Tereddütün müziğini yapar Philip Glass 

/
14 dakikada okunur

“Müzisyen olmaya hiçbir zaman karar vermedim, sadece önümdeki tek seçenek olan yolu izledim.” / Philip Glass

Dünya edebiyatına baktığımız zaman en az türde yazılan kitapların müzik kitapları olduğunu görürüz. Dünyanın neresine giderseniz gidin herhangi bir kitabevine girdiğinizde, müzik kitaplarının sanat bölümünde yer alan küçücük bir rafta olduğunu görürsünüz. Bu durum maalesef Türkiye’de de aynıdır. Bu yüzden müzisyenliğimin yanı sıra müzik kitapları yazmaya gayret ediyorum. Türkiye’de müzik hakkında kitaplar yazan müzisyen ve bestecilerin sayısının artmasını çok isterim. 

Geçtiğimiz ay, Philip Glass’ın dört yıl önce okuduğum “Müziksiz Sözler” adlı kitabını yeniden okudum. 2015 yılında Berlin’de abimle birlikte müzik mağazalarını tek tek dolaşıp Philip Glass’ın hem kendi albümlerini hem de Philip Glass bestelerini çalmış müzisyenlerin albümlerini satın aldığım zamanları hatırlamam, bu kitabı tekrar okumama vesile oldu. 

Hayranlık duyduğum bir müzisyenin otobiyografisini bir kez daha okumak kendisine duyduğum hayranlığı büyüttü. Hermann Hesse’nin şöyle bir cümlesi var: “O artık piyano çalmak değil, piyanonun kendisi olmak istiyordu.” Gerçekten de Philip Glass’ın ruhu ve bedeni müziğe dönüşmüş gibiydi. Onu dinlerken bunu hissediyordum. Kim bilir belki de Hermann Hesse Philip Glass gibi müzisyenler için söylemişti bu cümleyi. Amerika’da minimalist müziğin kurucusu sayılan ve 20. yüzyılın en önemli bestecilerinden birisi olan Glass’ın kitabından yola çıkarak Glass’ı anlatmaya çalışacağım.

Ruhu ve bedeni müzik

 Philip Glass, 1937’de Amerika’da, Baltimore’da dünyaya gelir. Babası plak satışı yapan bir müzik dükkânı işletir. Glass, çocukken bu dükkânda ablasıyla birlikte babasına yardım eder. O zamanlarda da sıkı bir dinleyicidir küçük Glass. Bir gün babasından habersiz çok sayıda Schönberg plağını topluca sipariş eder. Babası bu duruma kızar ama Glass inat eder ve dükkâna gelen, daha önce hiç Schönberg dinlememiş müşterileri ikna edip Schönberg plaklarının hepsini satmayı başarır. Böylece henüz küçük bir çocukken satış konusunda da yetenekli olduğunu gösterir.  

Annesi öğretmendir ve Amerika’daki feminist hareketin ilk üyelerinden birisidir. Glass, ağabeyi piyano dersi alırken onu dikkatlice izler ve ders sonrası piyanonun başına oturup çalmaya başlayınca ağabeyi ona çok kızar. Kızmasının sebebi de küçük kardeşinin ondan yetenekli olmasıdır. On yaşında flüt çalmaya başlayan Glass, 15 yaşında ilk bestelerini yapar. Chicago Üniversitesi’nde matematik ve felsefe okuduktan sonra New York’ta Juilliard Müzik okuluna gider ve 1962 yılında buradan mezun olur. 

Besteciliğinin ilk dönemlerinde Schönberg’in 12 müziği tekniğiyle besteler yapsa da sonraki süreçte bu tekniği kullanmayı bırakır. 1950’lerin başlarında Avrupa’da da Amerika’da da modern müziğin yolu Schönberg’in 12 ton müziğinden geçiyordu. Philip Glass, Avrupa’daki 12 ton müziği ile şaşırtıcı armoniler ve rutin armonik terkipler kullanamadığından bu metodu terk eder. Diğer bestecilerden farklı bir teknik kullanarak besteler yapar. Bunun en güzel örneği, “12 Bölümde Müzik” adı çalışmasındaki bazı bölümlerde diyatonik (yedi nota)  ile kromatiği (on iki notalı gam) birleştirip beste yapmasıdır. 

Müzik dilini arayarak geçen on yıl

İki yıllığına bulduğu bir burs programı sayesinde Paris’e taşınan Glass, Paris’e gidiş sebebinin dünyanın en önemli orkestra şeflerinden ve kompozisyon ustalarından biri olan Nadia Boulenger’den müzik eğitimi almak olduğunu belirtir. 1960’lı yılların sonunda Fransa’daki arkadaşları Glass’ın müziğini çok saçma bulurlar. Hatta Hintli müzisyen Ravi Shanker ile konser verdiği sırada sahneye atlayan bir dinleyici Glass’ın piyanosuna ve kendisine tekme atmaya çalışır. Bu davranışını, Glass’ın müziğinin çok kötü olmasına bağlar dinleyici. O dönemde yaptığı müziği çok az sayıda insan anlar. Fransa’dan sonraki sürecini kendi deyimiyle on yıl boyunca kendi müzik dilini inşa etmeye çalışarak geçirir.  Annesi onu ilk defa canlı dinlemeye gittiğinde yalnızca altı dinleyici olduğunu görüp hüzünlenir. Zaten en başından beri Glass’ın müzisyen olmasını istememiştir. Ama sonra 1976’da “Einstein Kumsalda” adlı dinletisinde 4000 kişinin Glass’ı Metropolitan Operası’nda dinlemeye geldiğini görür ve çok duygulanır. 

Beste yaptığı ilk zamanlar Bud Powell, Thelonious Monk, Red Garland, Jackie Mclean, John Coltrane, Charles Ives gibi bestecilerden etkilenen Glass, sonrasında Hint müziğine merak salar. Hint sitarı ustası Ravi Shanker ve tabla sanatçısı Alla Rakha ile Hint Müziği çalışır. “Passages” albümünü birlikte kaydederler. Gambialı koro sanatçısı Foday Musa ile de çalışır. Birlikte konserler ve kayıtlar yaparlar. Glass, özellikle Charles Ives ve Karlheinz Stockhausen gibi bestecilerden çok etkilenir. Ayrıca kendi deyimiyle yeni müzik türlerine aşinalık kazandıran Harry Partch, John Cage, Conlon Nancarrow, Morton Feldman gibi bestecilerin kendi müziğini yaratmasında çok etkili isimler olduğunu belirtir. En son çalıştığı müzik türü olan senfoni içinde Bruckner ve Mahler gibi büyük bestecilerin senfonilerinden çok etkilendiğini belirtir.

Glass’ın beni en çok etkileyen yanlarından biri, onun müzik yapmaktan, bunun için çabalamaktan asla vazgeçmemesi, pes etmemesidir.  İlk maaşlı işini, kamyonculuk yaparak kazanır. Gerçek anlamda müzik aracılığıyla para kazanmaya 40’lı yaşlarında başlar. Uzunca bir süre taksi şoförlüğü yapar, bakması gereken iki çocuğu vardır çünkü. Taksi şoförlüğü yaparken arabasına Salvador Dali’yi müşteri olarak aldığına da yer verir kitapta. Sadece taksicilikle iş bitmez. İmâlathânede çalışır, tesisat işleri ve nakliyecilik yapar. Asla pes etmez ekonomik sebeplerden ötürü. Farklı farklı işlerde çalışmaya devam ederken beste yapmaya da hep devam eder. 

Çok yönlü bir müzisyen olan Philip Glass, tiyatroya ve resme ilgisini müzikle bağlantı kurarak anlatır. Resimdeki görünmeyen müziği görür. Morris Louis, Kenneth Noland, Robert Rauschenberg, Mark Rothko gibi ressamlardan etkilenir. Saul Bellow, Nelson Algren ve Hermann Hesse gibi yazarların kitaplarını okur ve onlardan feyz alır. Nobel Edebiyat Ödülü almış Doris Lessing’in “Gezegen 8” adlı metnini operaya uyarlar. 

Kısa süreliğine yaşadığı Londra’da Samuel Beckett’in “Godot’yu Beklerken” oyunun sahnelendiği tiyatroya gider. O zamanlar Beckett’in tanınan biri olmadığını söyler. On yıl sonra da Beckett’in oyunları için müzik yapar. Hayranlık duyduğu dünyaca ünlü tiyatro yönetmeni Peter Brook ile Paris’te tanışır ve sohbetler eder. Konçertolar, tiyatro oyunları, senfoniler, operalar, kontropuanlar, etütler yazar. Otuzdan fazla sinema filmine müzik yapar. 

Kitabı okurken İstanbul kısmını görünce heyecanlanmıştım. Glass, 1965 ve 1966 kışında eşi Joanne ile Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Mali ve Tibet’e kadar gider. İstanbul’da Sultan Ahmet Camii’nden ve Topkapı Müzesi’nden çok etkilenen Glass, İstanbul’da bir vejetaryenin hayallerini süsleyecek türde nefis yemekler tattığını dile getirir. İstanbul’u “Asyalıların Avrupa, Avrupalıların Asya şehri dedikleri yer” diye tanımlar. 

Glass, yaptığı çalışmalarla Batı klasik müziği üslubuna kendi özgün dilini de eklediğini başarılı bir şekilde gösterir. Glass, müzik konusunda gerekli teknik müzikal becerilere sahip olmak için epey çalışır, yani icra ettiği sazları önce teknik anlamda profesyonel olarak çalar, sonra minimalist besteler yapmaya yönelir. Bir müzik eleştirmeni Glass’ın müziği için, “Bir do majör akoru al habire çal dur. İşte Philip Glass yaptığı müzik” der. Halbuki Glass, kendi müziğinde bunlardan kaçar. Glass’ın müziği, emin olamadan, tereddütle dinlediğimiz bir müziktir. Başka bir deyişle, hep aynı melodiyi duyduğumuzu zannederiz, ama duyduğumuz aynı melodi, aynı notalar değildir. Glass’ın müziğini güzelleştiren bu zaten. Glass müzik için şöyle der: “Müzik benim için her zaman bir şecere meselesi olmuştur. Ama şecere her şeydir. İcat edilir ve geleceğe dönüşür. Ama şecere her şeydir.” 

 

Önceki Yazı

Türk müziğinin dervişanı: Cem Karaca

Sonraki Yazı

Sessizlik olarak görünen şey

Son Yazılar

Onun mirası tebessümü ve dostluğuydu

Şehit Mustafa Cambaz anlatılırken tebessümünden, kediseverliğinden, fotoğrafçılığından ve mücadelesinden bahsediliyor. Onun mücadelesi doğduğu andan başlıyor 15

Yazının nabzı vardır

Yazar Zeki Bulduk: “Yazı, yaşamaktan daha sahici geliyor bana. Yazıyı pek değiştiremeyiz ama anıları bile farklı