Toprağın haziran manifestosu

8 dakikada okunur

Betonlar arasında yaşadığımız doğru. Mahallenin geçmişini bilen yaşlılar rahmeti rahmana kavuşunca hafızamızı da kaybettik. Bir zamanlar bu güzel İstanbul semtinde çam ormanları olduğunu, tilkilerin, sincapların dolaştığını duymuştum. Taşındığımızda ise apartmanlardan göz gözü görmüyordu. Neyse ki kedilere, köpeklere, kirpilere, camları tıklayan martılara, kumrulara düşmanlık besleyen çok az insan var buralarda. Geçen akşam metrodan çıkıp evin yokuşunu tırmanırken son bitkiler ve ağaçlar bir başka göründü gözüme. Hayıflanmalar olanı da setrediyor ne yazık ki.

Dut. Geçtiğim sokakta birden yerlere eğilmiş olarak gördüm onu. Bir evin bahçesinin dışında, kamu alanında olduğu için ağacın alçak dallarından kurtlar kuşlar misali birkaç tane yedim. Pazarlardan alınıp yenecek değil illa dalından toplanacak bir nimet. Otuz yıldır tanıyorum onu, ahbabımdır aslında, gölgesine parkeden arabaların üstünü yine donatmış beyaz mor lezzet küpleriyle. Sokaklar basılıp ezilmiş dut enstalasyonu. Kınayanlardan korkmadan biri bez serip silkelese, gelip geçenlere de vererek çocuklarına götürse keşke.

Yasemin. Parktaki akasyalar eşsiz kokularıyla var olduklarını kalbimize iyice öğrettikten sonra hızla geçip gidince, yaseminler sökün etti. Azıcık su ve güneşle bahçe duvarlarını, demirden girişleri, kapıları delirmiş gibi sarıp sarmaladıklarında kadınların sevinçle karışık küçümsemeleri nüksetti. “Ay bunlar ne kadar arsız.” Sevdiğimiz çiçekler nazlı olacak, yıllarca açmayacak, ne yapmalı diye bizi hergün endişelere salacak. Cömert çiçeklere “arsız” derler önerirken. Ceylan gözü, sardunya, akşam safası da bu cümleden. Yasemin insanları baştan ayağa yıkıyor, aklıyor, onarıyor, gözyaşlarımızı silip bizi güldürüyor. Ama nafile.

Yenidünya. Sadece bizim apartmanın bir damla toprağından fışkırıyor bu ağaç sanıyordum. Meğer ne çok varmış, bütün sokaklarda selama durmuşlar. Çiçekler dökülmüş, meyveler çıkmış bile ortaya. Nisan boyunca o tuhaf güzellik geliyor yine demiştik. Yemyeşil sert ve damarlı yaprakların arasından lamba gibi parıldayan yenidünyalar olgunlaşmış bile. Gençlerin, çocukların, apartmanların duvarlarına tırmanarak biraz da hoyratça meyveleri toplayıp yeme zamanı yaklaştı. Kaderi benzemesin, Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı ile ilişkisi sadece isim benzerliği. Yoksa çok eski bir ağaç kendisi.

Nar. Hemen zakkumun sırasında. Hanımelinin üzerine gönüllü hamisi gibi eğilmiş, güllerin bitişik nizam yanı başında. Onu bebekliğinden beri tanıyorum. Daha ilk yıllarda çırpı bacaklarının üstünde güçlükle dururken de meyve saçardı. Kendi imkanlarını ve yoksunluklarını bilen, yazı da kışı da layıkıyla atlatabilen biri. Betonların arasındaki küçücük toprak alanda neler yapabileceğinin şuurunda, elinden gelenin en iyisini yapmaya yazgılı. Nar ve ney. Nar ve ateş. Bu günlerde danelerinin olgunlaşması için ateşten gömleği giydi.

Nisanda önce hanımeli, sonra mor salkımlar, sonra daha nadir görülen leylaklar girmişti hayatımıza. Gizemli bir havayla erguvanlar açtı biz de buralardayız diyerek. Cemal Süreya’nın mısralarındaki gibi ortalık. “Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde/Bir yanlışı düzeltircesine açmış.” Martın ortalarında tomurcuğa duran ağaçların çiçeklerin haziranda işi iyice çiçeğe ve meyveye vurması.

Ak Kavak. Köşedeki bakkalın yanından göklere yükselirken ıhlamur dolanmış dallarına. Hiç farkına varmamışız şehrin ortasındaki kavağın. Ihlamur parkın kenarında da her yıl çiçeklerle donanıyor. Bu sene de İstanbul’un kendinden menkul gayrı resmî ıhlamur bayramı var. Artık yerlere altın tozu olarak dökülmeye başlarlar. Belediyeler küçük poşetlere koyup beşer onar liraya sebil olarak satsalar, onlara gelir bize de şifa olur.

Kiraz ağaçlarına rastladım alıcı gözle gezince. Onlar da perişan. Alt dallar toplansa da üst dalların kurumuş meyveleri yerlere dökülmüş şu ekonomik krizde. Bir de begonviller sarmış etrafı daha önce görmemişim aklım nerelerdeyse.

Asil ve bilge zeytin ağaçları var kaldırımlarda. Metruk bir otoparkın demir çitlerine dolanmış harika asmalara ne demeli. Mezbeleliğin ortasında yemyeşil parıldıyor üzüm salkımları. Bu sene ilk kez kayısı gördüm. Kuaföre inen yolda bir apartmanın bahçesinden yola taşmış. Ortancaları anmasak olmaz. Beton âleminin kalan bir avuç toprağında pembe mor mavi tam bir renk gösterisi. Alenen dile gelip konuşuyor hatta haykırıyorlar.

Karşı apartmanın çatısında üç yavru martıyı gözlüyorum aylardır. Ne kadar uzun talimler gerekiyor uçmak için. Kanatların çıkışı büyümesi ilahi bir oluş. Durun şimdi, yerinde kök salan ağaçlardan çiçeklerden söz ederken birden kanatlara geçip üzmeyelim onları. Siz kuşlar bambaşka bir alemsiniz çünkü.

Önceki Yazı

Cuma’nın tüfeği

Sonraki Yazı

“Severim her güzeli senden eserdir diyerek”

Son Yazılar

Mevlânâ ve Mesnevî

Mevlânâ Celâleddin-i Rumi 13. yüzyılda Anadolu’da yaşamış ve Türk tasavvuf tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olarak

Tam gaz izlemeye devam!

Dijital ekranda; Netflix yapımı Oscar adaylı Noah Baumbach imzalı “Beyaz Gürültü”, sosyal medyada izlemeyenin dövüldüğü Mubi’de