Türk müziğinin Alâ’sı Alaeddin Şensoy

/
14 dakikada okunur

Yaklaşık bir yıl önce TRT Müzik kanalı bünyesinde editör Sevil Kuzu ile birlikte hazırlamaya başladığımız Türk müziğinin ebediyete göçmüş önemli isimlerinin biyografilerinin yer aldığı ve yakın zamanda yayınlanacak olan “Türk Müziğinin Öncüleri-1” adlı kitap için Türk sanat müziğinin büyük üstatlarından, bestekâr ve söz yazarı, ses sanatçısı Alâeddin Şensoy’un oğlu Sayın Ahmet Hakan Şensoy ile de irtibat kurmuştuk. Babası ile ilgili bilgileri vermek hususunda bizlere oldukça cömert davrandığı için kendisine müteşekkir olduğumuz Sayın Ahmet Hakan Şensoy’un birinci derece kaynaklardan yararlanarak hazırladığı bu biyografi, üstat Alâeddin Şensoy’un daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış anekdot ve hatıralarından oluşuyor. Yer darlığı nedeniyle kısaltıp derleyerek hazırladığım bu biyografiyi sizlerin istifadesine sunmaktan mutluluk duyuyorum.  

Gazino sahnelerinin beyefendi, radyo mikrofonlarının saydam sesli sanatçısı, Türk sanat müziğinin büyük üstatlarından bestekâr ve söz yazarı Alâeddin Şensoy, 20 Ekim 1932’de İzmir’de doğdu. Babası lokantacı Yusuf Şensoy, annesi ev hanımı Nazmiye Şensoy’dur. 

Çocukluk yıllarından itibaren sevenlerinin “Alâ” lakabıyla andığı Şensoy, bir röportajında şarkıcı olmaya, nasıl karar verdiğini şöyle ifade etmiştir: “Dokuz yaşımdaydım. Bergama yazlık sinemasına Leyla ve Mecnun filmi geldi.  Hafta sonu sinemaya gittim ve Müzeyyen Senar’ı dinledikten sonra ona âşık oldum. Bir muhteşem ses, bugün okuduğu yerin bir oktav üstünde ve ancak bir ahu bakış sesinin güzelliğini anlatabilir. ‘Ne yaptım, kendimi nasıl aldattım, N’olaydı yâr nolaydı, Aşk ıstırabı Leyla, Leyla bir özgecandır’ ilk ezberlediğim şarkılar oldu. Müzeyyen Senar’ın sesiyle içimde doğan aşk kıpırtıları aslında Türk müziğine adanacak bir ömrün yapı taşlarını oluşturdu.” 

Dönemin Devlet Radyoları Kurumu Genel Sorumlusu Refik Ahmet Sevengil, 1951 yılında İzmir Belediyesi katkılarıyla İzmir Radyosunun kurulması hakkında önerisinin hayata geçirilmesi için çalışmalar başlatınca İzmir Radyosunun çekirdek kadrosu, idealist, deneyimli ve sahalarında kendini kanıtlamış sanatçılarla davet esasına göre oluşturulmuştur. 

“Bir akşam uyuyordum. Teyzem, ‘Alâeddin Şensoy yan komşuda nişan var, hadi oğlum bizim için şarkı söyle’ diye uyandırdı. Orada, İzmir Radyosunda ses sanatçısı olarak görev yapan Suzan Taşsöken adlı hanım benim sesimi çok beğenmiş ve teyzeme yakında gerçekleşecek olan İzmir Radyosu giriş sınavından bahsetmiş.  1952 yılı başıydı, kimseden ders almamıştım, sadece sesim vardı güvendiğim, nota da bilmiyordum.  Ama 68 başvuru arasından bir tek beni aldılar.”

Nota, teori bilmediği halde mesleğine olan tutkusu ve başarıya olan açlığı ile hemen dikkat çeken sanatçı; Dündar Alpman, Muammer Uz, Mehmet Kasabalı, Ahmet Yardım, Cüneyd Orhon ve Necdet Varol gibi rehberlerden İzmir Radyosunda teori, solfej, şan, üslup, repertuvar, edebiyat ve usul dersleri aldı.  

“Bütün musiki bilgimi Cüneyd Orhon’a borçlu olduğumu iftiharla söyleyebilirim.  Cüneyd Orhon’un İzmir’deki müzik yayınları şefliği sırasında bütün elemanlar kendisinden çok yararlandık.”

Bu dönemde “İzmir’in Zeki Müren’i” olarak anılmaya başlanan Alâeddin Şensoy, 1954 yılında askerlik görevini yapmak üzere İstanbul’a gitti. İstanbul’da görev yaptığı Askeri Karargâh’ın 1960 yılında sınavına girip ömrünün sonuna kadar görev yapacağı İstanbul Radyosunun yanı başındaki Harbiye Orduevi olması, kaderin garip bir cilvesidir.  

1956’da askerliğini tamamlayıp, İzmir’e dönen ve sanat camiasında adı duyulmaya başlayan Şensoy, gelen cazip plak teklifleri nedeniyle İzmir Radyosundan İstanbul Radyosuna nakil istedi ancak isteği reddedildi. Bu nedenle sekiz yıllık İzmir Radyosu serüvenini geride bırakıp 1960’ta İstanbul’a yerleşmeye karar verdi. Ardından İstanbul Radyosunun giriş sınavlarını kazanarak İstanbul Radyosuna atandı.        

“Batı Müziği Diskoteği Şefi olarak çalışırken Cemâl Reşid Rey, Demirhan Altuğ, Şerif Yüzbaşıoğlu gibi tanımaktan büyük onur duyduğum insanlarla bir arada çalışma fırsatım oldu.  Her üçünün de ruhu şad olsun.”

Sanatçı,  “Evimi yıktın felek”  adlı şarkıyı tanıttığı ilk plağını dinleyicilerinin beğenisine sundu. Bu ilk kaydı, art arda “Yalnızım, gurbette kalmışım, bir alev bir ışık, süzül süzül de gel” adlı plaklar izledi. 

1962 yılında Ayhan Hanım’la evlendi. Bu evlilikten 1963 yılında Süleyman Ferit ve 1968 yılında Ahmet Hakan adlarında iki oğlu dünyaya geldi. 

“Evlenmem İstanbul’da yükselmeme, ilk oğlumun doğumu İstanbul sahneleriyle ikinci oğlumun ki ise dünya sahneleriyle tanışmama denk gelir. 35 yaşımı henüz geride bıraktığım, Hakan’ın doğduğu, sahne, plak ve radyo mikrofonlarında yüceldiğim 1968 yılı, belki de üzerimdeki ilahi emrin dünyevi yaşamda ışık bulmasını müjdeliyordu.” 

Ses rengi nedeniyle “İzmirli Zeki Müren” olarak anılmaya başlayan Alâeddin Şensoy, İstanbul Radyosundaki memuriyeti yanında, doldurduğu solo bantlarla kurumda sivrilen bir sima, yaptığı plaklarla da sahnelerin en tutulan sanatçısı olmaya başladı. Bunun yanında reklam cıngılları bestelemek, yerli yapım filmlerde sinema aktörlerinin okudukları film şarkılarına can vermek mesleğinin yan uğraşları oldu. 

Pathé firması için yaptığı plaklar o kadar tutuldu ki aynı firma için çalışan dünyaca ünlü Cezayir asıllı Fransız ses sanatçısı Enrico Macias, Kasım 1963’de konser vermek üzere İstanbul’a geldiğinde, şirketin sahibi Yetvart Muratyan tarafından Hilton’da verilen bir kokteylle ikili Pathé plak şirketinin ağır topları olarak basına tanıtıldı.    

Alaadin Şensoy’un söz ve müziği kendine ait olan ilk beste denemesi, İzmir yıllarına aittir.  

