtelif yönleriyle tanıtmayı, tarikatların geçmişten günümüze seyrini gözler önüne sermeyi amaçlayan çalışma, iki temel kısımdan meydana gelmektedir. Birinci kısmı oluşturan çerçeve yazılarda tarikat ve tekke kavramları, Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiyesi’nde tarikatların tarihi ve kültürel panaroması ana hatlarıyla ele alınmıştır. İkinci kısmın makaleleri ise Türkiye’de yaygınlık kazanan on dört ana tarikatı (Vefâiyye, Kadiriyye, Sa‘diyye, Rifâiyye, Ekberiyye, Şâzeliyye, Bektaşiyye, Mevleviyye, Bedeviyye, Nakşibendiyye, Halvetiyye, Bayramiyye, Zeyniyye, Celvetiyye) çeşitli alt kollarıyla birlikte konu edinmektedir.

Yeni Çıkanlar

Sarışın Eckbert / Johann Ludwig Tieck / Ketebe Yayınevi

1924’ün bir Eylül gecesi, Walter Benjamin ile Ernest Bloch arasında şafağa kadar süren ateşli bir tartışma yaşanır. Tartışmanın çıkış noktası Ludwig Tieck’in anı, unutma ve suçluluk duygusunu kapsayan bir “takımyıldız” içinde doğrudan dejavu konusuna dokunan, 1797 tarihli Sarışın Eckbert adlı kafa karıştırıcı öyküsüdür. Tieck’in öyküsü Bloch’a göre “dejavunun özellikle saydam bir durumunu gösterirken, Benjamin ondan, tersine, unutulmuş bir arzunun bağlı olduğu unutulma kavramının locus classicus’u olarak söz eder.” Alman edebiyatında Kunstmärchen (sanat masalı) anlatımını başlatan Ludwig Tieck’in bunun ilk örneğini verdiği; gerçeklik ile fanteziyi, hakikat ile olasılığı birleştirmeye, hayatı şiirsel bir yolla şekillendirmeye ve doğanın özüne dönmeye çalıştığı öyküsünü, Bloch’un bu eserden yola çıkarak kaleme aldığı “Dejavunun İmgeleri” yazısıyla birlikte sunuyoruz.

Derde Deva Randevu No:4 / Murat Menteş / Alfa Yayınları

Dünyadan ve memleketimizden tam 11 üstat! İlk iki kitabı büyük beğeni toplayan Derde Deva Randevu, bir nevi edebiyat ve felsefe ansiklopedisi… Enteresan bir antoloji… Serinin bu 4. kitabında 11 yazar yer alıyor: Diogenes, İbn Haldun, Jane Austen, Tolstoy, Ahmet Rasim, Einstein, Hermann Hesse, Âşık Veysel, Marguerite Duras, Cemil Meriç, Tezer Özlü… Söyleşi formatında düzenlenen kitapta, Murat Menteş’in sorularına cevaplar yazarların eserlerinden geliyor. Hakan Karataş’ın yetkin çizgileri, her bir söyleşiyi, belgesel bir öyküye dönüştürüyor. Seriyi okumaya dilediğiniz kitaptan, hatta sayfadan başlayabilirsiniz. Zira her bölümde ayrı bir yazarla buluşuluyor, konuşuluyor. Zamanda yolculuk hissi yaşatan, okurun yazarlarla dostane yakınlık kurmasını sağlayan bu benzersiz kitapta siz de sorularınıza cevaplar bulacaksınız.

Dedektif Hanşiçi’nin Tuhaf Vaka Defteri / Kido Okamoto / İthaki Yayınları

Japon dedektiflik hikâyelerinin öncüsü olarak bilinen Kido Okamoto 1917 yılında kendisine büyük ün kazandıracak Dedektif Hanşici karakterini yaratarak aynı zamanda Japon edebiyatında yeni bir türün –tarihsel polisiyenin– de temellerini attı. Japon edebiyatının Sherlock Holmes’u olarak da bilinen Dedektif Hanşici karakteri, büyük bir başarı kazandı ve yirmi yıl boyunca ilgi gören bir seri olarak devam etti. Bir kasabayı ele geçiren kediler, ortadan kaybolan insanlar ve çözülmesi güç cinayetler… Dedektif Hanşici ilginç ayrıntılarla süslenmiş pek çok girift, sıra dışı ve gizemli olayı daha çok içgüdülerine, deneyimlerine ve hatta bazen de şansına güvenerek çözer. Olayları çözerken, yazıldığı dönem olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki dönemin perspektifinden feodal Japonya’daki hayatı da yer yer mizah unsurlarını kullanarak irdeler.

Bir Mutasavvıf Gözüyle Nasreddin Hoca / Nahit Sertdemir / Ensar Neşriyat

Akrabalık terminolojilerindeki değişimlerin incelen­mesi, dilin sosyo-ekonomik ve kültürel yapılarla olan etkileşimini anlamak için önemlidir. Akrabalık terminolojisi, bir toplumun sosyal yapısını, kültürel değerlerini ve tarihsel gelişimini yansıtır. Modern araştırmalar, bu terminolojilerin yalnızca sosyal yapılarla değil, aynı zamanda ekonomik, siyasi ve kültürel faktörlerle de sıkı bir ilişki içinde olduğunu göstermiştir. Coğrafî olarak Asya’dan Avrupa’ya, kronolojik olarak yüzlerce yıla yayılmış Türk dillerindeki akrabalık terimleri, Türkçenin ve Türk kültürünün birleştirici kültürel mirasını okumak için kuvvetli bir araçtır. Türk akrabalık terminolojileri, içinde bulundukları kültürel coğrafyanın etkilerini yansıtır ve sosyo-ekonomik değişikliklere rağmen geleneksel özelliklerini büyük ölçüde koruyarak göçebe yaşamın izlerini taşımaya devam etmiştir. Bu bağlamda, akrabalık terminolojisinin değişimi, sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yapılarla ilişkili olsa da bu yapılarla eş zamanlı değişmediğini ve aralarında gecikmeli bir ilişki olduğunu söylemek mümkündür.

Önceki Yazı

“Cümle Aya Sultan Olan / Oruç Ayı Geldi Yine”

Sonraki Yazı

Mürekkep geçmez şiirlerin hikâyesi

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde