Tuhaf olanı bulmak

10 dakikada okunur

Mit, kutsal bir öyküyü, bir gerçekliğin nasıl yaşama geçtiğini anlatır, diyor Mircea Eliade. Mit kavramını realiteden önce, bir zamanlar dünyada yaşanan gerçeklik ve kadim düzeni anlatmak için kullanıyoruz. Murat k. Murat’ın öyküsünde hem mitsel ögeleri gerçeklikle harmanlayan bir dil hem de destansı bir anlatım mevcut. Öncelikle ikinci kitabı Tuhaf Olan Onlar’ı tebrik ediyorum. Bir gün bir şair hanımefendi edebiyat ortamına ilginç bir cümle ile düşerek öykücülerde zeka parıltısı görmüyorum, demişti. O günden beri düşünüyorum. Elbette türler arası kıyas mümkün değil ama türün kendi içine baktığımızda tam da al oku bakalım zeka parıltısı gör, diyeceğim bir kitap oldu. 

Gerçeğe yaslanan ama aynı zamanda kurguyu aksatmayan hikayeleri var. Mesela “Ne Yazı Ne Tura” öyküsündeki metro yolculuğu bakalım. Bu öykü, Üsküdar metro hattını kullanan herkesin ezbere kullandığı (buna bir şey eklemek gerekirse, Bağlarbaşı’nda direkt asansörle yüzeye çıkmak istiyorsanız metronun içindeki altı numaralı çıkıştan inin gibi) formülleri içeriyor. “Bir sürü gereksiz şey biliyorum. Mesela Altunizade’de yürüyen merdivene en yakın kapıda inebilmek için Bulgurlu’da metroya sondan üçüncü kapıdan binmem gerektiğini biliyorum. Üsküdar Marmaray’da etiketi söküldüğü için kapıya denk geldiği anlaşılmayan yeri ya da Zincirlikuyu, olmadı Mecidiyeköy’de boşalması muhtemel koltuklara rahatça oturabilmek için hangi kapıdan binmem, binince nerede dikilmem gerektiğini çok iyi biliyorum.” Ardından her şey karakterin bir anda ilgisini çeken o sakallı adamla başlıyor. Uzaktan uzağa gözleriyle birbirini imleyen iki adamdan sakallı olan hem merak uyandırıcı hem de oldukça imanlı biri gibi hissettiriyor. “Asansör, ara katı transit geçerken sakallıyı bir kez daha görür gibi oldum. Bu kadarı fazlaydı artık! Bir yandan da takip edildiğim fikrine ısınmaya başlamıştım sanki. Nasıl da fark ediyordum ama peşimdeki adamı?” Maceraya çağrılan karakter önce efsunlu havayı hisseder. Ardından karakterin kulağına seçilmiş kişi olduğu fısıldanmasıyla tempo yükselir. Büyülü sayılabilecek bu anın metro/pole taşınmasıyla maalesef ki “hadi abi hadi” tepkisi kaçınılmaz olur. Aşina olunanın aksine bu macerayı reddeder ve bulunduğu mekandan ayrılarak her şeyden kurtulacağını düşünerek (bunu da oturduğu yeri değiştirerek yapar ve) kendi gerçekliğine döner. Ama yine de her gün bu vesayeti diğer üç vesayete ekleyen ben, onca yolu giderken bir gün birinin kulama eğilip sen seçilmiş desin diye bekleyeceğim.

Uzun ve katmanlı öyküler bu kitapta

Murat k. Murat’ın önceki kitabındakilerden daha uzun (ama sağlamlığı değişmeyen) öyküleri var bu kitapta. “İkame Atlas” öyküsündeki, “Güneşin doğduğu yerden battığı yere, kurak çöllerden ayazın kemiğe işlediği diyarlara; kara kıtanın düzlüklerine ve ıssız adalarda yaşayan halklara, kadim kentlere, sömürgelere; yeryüzünde ne kadar kavim varsa hepsini yetişmiş; şairlerden ressamlara, mimarlardan bestekârlara, ilhama meyyal ne kadar sanatkâr varsa ihya etmişler. Hikâye içlerinden birini seçer, hiç değilse eserleri sıradaki hikâyeciye ilham eder de zincir tamam olur diye umuyorlarmış önceleri.” Bir Murat’ın bir diğer bir Murat’a miras bıraktıklarını bize anlatırken epigrafta selamladığı Aykut Ertuğrul kişilerine de nazire yapıyor. 

“Kripto Kehanet” öyküsünde ritimsiz ilerleyen bölüm numaralarıyla senkron karakter, iniş çıkışlarıyla okuyucunun oldukça canını sıkıyor. Bu öyküde girift olan diğer hikayeyle birlikte akan diğeri ise oldukça ilgi çekici. “Denilir ki, beyaz ölümün hatta İlk Ata’nın gelişinden bile önce, belki kuzeyi mesken tutan vahşiler belki de Baba’nın geldiği kutlu diyarın sakinleri arasında, alaca alıcı bir kuşun kardeşini kapıp götürdüğü bir çocuk yaşarmış.” Rüzgar sürekli tersten esiyor. Mutlu ve heyecanlı bir son beklemek yerine derinleşen o çukurun içine giriyoruz. 

Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koysanız yine Dede Korkut ağır basar, denildiği üzere Korkut Ata’nın bizdeki kıymetli yeri, zaman ne kadar geçsin korunuyor. “Kusurlu Mızrak” öyküsündeki anlatı, destansı kısmını terazinin ağır kısmından alıyor.  Destansı bir arayış neticesinde yazgısını kabullenen o adamın dediği gibi; “İzini ben bulmadım abi, ayaklarım buldu. Karaca dağların, derin vadilerin, hiç susmayan fısıltıların, yüzünü unuttuğum babamın hiç unutmadığım öğütlerinin, anacığımın sıcak koynunun, Demir ile Kaya’nın taş kesilmiş cesetlerinin ve cevherin beni kör eden ışıltısının arasından adım adım bir yol bulup getirdiler beni sana. Sonrası…” Daha önce Korkut Ata Ne Söyledi, kitabında yapılan uyarlama dahil Murat k. Murat’ın destansı çizgisinin devamlılık sağladığını görüyoruz.

Adet yerini bulsun biz de Dedem Korkut’un duasıyla bitirelim;Ozan gelip boy boyladı, soy soyladı, koşdu böyle dedi: Yom vereyim Han’ım, karlı kara dağların yıkılmasın. Gölgelice kaba ağacın kesilmesin! Koşarken yağız-al atın sürçmesin. Çaldığında kara polat kılıcın kedilmesin. Kadir Tanrı seni namerde muhtaç etmesin. En sonunda arı imandan ayırmasın. Çoban ile kavliniz bozulmasın. Amin diyenler Tanrı’nın yüzünü görsün. Ak alnında beş kelime dua kıldık, kabul olsun. Derlesin, toplasın günahlarını Adı görklü Muhammed Mustafa yüzü suyuna bağışlasın.

 

Önceki Yazı

“Sararmış Yapraklar” ya da paylaşılan yalnızlıklar

Sonraki Yazı

Gazze direnişi emperyalizmin geleceği olmayacağını gösterecek 

Son Yazılar

Bir ailenin duygusal otopsisi

2023 yılının en çok konuşulan filmlerinden olan ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye layık görülen Justine