“Ayrılık ateşi yakıyor beni / Layık mı sevdiğim bana ettiğin / Ararım her gece rûyada seni / Ağlarım, derd olur bana gittiğin / Derdim çok, derdime ağlayanım yok / Didemden dökülen kanlı yaş Leylâ / İnletir bağrıma sapladığın ok / Ne zaman acıyıp dönersin Leylâ”

Alâeddin Şensoy, kayıtlarını yaptığı şarkılarıyla bestekâr olarak da tanınmaya başladı. Bunlar arasında “Sıla dağları, Bir bahar diledim bir gönül için” adlı şarkıları dinleyici tarafından büyük beğeniyle karşılandı. İstanbul Radyosunda birlikte çalışma fırsatı bulduğu Mesud Cemil, Cevdet Çağla, Mustafa Nafiz Irmak, Alâeddin Yavaşca, Erol Deran, Niyazi Sayın, Cüneyd Orhon, Sadun Aksüt, Necati Tokyay, Hakkı Derman, Vecihe Daryal, Cüneyd Kosal, Hüsnü Anıl, Sadi Işılay, İzzettin Ökte gibi isimler tüm yaşamı boyunca hizmetinde olacağı geleneksel Türk müziği yolculuğunda ona rehber olmuştur.

Şensoy, 1967’de devlet memuriyetinden ayrıldı ve Beyoğlu Tünel’de bulunan Şato Gazinosu’nda Gönül Akkor ile solist altı olarak çalışmaya başladıktan sonra hem dönemin en ünlü gazinolarında çalıştı hem de yüzlerce konser vermeye devam etti. 

Ayrıldığı İstanbul Radyosundaki görevine sözleşmeli statüde devam eden sanatçı, Suat Sayın’a ait  “Gözlerimin yaşını silemiyorum, yalan gözler” adlı iki şarkının olduğu 45 devirli plağıyla dönemin satış rekorlarını kırar. “Çamlıca mehtabı” gazelini okuduğu plak ise Alâeddin Şensoy’ya bir başka lakap daha kazandırdı: “Mehtap Sesli Alâeddin Şensoy 

Amerika, Avustralya (Sydney Opera House’da sahneye çıkan ilk Türk müziği sanatçısı), Avrupa, Ortadoğu ve yurdun dört bir yanında yaptığı binlerce konser, 200’ü aşkın plak kaydı, aralarında “Kadere bak, Ağlamışım gülmüşüm, Büyüleyen gözlerinle, Biliyorsun bir zamanlar, Bir garip aşığım ben, Gelen vurdu giden vurdu, Sevme beni, Yıllardan sonra seni görmek istedim, Ben hasrete alıştım, Bir sen anlıyorsun benim dilimden” gibi tanınmış şarkıların bulunduğu, 113’ü TRT repertuvarına girmiş, 13’ü değişik yarışmalarda pek çok derece almış 200’e yakın şarkı, TRT İstanbul Radyosu Denetim Kurulu Üyeliği, çeşitli müzik toplulukları şefliği gibi 65 yıllık başarı dolu yaşam öyküsünün sahibi Alâeddin Şensoy,  18 Şubat 1997 günü baba ocağı İzmir’de ebediyete göçtü.

Önceki Yazı

Sporun ve kültürün harmanlandığı festival

Sonraki Yazı

Efsaneleşmiş müziklerde imza onların

Son Yazılar

Onun mirası tebessümü ve dostluğuydu

Şehit Mustafa Cambaz anlatılırken tebessümünden, kediseverliğinden, fotoğrafçılığından ve mücadelesinden bahsediliyor. Onun mücadelesi doğduğu andan başlıyor 15

Yazının nabzı vardır

Yazar Zeki Bulduk: “Yazı, yaşamaktan daha sahici geliyor bana. Yazıyı pek değiştiremeyiz ama anıları bile farklı